Açılış Duası
Selamün aleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Hayırınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle ümmeti Muhammed’i hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip yaşayan, tebliğ eden; batılı batıl bilip ona karşı cihâd eden kullarından eylesin.
Nerede ümmeti Muhammed’e zulmediliyorsa, haksız ve hukuksuz davranılıyorsa; nerede ümmeti Muhammed’in kanı, namusu, şerefi, haysiyeti ve toprakları ayaklar altına alınıyorsa, bunları yapanlardan Cenâb-ı Hak intikâmımızı alsın. İsrail’i, Çin’i, Rusya’yı, İngiltere’yi, Batı’yı yerle yeksan eylesin. Ümmeti Muhammed’e birlik ve beraberlik nasip eylesin.
Soru-Cevap: Dârü’l-Harp’te Faiz Meselesi
Sohbete geçmeden önce gelen bir soruya cevap verelim: “Aylık ödemelerim ve bazı işlerim için banka hesabımda miktarı değişkenlik gösteren para bulundurmam gerekiyor. Dârü’l-Harp’te mü’minin kâfir ile arasında faize müsaade edildiği fetva doğrultusunda bu parayı faiz işletmek ve gelirini dağıtmak istiyorum. Fark etmeksizin ana parама faiz bulaşırsa harâm işlemiş olur muyum?”
Bu konuda İmâm-ı Â’zam’ın kesin fetvası mevcuttur. İmâm Muhammed bu fetvayı sürdürmüş, Serahsî de devam ettirmiştir; bunlar Hanefî fıkhının en önemli şahsiyetleridir. Hz. Ma’kıl hadisi üzerinden “Dârü’l-Harp’te harbî ile mü’minin arasında faiz yoktur” hükmü çıkarılmıştır.
Esnaflar ve banka ile iş yapanlar, çek ödemesi, senet ödemesi, havale gibi işlemler için bankada para bulundururlar. Bu parayı boşta bırakmak yerine faiz işletebilirler. Aksi hâlde banka daha fazla kâr eder; banka fazla kâr edince fâiz sistemini desteklemiş olursunuz. Diyelim ki ay sonu 5 milyarlık çek ödemesi olan biri, o parayı bankada tutmak zorunda; günlük faiz işletirse banka o paradan daha az kâr eder. Faiz işletmezse banka parayı zaten fâizle satıyor, siz zarar vermiş oluyorsunuz.
Bu fetva Dârü’l-Harp fıkhına göredir. Türkiye’nin Dârü’l-Harp olduğuna dair fetva, Süleyman Demir Ağa gibi âlimler tarafından da verilmiştir. Dârü’l-İslâm demek ise hatalıdır; böyle demek başlı başına suç sayılır.
50. Nasihat — Taha Sûresi 29-35: Tesbih ve Zikir
Mûsâ Aleyhisselâm’ın Duası ve Yardımcı Talebi
Bu akşamki nasihatimiz Taha Sûresi 29-35. âyetler üzerine; asıl konumuz ise 33. ve 34. âyetler. Mûsâ Aleyhisselâm, peygamberlik vazifesiyle görevlendirildikten sonra Cenâb-ı Hakk’tan üç şey talep ediyor: Dilini açması, ailesinden birini kendisine vezir kılması — kardeşi Hârûn’u — ve onu vazifesine ortak etmesi. Maksadı şudur: “Ki seni çokça tesbih edelim ve seni çokça zikredelim. Şüphesiz ki sen bizi çok iyi görüyorsun.”
Mûsâ Aleyhisselâm’ın bir yardımcı istemesi peygamberliğinin zayıflığına delâlet etmez, ona leke de değildir. Nitekim Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, dini tebliğ için Kureyşlileri topladığında “Kim benim nâibim olacak?” diye sorduğunda, henüz 13-14 yaşlarındaki Hz. Ali Efendimiz ayağa kalkıp “Ben, yâ Resûlallah!” dedi; bu onun bir noksanlığı değildir. Aynı şekilde bir üstâdın, bir velinin, bir mürşid-i kâmilin etrafında yardımcılar seçmesi de gayet doğaldır.
Bu üç duayı Cenâb-ı Hak kabul etti; Hârûn’u da peygamber olarak görevlendirdi. Böylece Mûsâ Aleyhisselâm’ın söylediği gerçekleşti: Seni lâyık olmadığın fiil ve sıfatlardan tenzih edelim. Zira Firavun’un ilâhlık iddiası vardı; bütün peygamberler bu ilâhlık iddia eden sistemlerin karşısına gönderilmiştir.
Firavunî Sistemler ve Küresel Din Meselesi
Kâbe’nin içinde 360’tan fazla put vardı; her kabilenin kendine ait putu ve dini vardı. Günümüzde araştırmacılara göre dünya üzerinde 4000’in üzerinde din bulunmaktadır. Şeytan bugün bunların hepsini kuşatan bir küresel ortak din kurdu; onun ortak ibâdet ve bayram günü yılbaşıdır. Bu bayramın Hristiyanlık ya da Yahudilikle doğrudan ilgisi yoktur; İslâm’la da ilgisi yoktur. Şam’da, Mısır’da, Ürdün’de, Arabistan’da, Afrika’da kutlanıyor; Ürdün’de yılbaşı kutlayanlar tutuklanmış bile. Hristiyanların Noel’i 25-26 Aralık’ta ayrı; yılbaşı bundan bağımsız olarak küresel sisteme ait.
Mûsâ Aleyhisselâm bu kocaman firavunî güçle yüzleşecekti. Karşısındaki sistem yeni değil; kemikleşmiş, yıllara dayanan bir yapıydı. Bu yüzden dilinin açılmasını, kalbinin genişlemesini, Hârûn’un yardımını istedi ki Allah’ı daha iyi tesbih etsinler.
Tesbihin Gerçek Anlamı: Aklın Arınması
Klasik din öğreticileri tesbih’i çoğunlukla “Allah’ı yüceltmek” olarak anlatır. Oysa tesbihin özü, önce Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih etmektir. Bizdeki Allah tasavvuru aklımızın ürünüdür; tesbih, o akıl dünyasındaki çarpık ve eksik tasavvurları temizlemektir. Sübhânallah, “Allah’ı yüceltmek” değildir — o Allahu Ekber’dir. Sübhânallah, Allah’ı her türlü eksiklik ve noksanlıktan kendi akıl ve düşünce dairemizde arındırmaktır.
“Sübhânallah demek mîzânı doldurur” hadîs-i şerifiyle sabittir; evet, dil ile söylenen sübhânallah güzeldir. Lâkin bunun yanında aklımızla da sübhânallah diyeceğiz ki Cenâb-ı Hakk’ı bütün eksiklik ve noksanlıklardan tenzih edelim. Yani Allah ile ilgili aklımızın ürettiği bütün yanlış tasavvurları kenara itmemiz gerekiyor.
Dervişler belli bir noktada teşbih’e düşebilirler. Teşbih’e düştüğün anda tenzih’i koy ortaya. Neden? Hiçbir sıfat senin tasavvur ettiğin gibi değildir. Bir sıfatın nasıl, nerede ve ne şekilde tecellî edeceği Allah’a aittir. Bir tecelliyâtı görebilir, ona vâkıf olabilirsin; ama “şu sıfat buna münhasırdır” demen aklının kirlenmesidir. Allah muhafaza eylesin.
Etraftan alınan dogmatik bilgiler, Allah ile ilgili dayatılan kirli öğretiler kimseyi saf, temiz bir tevhide ulaştırmaz. O kimse Allah’ı zikreder durur ama temiz bir noktada değildir; zira aklı kirlidir. Allah muhafaza eylesin. İşte tenzihten, ortalık ayrıklardan ayıklandıktan sonra, o kimsenin zikrullâhı gelir.
Tesbihten Zikre: Dilden Kalbe, Kalpten Sırra
Âyet-i kerîmedeki sıralama mânidârdır: önce tesbih, ardından zikir. Tenzihde “çokça” ifadesi yoktur; zikrullâhda ise “kesîren kesîren — çok çok” vurgusu vardır. Çünkü tenzih o kimsenin aklını temizler, görev biter; ardından çokça zikrullâh başlar. Tesbih bilgiye — aklın temizlenmesine; zikir ise hâle karşılık gelir.
Zikir dilde başlar, söz olur. Kalbe tecellî edince sözden hâle geçer. Kalpten sırra yürür, zikrullâh sır olur. Ruha ulaşır, hayret olur. O kimse artık hayretten hayrete, hayret perdesinden hayret perdesine geçer. Zikrullâh kalbe yerleşirse o kimse Allah’ı unutmaz hâle gelir; kalbin zikrullâhı budur.
Bu hâle gelen kimse artık her anda, her yerde, herkeste farklı tecellî eden hakîkati seyredebilir. Bu hâl, tabir câizse “ben sensiz olamam” noktasına getirir insanı. Allah bizi onlardan eylesin.
Zikir ve Tenzih Birlikte Yürür
Tenzih ve zikir bir kimsede birleşmesi gerekir. Birleşince o kimse hem haddini bilir hem de mânevî olarak gideceği yolu bilir. Allah’ı zikreden kimsenin artık kendi benliği de kalmaz; her hâline hak yerleşir. Bu zirveye doğru yürüyüştür.
Zikrullâh iyice yerleşince o kimse zikirsiz duramaz hâle gelir. Öte yandan dikkat: bazı dervişlerde zikretmek ayrı bir perde oluşturabilir, Allah muhafaza eylesin. Amaç Allah’a yakınlığı istemektir; zikir o yakınlığı sağlayan bir ibâdettir.
Sohbeti Kapatan Hadîs-i Şerîf
Abdullah ibn Büşür’den rivâyet edildiğine göre bir adam şöyle dedi: “Ey Allah’ın Resûlü! İslâm’ın nâfile ibâdetleri bana çok fazla geldi; bana öyle bir şey söyle ki ona sımsıkı sarılayım.” Allah Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri cevap verdi: “Dilinin dâimâ Allah’ı zikretmekle ıslak kalmasına devam et.” Rabbim bizi onlardan eylesin.
Allah’ı dil ile çokça zikretmek; tesbih, tahmîd, tehlîl, tekbîr — bunların hepsini içine alır. Rabbim bizi o hâl ile hâllenenlerden eylesin. Cenâb-ı Hak her dâim bizi zikredenlerden ve tenzih eden kullarından eylesin.
Kaynakça
Taha Sûresi, 29-35. Âyetler: Mûsâ Aleyhisselâm’ın peygamberlik vazifesinde dua, kardeş yardımı ve tesbih-zikir ilişkisi.
Hadîs — Sübhânallah mîzânı doldurur: Müslim, Tahâret, 1; Tirmizî, Da’avât.
Hadîs — Dilini zikrullâhla ıslak tut: Tirmizî, Da’avât, 8; İbn Mâce, Edeb, 53 (Abdullah ibn Büşür rivâyeti).
İmâm-ı Â’zam — Dârü’l-Harp’te faiz fetvası: Serahsî, el-Mebsût; Hz. Ma’kıl hadisi üzere Hanefî fıkhının temel görüşü.
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Mürşid, Hakîkat, Zikir, Tecellî, Hayret, Tesbîh, Tahmîd. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı