Varlık: Hadis-i Kudsi: Zikrullahta Mele-i A’la
Hadis-i kudsî’de Cenab-ı Hak buyurdu ki: ‘Bir kul beni kendi kendine anarsa, mutlaka ben de onu meleklerimden bir topluluk içinde anarım. O beni bir topluluk içerisinde anarsa, mutlaka ben de onu Mele-i A’la’da anarım.’ Anmak zikrettir. Bir kimse Cenab-ı Hak’ı kendi dairesinde, kendince, kendi lisanında anarsa Cenab-ı Hak onu kendinde anar. Bu insanın kendinde anması; kendi başına oturup zikretmesi, kendi başına namaz kılması, kendi başına oruç tutması, hiç kimse görmeyecek bir şekilde birisine yardım etmesi—burada bütün bu tip nafilelerini bilhassa kendine saklaması ve kendince onları yapmasıdır.
Cenab-ı Hak diyor ki: ‘Eğer böyle anarsa bir kimse beni, ben de onu kendimce anarım, kendi nefsimde ararım.’ Yani kendi benliğinde, kendi zatında. Burası müteşabih. Buradaki Cenab-ı Hak’ın anışı nedir? Bunun üzerinde bütün herkes oturmuşlar, kendilerince kafa yürütmüşler, fikir yürütmüşler, akıl yürütmüşler, kendilerince bunun üzerinde tefekkür etmişler. Herkes kendince bunu tefekkür ettiğinde kendince bir sonuca ulaşmış. Kimisi demiş ki işte Allah’ın bir kulu anması affıdır, kimisi demiş ki en azından affıdır, işte kendine seçmesidir, kendine dost etmesidir.
Kendi Nefsinde Anmak ve Cemaat İçinde Anmak
Cenab-ı Hak bir de onu ne yapıyor? Kendi nefsinde zikredenle cemaat içinde zikredeni ayırıyor. Bir kimsenin Allah’ı kendince kendi dairesinde kendince anmasını bir çıt aşağıda tutuyor. Bir çıt yukarısı ne? ‘Kim beni insanların arasında anarsa, ben de onu Mele-i A’la’da anarım.’ Mele-i A’la; meleklerin büyükleri ve Allah’a en yakın olan melekler—Cebrail, İsrafil, Mikail, Azrail gibi. Mele-i A’la’nın bu dört büyük melek olduğu, Mele-i A’la’nın Arş-ı A’la’yı, Kürsü’yü, Levh-i Mahfuz’u tutan melekler olduğuna dair değişik rivayetler vardır.
Burada tabi o kulun durum vaziyetine göre, konumuna göre Allah’ı zikrettiği yer var. Mesela bir kimse gece zikrullaha kalktı, gece zikrullaha kalkınca insanların arasında zikredemeyecek, muhakkak ki kendi kendine zikredecek. Burada önemli olan o kimsenin ama yalnız kaldığında, ama insanlarla beraberken her daim Allah’ı zikretmesi, zikirle iştigal etmesi, zikri önemsemesidir.
Sufi Vaktin Çocuğudur
Buradaki zikir dairesinin çatısını, çerçevesini geniş tutmaya gayret edin. Bunu sadece bir dervişin kendi başına oturup da Allah’ı zikretmesi olarak algılamayın. Bu dairenin içerisine günlük hayatınızı tamamiyle koyun. Hani Hazreti Mevlana’nın meşhur ibaresi vardır ya: ‘Sufi vaktin çocuğudur.’ Mesnevi’de geçer ama daha önceki sufilerin sözüdür. Her vakitte sufi için bir ibadet, bir zikir vardır. Her vaktin kendi içerisinde bir dersi vardır, yapılması gereken vardır.
Bir kardeşiniz geldiğinde onu karşılamak da zikirdir bu manada, onun ihtiyacını görmek de zikirdir. O yüzden bir derviş, bir sufi günün 24 saatini kendince zikrullah ile geçirir. Bu, her saatin her dakikanın her vaktin birbirine eklenmesi ile olur. O kimse hiçbir zaman kendini gaflete salmaz, o kimse hiçbir zaman kendini boşluğa bırakmaz, o kimse hiçbir zaman kendini günaha bırakmaz. Bir kimsenin kendini günaha bırakmaması da zikirdir, bir kimsenin günah-ı kebair işlememesi, küçük günahlardan kurtulmak için gayret sarf etmesi de zikirdir.
O yüzden sufi vaktin çocuğudur. Sufi her vakit Allah’ı gözetler durur. Sufi her vakit Allah’ı gözetler durursa o zaman sufi olur. Seyr-i sülûk budur. Seyr-i sülûk bir yere kapanıp sadece Allah’ı zikrederekten orada geçirmek demek değildir, yahut da bir yere kapanıp ibadet etmek demek değildir; bir yere kapanıp içerde başka hayallerin peşine düşmek değildir, bir yere kapanıp aklı dışarıda olmak değildir. Seyr-i sülûk her vakitte Allah’ı gözetlemektir.
Dil ile Zikir ve Hal ile Zikir
Zikrullahın maksadı, amacı, sebebi Allah’ı gözetlemektir. O yüzden o kimse günlük virtleri—Allah’ı gözetlemeye vesile olacak, Allah’ı hatırlatan, Allah’la onu irtibat ettiren bir şeydir o virdin haricinde—bir kimse nafile olarak her daim zikrullah eder. Bu dil ile zikirdir. Her varlığın üzerindeki Allah’ın zikrini keşfeden bir kimse, hal ile zikrullah etmeye başlamıştır. Önemli olan hal ile zikrullah etmektir. Hal ile zikrullah etmek; varlığın hepsinde Cenab-ı Hak’ın zikrine, Cenab-ı Hak’ın kudret ve kuvvetinin tecelliyatına mahzar olmaktır, bununla uyanmaktır, bununla diri olmaktır.
Devamı zikirden kasıt, Allahu a’lem budur. Yoksa oturup binlerce kez ‘Allah’ deseniz, bu noktada gönlünüz başka çıfıt hayallerin içerisinde olsa, otursanız tespihiniz elinizden hiç düşmese ama kalbiniz bir başka yere bağlı olsa ve bağlı olduğu şeyi hayal etse, tefekkür etse—o zaman zikrullah yapmış sayılmazsınız. Diliniz sabahtan akşama kadar ‘la ilahe illallah’ dese, eğer kendi iç aleminizde yanlış hayaller kurup yanlış hayallere doğru kürek çektiyseniz, yanlış hayallere doğru yelken açtıysanız, dilinizdeki ‘la ilahe illallah’ın bu noktada bir tecelliyatı kalmayacaktır. Önce ‘la’yı kalbindeki yanlış yöne açılmış yelkene söyle, önce kalbindeki eksik çıfıt hayallere söyle ‘la’yı.
O zaman devamlı zikirden kasıt; bir kimsenin varlığın üzerindeki Cenab-ı Hak’ın kudret ve kuvvetinin ve tecelliyatının tarihiyetini anlayabilmek, idrakine varmak, görmek ve böylece hayretten hayrete geçmektir. Varlığın üzerinde hayreti olmayan bir kimsenin devamlı zikrinin olması düşünülemez. O yüzden söz konusu olan şey devamlı zikrullahı yakalayabilmektir.
Meleklerin Arasında Anılmak ve Meleklerin Hizmeti
Hadis-i kudsî’de ‘Kim beni kendi nefsinde anarsa ben de onu meleklerimin arasında anarım’ buyuruyor. Nefsinde andı, meleklerinin yanında andı. Meleklerin yanında anması demek; o meleklerin senin zikrullahına aşina olması demek, o meleklerin—Allah a’lem—bir veçeden senin emrine verilmesi demek, o meleklerin sana münhasır olması demektir. Nefsinde andın, Cenab-ı Hak da meleklerin arasında seni andı. Sen ne kadar ihlas ve samimiyetle Allah’ı andın, Cenab-ı Hak o kadar sana bir melek ordusu verdi. O melek ordusu senin adına andı, senin adını zikrullah yaptı, senin adına namaz kıldı, senin adına oruç tuttu, sana yardımcı oldu, sana muhafaza emri verildi, seni koruma emri verildi, sana bilgi aktarma emri verildi.
O melaikeler senin etrafında senin hususiyetlerini, senin özelliklerini, senin açmazlarını ve açanlarını, lazım olanlarını doldurdu. Burası ucu açık, müteşabih. Meleklerin arasında andı—Cenab-ı Hak boşu boşuna bir şey yapmaz, her yaptığında bir hikmet vardır. Allah durup dururken sen andın diye onu meleklerin arasında andı. Meleklerin arasında anmasının anlamını, ehemmiyetini, tecelliyatını biz tefekkür ettikçe farklı farklı hayretler çıkacaktır, onun üzerinde tefekkürde derinleştikçe hayretimiz artacaktır.
Mele-i A’la’da Anılmak
‘Kim beni cemaat içinde anarsa, ben de onu Mele-i A’la’da anarım.’ Cemaat içinde andı; bir cemaate tebliğ etti, bir cemaate namazı anlattı, bir cemaata zekatı anlattı, bir cemaata güzel ahlakı anlattı, bir cemaatın içerisinde Allah’ı zikretmenin faziletlerini anlattı, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini sevmenin, ona tabi olmanın faziletlerini anlattı. Artık kendi nefsinin dışına çıktı, taşıyor, kaynıyor. Cenab-ı Hak diyor ki: ‘Ben onu Mele-i A’la’da anarım.’
Mele-i A’la dediğimizde Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail aleyhisselam—işin boyutu daha da değişti. Her biri meleklerin kutbu, kendi görev icabı kutupları olanlar, en büyük melekler ve emirlerinde sayısız nice melekler. Biz bugünkü düzlemde onları bir enerji gibi görsek—dört tane büyük enerjinin çıkışa, zuhura uğradığı yer. Örneğin melekler nurdan yaratılmış. Nurun mahiyetini bilemiyoruz, müteşabih, anlatabilmemiz mümkün değil. Ancak tecelliyat olursa nuru deriz. Cenab-ı Hak ayet-i kerimede: ‘Yerlerin de göklerin de nuru Allah’tır’ der. Bu nurdan kasıt melekler olabilir, komple bir enerji dünyası, enerji alemi olabilir ve enerjinin komple her şeye tecelli ettiği bir alan olabilir.
Cebrail aleyhisselam Miraç’ta ‘Benim yerim buraya kadar’ dedi. Benim buraya kadar dediği yer Mele-i A’la’nın son noktası. Ondan sonra ne var? Meçhul. Ondan sonrasını gören Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem. Müteşabih bunlar. Muhakkak Cenab-ı Hak öyle pirler yetiştirmiştir, muhakkak öyle mürşid-i kamiller, öyle veliler yetiştirmiştir. Onlar Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinde tam anlamıyla vuslata ermiş, Allah a’lem o yolculuğu belki de yapmış olabilirler. Belki de üçler, belki de beşler, belki de yediler—ama Allah a’lem üçler kesin yapmıştır.
Kulun Zannı ve Allah’ın Yakınlığı
Ben Kulumun Zannı Üzerineyim
Cenab-ı Hak ‘Ben kulumun zannı üzerineyim’ buyuruyor. Yani o halini onun halinin üzerine Allah adeta bina eder. Kulun zannına göre şekil değiştirir mi? Müteşabih. Mümkün değil diyemeyiz, mümkün de demeyiz, mümkün değil de demeyiz. Müteşabih. Siz iyilik hüsnü zan beslerseniz iyilik noktasında Cenab-ı Hak size iyilik yaratır. Siz kötülük düşünürseniz önünüze kötülük bulursunuz.
Fiiliyatın üzerinde iki tecelliyat, iki kuvve vardır: Birisi kulun keşfetmesi. Sonuçta yaratılan her fiiliyatın üzerinde kulun bir etkisi vardır. İmam Maturidî der ki: ‘O kulun etkisi keşfetmek, istemekle alakalıdır. Kul bir şey ister, bir şey isteyince o istediği şey makul ve malum dairede ise Cenab-ı Hak onu yaratır.’ Burada her kulun makulu ve malumu da aynı değildir. Her kulun makulu ve malumunun aynı olmaması o kulun kendi maneviyatı ile, kendi dairesi ile, kendisini yetiştirmesi ile alakalıdır.
Kim Bana Bir Adım Gelirse
‘Kim bana bir adım gelirse ben ona on adım gelirim.’ O kulun Allah’a yakınlığıyla alakalıdır. Bir adım—kulun farzları yerine getirmesi. ‘Kim bana on adım gelirse ben ona yüz adım giderim.’—on adım o kulun nafilelerle alakalısı. ‘Kim bana yüz adım gelirse ben ona koşarım.’—bu da kulun Allah’ı sevmesidir. Cenab-ı Hak da der ki: ‘Bana yüz adım gelene ben koşarım.’ Cenab-ı Hak insan gibi burada normalde adım hesabı yapar mı? Allah’ın bu manada insan gibi adımı yoktur, yine müteşabihdir bunlar.
Allah’ın on adım geldiği kul ile Allah’ın yüz adım geldiği kulun makulu ve malumu aynı olmayacaktır. Allah’ın ‘Ben koşarım’ dediği kul ile ‘Yüz adım gelirim’ dediği kulun arasında makuliyet ve malumiyet noktasında aynı kategori olmayacaktır. Burada Allah’ta adaletsizlik söz konusu değildir. ‘Kim zerr ece hayar yaparsa hayrı karşılıksız kalmaz, kim zerr ece şerr işlerse şerri cezasız kalmaz’ hükmü—Cenab-ı Hak’ın affı ve mağfireti rahmeti gazabını sarmıştır. Allah bire 700 verir, bire 10 verir, bire 100 verir, bire 1000 verir. Bu keyfiyeti ile alakalıdır, kemiyeti ile sayısal değildir. Bu keyfiyettir, bu Allah’ın keyfiyetidir.
Allah’ın Yakınlığı ve Sufinin Yakınlaşma Gayesi
Allah şah damarından yakın olan insana daha yakındır. Peki Allah insana çok yakın ise biz sufi olarak neden yakınlaşmaya çalışıyoruz? Allah her şeye yakın, duvara da yakın, taşa da yakın, çeliğe de yakın, elektriğe de yakın, sana da yakın, bana da yakın. Yakınlıkta bir sıkıntı yok, O yakın. Onunla bir takt yok. Bizim idrakimizin yakınlığı—biz yakındayız, bizim uğraşımız bu.
Ayet-i kerimede: ‘İman edenler, sonra ittika edenler, takvaya ermeye çalışanlar, yaklaşmaya vesile arayanlar—kurtuluşa erenlerdir.’ Dört basamak var: İman etmek, takvaya sarılmak yani takva sahibi olmak, yaklaşmak için vesile aramak, kurtuluşa erenlerle alakalı. O zaman normalde Allah’ın yakınlığında bir sıkıntı yok, O her şeye yakındır. Ama bizim Ona yakınlığımızın yolu iman etmekten, takvaya sarılmaktan ve yaklaşmak için vesile aramaktan geçiyor.
Varlık ve Zatullah Ayrımı
Varlık Allah’ın zatı değildir. Varlık komple Cenab-ı Hak’ın sıfatlarının tecelliyat yeridir. Ayrı düşünülebilir mi? Aynı düşünülemez ama ayrılır. Ben ayrı düşünülemez demiyorum, aynı düşünülemez diyorum. Cenab-ı Hak orada ince bir perde de ayırıyor. Allah ayırıyor—şuradan ayırıyor: ‘Eğer bir kul beni kendi nefsinde anarsa, ben de onu kendi nefsimde anarım.’ Zatımda demiyor hadis-i kudsî’de, ‘kendimde anarım’ bir yerde de ‘kendi nefsimde anarım’ diyor. Allah’ın nefsinin ne olduğunu bilemiyoruz.
Bu temel öğreti: Varlık tamamiyle Onun sonsuz sıfatlarının tecelli-gahı, ama varlık hiçbir zaman zatı değil. Hiçbir zaman zatı değil. Tekrar tekrar söylüyorum, hiçbir zaman olamaz. Varlık bu noktada Allah’ın zatullahı akla, hayale, hale, bilgiye, idrake sığacak bir şey değildir.
İbn Arabî ve Varlık Meselesi
Varlığın üzerinde Allah’ın sıfatsal noktadaki bilinen-bilinmeyen sıfatları tecelli ediyor her daim. Biz o zaman varlığa bakaraktan Allah’ın ne olduğu üzerinde teşbih edebiliriz ve her teşbihin sonunda tenzih ederiz, yanılırız burada. Varlığın üzerinde, varlıkla Allah’ın zatullahını eşdeğerde tutanlar hep sapıtırlar. Orada ince bir perde var. Varlığın tamamiyeti zatullah değildir.
Hatta belki de—Allah a’lem—varlığın başlangıcı vardır. Varlığın başlangıcı varsa zatullahın başlangıcı yoktur. O yüzden varlık hiçbir zaman zatullah değildir. Arabî böyle düşünmez. Arabiciler böyle düşünür, Arabî böyle düşünmez asla. Arabî’nin hiçbir tarafında zatın varlığın içine hapsi olduğunu görmezsin. Varlığın sınırı vardır çünkü başlangıcı vardır. Bir şeyin başlangıcı varsa onun sınırı vardır, nereye kadar giderseniz gidin onun sınırı vardır. Varlık sonsuz değildir bu noktada. Sonsuzluğa gitmekle sonsuzluk ayrı meseledir. Burada yanılır bütün ehl-i sufinin büyük bir çoğunluğu, Arabicilerin de yanıldıkları yerler burasıdır.
Cemalullah ve Hayretten Hayrete Geçmek
Hz. Mevlana, Yunus Emre gibi büyükler devamlı Cemalullah’tan bahsediyorlar. Cemalullah; Allah’ın Cemali demek, Cemal ismi şerifinin tecelliyatı. Her yerde Cemal ismi şerifinin tecelliyatını görmek mümkündür. Ama buna karşı çok büyük bir özlemleri var. En üst idrak; ‘Göremedim Cemalullah’ı, göreyim öleyim’ diye bir idrak aldıları var. Halbuki Cemalullah’ı görse yaşar.
Her şeyin bir ötesi vardır. ‘Buraya kadardır’ diyenler, oraya kadar gidenlerdir. Herkes ‘buraya kadar’ deme hakkına sahiptir, kendisinindir. Ama oraya kadar değildir hiçbir şey. İnsan onu böyle bir idrakete sahip midir? Açarsa idrakini sahiptir. O da kendi çalışması ile, devleti ile, koşması ile alakalı.
Sonsuz bir ayna olarak düşünebilirsin bunu. Ve bu yolculuğun sonsuz bir şekilde—milyonlarca milyarlarca aynada Onu izlemek, Onu görmek olarak görebilirsin. Bu bitmek tükenmek bilmeyen, bıkıp usanacak bir şey değildir. Hayretten hayrete geçer. Bu zevkten zevke geçmek gibidir. Bu halden hale geçmek gibidir. Ve her ‘bildim, her buldum, her gördüm’ dediğinde O öyle yüceler yücesi, öyle kudret, öyle sanat sahibidir ki her gördüğünü, her gösterdiğini bir daha asla göstermez. Her hayretin sonunda upuzun, harika coşkuda bir zevk vardır. Ve bilirsin ki o hayretten daha fazla büyük hayrete, o coşkudan daha büyük bir coşkuya, o zevkten daha derinlemesine bir zevke, o incelikten daha ince bir derinliğe gideceksin. Ve bu ümitle her daim kulaç atarsın, adım atarsın, koşarsın.
Melekler ve İnsana Secde
Bizim emrimize amade olan melekler var. Her daim bizde vazifeli olan meleklerin adedi—üç yüz bin midir, üç milyon mudur, üç milyar mıdır? Ne kadar hücremiz varsa, katrilyonun katrilyonuyla çarpılabilir bizde melek adedi. Biz yaratıldığımızda bizim meleklerimiz bize secde etti. Normalde bütün insanlara secde etti—kafirinin de, putperestinin de, Budist’inin de hepsine de secde etti. Hiçbir sıkıntı yok.
Bu melekler insana secde ettiler, emrindeler. Karaciğerin çalışmasını sağlayan ne kadar melek varsa, akciğerin çalışmasını sağlayan ne kadar melek varsa, kalbin, damarların, böbreklerin, yüreklerin hepsinin de çalışmasını sağlayan ne kadar melek varsa hepsi de bize secde etti, bizim emrimize amade verildi. Bunda bir sıkıntı yok. Ama kul Allah’a yaklaşmada vesile arayıp yaklaştıkça Cenab-ı Hak da ona yaklaştı. Cenab-ı Hak’ın ona on adım gelmesi o zaman farklı bir doğurdu ortaya.
Zikrullah esnasında bu farklılıkları tefekkür edin. Zikrullah esnasında kendinizi zikre verin. Kafanızda, aklınızda, fikrinizde herhangi bir şey kalmasın. Ve sadece burada ‘la ilahe illallah’ derken lafız, lafızda kalmayın. Zikrullah bütün her şeyinize yerleşsin. Ve bilin ki zikrullahı bu manada eğer ki maddi manevi, içsel ve dışsal yapars anız, Allah a’lem siz kalmayacaksınız ortada da. Bir benliğiniz de kalmayacak. O zaman belki de daha farklı şeyler tecelli edecek, daha farklı bir hal zuhur edecek.
Davud Aleyhisselam’ın Şükrü ve Kulun Fiili
Davud aleyhisselam Allah’a şükrederken dedi ki: ‘Allah’ım, benim şükretmemi de bu noktada bana nasip eden sensin. O yüzden ben şükrümün hakkını ödeyemem.’ Bunu deyince Cenab-ı Hak dedi ki: ‘İşte şimdi kul oldun, işte şimdi şükreden, hamd eden bir kul oldun.’ Bizde farz isteklerimizi, farzı uygulayacağız, Allah’a yaklaşacağız. Ama içimize doğan farz isteklerinin kaynağı Allah değil midir?
Cenab-ı Hak ruhları yarattı, hepsine dedi: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ Hepsi dedi ki: ‘Evet, sen bizim Rabbimizsin.’ Herkes çekirdeğini aldı, çipi yuttu. Bir farkımız yok hiç kimseden—peygamberler hariç hepimizde aynı çip var. Kimisi Allah’a bir adım gidiyor, kimisi beş adım gidiyor, kimisi on adım gidiyor. Bu herkesin kendince gayreti.
Sufiler diyorlar ki bu gayret de senden. Gayret ediyor, diyor ki ‘Bu gayret de senden.’ Kaderiyeciler ise ‘Varsa kaderimde gayret ederim’ diyor, oturuyor. Kaderiyeciler ve sufileri ayıran fiil oluyor, evet. Sadece çalışmak oluyor. Hepsinde de bir adım atmak var—gayret etmek, iman edip Allah’tan korkup yaklaşmak için vesile aramak vazifemiz bu. Kaderiyeci bunları yapmadan oturuyor, ‘Bana verdiyse bunların hepsi de olacaktır’ diyor. Cebriyeci ‘Bana verdiyse ben yaparım, vermediyse yapmam’ diyor. Sufi de diyor ki: ‘Benim bir adım gitmem lazım.’ Bir adım gidiyor: ‘Ya Rabbi sana hamd-ı sena ediyorum, bana bir adım gitmeyi lütfettirdin.’ Bu da sufinin terbiyesi.
Karar Vermek ve İstişare
Karar vermek gerçekten önemli bir mesele. Hatta karar verirken doğru isabet ettirmek daha da önemli bir mesele. Bununla alakalı vesvese edenler genelde doğruların üzerinde şüpheleri olan insanlardır. Eğer insanlar kendi dairelerinde kendilerince kendi doğrularını tespit edemiyor ise problem yaşarlar. Karar vermekte sıkıntı yaşayan insanlar, bir doğrunun üzerinde yahut da kendi bildikleri doğrularının üzerinde kendilerince tam bir ihlas ve samimiyetle o doğrusunu tespit edemeyen insanlardır.
Bilmediğinden ise açar, okur, bakar ya da gider sorar. Doğruyu öğrenince o doğrunun üzerine karar verir. Böylece o kimse doğruların üzerinde karar verebilme yeteneğine sahip olur. Eğer bir kimse doğru bildiğinin üzerinde dahi kendince şüphe ediyorsa şeytan ona vesvese veriyor. O yüzden bu noktada o kimsenin yapacak olduğu şey; kat’î, kesinleşmiş, üzerinde şek şüphe olmayan doğruları kabul edip onları icra etmektir. Kendisini tanımlamakta güçlük çektiğinden dolayı onun üzerinde karar veremiyordur. O yüzden dışarıdan yardım alabilir. Müttaki, akıl sahibi bir kimseye danışabilir.
Allah’ın Kulunu Sevmesi
Allah kulunu sevmesindeki yükselme ve alçalmalar—kulun kendisine göre: Kul Allah’ı sevmekte ne kadar yükseliyorsa, Allah’ın onu olan sevgisi o kadar yükselir. Ne kadar kul sevgisini aşağı çekiyorsa, Allah kulunu o kadar aşağıdan sever. Hadis-i kudsî’de: ‘Senin Allah’ın seni ne kadar sevdiğini merak ediyorsan, senin Allah’ı ne kadar sevdiğine bak.’ Sen ne kadar Allah’ı seviyorsan Allah da seni o kadar sever.
‘Kim Allah’a kavuşmayı arzularsa Allah da ona kavuşmayı arzular. Kim Allah’a kavuşmayı arzulamazsa Allah da ona kavuşmayı arzulamaz.’ Burada kulun kendi cüz’î iradesi vardır. O yüzden Allah’ın kulunu sevmesi, hususi manada kulun Allah’ı ne kadar sevdiğiyle irtibatlıdır. Kul Allah’ı ne kadar severse Allah onu misliyle sever.
Nikahta Kadının Hakları ve Mezhep Değiştirme
Kadın küçük bir evde oturuyorsa eşinden büyük bir ev talep etme hakkı var mıdır? Bu nikahta söz konusu olur. Kadın nikahlanırken eşi ona hangi evi standart olarak söylediyse, kadının onun haricinde bir şey istemeye dair hakkı yoktur kocasından. Erkek dedi ki ‘Ben kirada duruyorum, kirada oturacağız, benden bunun üzerinden bir şey isteme’ dediğinde, kadının ondan ev istemeye dair hakkı yoktur—söylediklerim Hanefi’ye göre. Hiçbir şey konuşulmadıysa erkeğin hayat standartına tabi olmakla mükelef tir kadın, üstünü istemeye hakkı yoktur. Bunlar nikahta özel hukuktur.
Eşim Hanefi mezhebinden, ben ise Şafiî mezhebindenim. Hanefi mezhebine geçmemde bir mahsur var mıdır ve nasıl geçebilirim? Mezhep değiştirebilir bir kimse, bunda bir mahsur yoktur. İki rekat namaz kılar, ‘Ya Rabbi bundan sonra ben Hanefi mezhebine göre hayatımı yaşayacağım’ der. Meselesi biter.
Başı Örtmek Sünnet, Takke Değil
Takke takmak sünnet midir? Başı örtmek sünnettir. Burada takke takmak değildir, başı örtmektir. Ama takke takmak, takkemsi şeyler takmak Türklerin Orta Asya’dan itibaren kendi ırklarının bir alametidir. Başı örtmek sünnetle bağdaştırınca Türkler bunu zaman içinde evrenleştirmiş.
Türkler Orta Asya’dan itibaren başlarını börkle, hatta hayvanların derilerinden yapılmış başlıklarla örterler. Koyunun içi yünlü tarafı başa gelir, deri tarafı dışa gelir—yağmurdan korur, kardan korur, soğuktan korur. Yünlü kısmı içinde olunca başı sıcak tutar. Sonra Anadolu’ya gelirken keçeye döner. Keçeden ayakkabı yaparlar, keçeden yelek yaparlar, keçeden iç çamaşırı yaparlar. Mevlevilerin kıyafetlerinde keçe gömlekleri var—bu sufi kıyafet idir aynı zamanda. Sufinin nerede yatacağı belli değil, nerede kalkacağı belli değil. O keçeden kıyafeti giyer iç gömlek olarak—yazın serin, kışın sıcak tutar, aynı zamanda insanı hiç rahat ettirmez, dalar boyuna insanı.
Hz. Peygamber’in Muhalefeti
Başını örtmek sünnettir, neyle örtersen ört. Sarık takmak da sünnettir—Bedir’le beraber sarık sarmak sünnet olmuştur. Şimdi mesela başın tepesinde tingil tingil duran küçük beyaz takkeler, kipa gibi duruyor. O caiz değildir aslında—Yahudilere benzediğinden dolayı. Onu normalden o benzeşmeden kurtaracak olan sarıktır. Mümkün olursa tek takke takmayın, muhalefet açısından kipaya muhalefet açısından.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hayatına baktığımızda Mekke döneminde hep müşriklere muhalefet eder. Medine’ye hicret ettikten sonra zaman içerisinde Yahudilere, İsevilere muhalefet etmeye başlar. Sonra üç tane muhalif hali var: Bir, müşriklere; iki, İsevilere; üç, Musevilere muhalefet ediyor. Artık bütün her şeyini bu üç kesime muhalefet ederekten geçer.
Mekke döneminde Hıristiyan ve Yahudilere muhalefeti yoktur. Mekke dönemindeki inen ayet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde tek Allah’a inanma, tek peygambere inanma vardır. Cenab-ı Hak bir strateji uyguluyor peygamberinin üzerinde. Mekke’de bir tek müşrikler var—müşriklere yönelik strateji var. Medine-i Münevvere’de Hıristiyanlar ve Yahudiler var—onlara göre stratejiler var. Son döneme yakın Yahudilere karşı şiddetli bir strateji var. İlk etapta çok şiddetli değil—mesela Uhud’da, Bedir’de Yahudilerle beraber, Hıristiyanlarla beraber müşriklere karşı hareket etmeler var.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hayatında her şeyi affetmek vardır. Hainliği affetmez. ‘Sen af yolunu tut’ ayeti kerime sabit. Af yolunu tutar. Ama hainlik yapanlar vardır—o hainlik yapanlar katledilirler. Burası bir kenara yazılır. Aynı gelenek Orta Asya’dan itibaren Türklerde de vardır—Türkler hainliği affetmezler. Aynı şey İslam’da da vardır. Hainlik affolmaz hiçbir yerde.
Bazı sünnetlere bakarken biz o sünnetleri nerede icra edildi, nerede söylendi, neye karşı söylendi, neye karşı yapıldığına da bakmamız lazım. Buradaki ana tema: Muhalefet etmek. Yani birisi karşınıza Yahudi veya Hıristiyan bir şeyle çıktığında ona muhalefet etmektir önemli olan.
İslam’da Eğlence Kültürü
İslam’da eğlence vardır. Bu eğlenceyi yok etmek mümkün değildir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri iki bayram günlerini eğlence günü olarak tayin etmiştir. Bunu sınıflandıracak olursak: Bir, iki bayram eğlence günüdür. İki, evlilikle alakalı nişan ve düğünler eğlence günüdür. Üç, kendi kavmin kendilerince milli günleri vardır—onlar da eğlence günleridir. Bu biraz uzun bir sohbet, bu kadarlkla kifayet bulsun. Bunu reddetmek mümkün değil, hadis-i şeriflerle sabit.
Bir Ramazan gününde davul çalarlar. Hz. Ömer efendimiz onları susturmak ister. Hz. Peygamber: ‘Dur ya Ömer, onlar Ramazan Bayramı sabahıdır. Onlar otuz gün oruç tuttular, bugün eğlenmeleri onların hakkıdır’ der. Hz. Ömer efendimizi durdurur. Yine Habeşlilerin kendi milli günlerinde kendi oyunlarını oynamalarına seslenmiyor. ‘Bu ne?’ Diyor ki: ‘Ya Resulallah bizim milli günümüz, bugün bizim kendi bayramımız.’ Onların o bayramına seslenmiyor. Bu noktada bayramlarda, kavimlerin kendi milli günlerinde, sünnet ve düğünlerde eğlenmek caizdir.
Kadınların Mescitte Namaz Kılması
Bayanların vakit namazlarını camide kılmalarını yasaklayan bir ayet ve hadis var mıdır? Bu noktada yasaklayan bir hadis olduğu söyleniyor—’İşte onların evleri mescidleri hükmündedir.’ Ama bu İslam’ın kuvvetlenmesiyle alakalıdır. İslam’ın kuvvetlenmesi demek şudur: Bir beldede hukuk İslam hukuku olduysa orada İslam kuvvetlenmiştir. Eğer bir beldede, bir ülkede İslam hukuku uygulanmıyorsa orada İslam kuvvetli değildir.
Bize böyle bir algı yaratıyorlar. Algı operasyonu yapıyorlar—sanki Müslümanlar kuvvetliymiş gibi algılıyoruz. Hadis-i şerif var: ‘Biz denizin üzerinde köpük misaliyiz şu anda.’ İslam hukuku herhangi bir yerde uygulanmıyorsa orada İslam kuvvetli değildir. O yüzden kadınların vakit namazlarında, cuma namazlarında, bayram namazlarında—erkekler evlerinde kılıyor, kadınlara bir şey diyemeyiz şu anda. Erkeklerin de kadınların da çocuklarla beraber vakit namazlarını, cuma ve bayram namazlarını mescitlerde kılmaları gerekir. Hele bu zamanda mescitleri hiç kimseden yasaklamamamız gerekir.
‘Allah’ın mescidlerinde zikrullahı yasaklardan daha zalim kim olabilir?’ ayeti kerimesini ele alıp kadınlara, çocuklara, erkeklere mescitlerin kapısının sonuna kadar açılması ve insanlar aile boyu mümkün ise vakit namazlarını, cumaları ve bayramları mescitlerde kılmaları gerekir.
Halvet ve Celvet: Kırk Günün Hikmeti
‘Kim kırk gün Allah için ihlas ile amel ederse, kalbinden diline doğru hikmet pınarları fışkırır.’ Hadis-i şerif. Sufiler, bilhassa halvette kalmak isteyen sufiler—sonradan halvetiye demişler onlara. Halvetiye dergahında girecek olan kimseleri ilk önce kırk gün halvete katarlarmış. Kırk gün halvette sabredebilirse ondan sonra dergaha kabul edilir. Kırk gün halvette kalmaz ise o dergaha kabul edilmez. Bu usul. O yüzden halvetilik denir ona.
Bu kırk günün karşılığı celvettir. Halveti celvetin içerisinde yaşamak ne demektir? İnsanların içerisinde, halkın içerisinde yaşamaktır. İnsanların içerisinde günlük yapman gerekenleri yaparak da kırk gün kendini günah-ı kebairden saklar san ve kırk gün yapman gereken ibadetleri yerine getirirsen, Cenab-ı Hak senin kalbinden hikmet pınarları doldurup çıkartır.
Bir kimsenin yiyeceğinin tesiri kırk günde çıkar, içeceğinin tesiri kırk günde çıkar insan vücudundan. Bir şeyin tesir etmesi kırk günü bulur. O yüzden kırk gün bütün her şey dönemidir. Musa aleyhisselam Tur-i Sina’da kırk gün kalmıştır, her gittiğinde kırkar gün kalmıştır.
Halvetimiz İnsanların İçinde Durmak
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünnetinde kırk gün bir yere kapanıp oturmak yoktur. Eski sufilerin bu noktada durdukları nokta var mı? Evet. Bu fakir mesela kabul etmiyor bunu. Benim için sufiliğe bakmak sünnet-i Resulullah’tan bakmak. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin en uzun itikafı yirmi gündür, özel senedir. Mekke döneminde tebliğe başlamazdan önce Hira Dağı’na çekildiği zamanlarda da en uzun gün on üç, on dört gündür, on beş gündür.
O yüzden bizim halvetimiz; insanların içerisinde durup farzlara riayet edip haramlardan uzak durmaktır. Halvetimiz budur. Öyle bir kenara kapanıp bir kenarda zikrullah yapmayı—dedem de yapar. Ben onu tatil olarak yorumluyorum. Git mescide, tekkeye, ondan sonra otur on gün. Kendi nefsim için söylüyorum, tatil.
Önemli olan halkın içerisinde insanların eziyetlerine katlanmaktır yolumuz. Hakkınızda laf söyleyecekler, dedikodu edecekler, gıybet edecekler, iftira edecekler, namusunuza söyleyecekler, çoluğunuza çocuğunuza söyleyecekler, her şeyinize laf söyleyecekler, tıflıklayacaklar sizi, didikleyecekler. Yol bu. Bu yolda yürüyecek olanlar bunu göze alacaklar. Bu insanlar Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin dahi namusuna dil uzattılarsa ve onun hakkında iftira ve gıybette bulundularsa, onun yolunda gidenlere de söylenecek.
Dervişlerin Manevi Halleri
Bir derviş anlatıyor: ‘Ders çekerken bir anda içeriden birisinin ders çektiğini gördüm. Baktım dilim çalışmıyor. Dilim duruk, elim duruk, her şey duruk. Ama içeriden birisinin ders çektiğini gördüm. Bunu namazda da gördüm—baktım namazı kılıyor. Tabiri caizse ben ona ayak uyduruyormuşum gibi.’ Bu, hal ile alakalı bir meseledir.
Bu tür manevi tecrübeler dervişlikte görülmektedir. Içten gelen sesler, ihtiyar dışında kendiliğinden zikir başlaması, namazda farklı bir ruh halinin tecelli etmesi—bunlar sufi geleneğinde bilinen ve yaşanan hallerdendir. Yine bir derviş—öğrencilik zamanlarında—iradesi dışında ağlama geldiğini, farklı hallerin tecelli ettiğini anlatıyor.
Sufi Ahlakı: Yakınlık İbadette Değil, Güzel Ahlaktadır
Tasavvuf’a bakış açısı; kendini tanımak, bu manada Allah’ı sevmek, Resulünü sevmek, bu yolda gitmek ise çizgi farklı oluyor. Ehli tasavvuf muhakkak namazı da öğretir, orucu da öğretir, ibadetleri de öğretir. Ama asıl öğrettiği şey; Allah’ı sevmek, Resulünü sevmek, insanlara muhabbetli davranarak da sağlamaya çalışmaktır. Böyle olunca bizim sufi anlayışımızda da Allah’a yakınlık çok ibadette değil, çok iyilikle, güzel ahlakla mümkündür.
Sahabelere baksak—Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Osman, Ali radiyallahu anhüm hazretlerine baksak, onların hayatlarında çok uzun uzun ibadetler ettiklerini göremezsiniz. Ama onlarda Allah’a karşı bitmek tükenmek bilmeyen bir muhabbetleri, etrafındaki insanlara karşı bitmek tükenmek bilmeyen yardımları ve hoşgörüleri, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine karşı bitmek tükenmek bilmeyen bir bağlılıkları ve tabiyetleri vardır. Ölümle çelik çomak oynayanlar, maddiyatla çelik çomak oynayanlar, makamla çelik çomak oynayanlar—durdukları nokta çok ibadet değildir.
Bence en az ibadet kadar önemli olan insanların güzel ahlakları ve etrafı ile olan ilişkileridir.
Evlilik, Boşanma ve Altın Yerde Kalmaz
Sen altınsan yerde kalmazsın. Herkes için geçer. Altınsan yerde kalmazsın. Tenekesen, herkes bir tekme vurur. Sen kendini altın etmeye bak o zaman. Herkes için—kadın için de geçerli, erkek için de geçerli. Kadın çok kıymetliyse, adam neden bıraksın onu? Kadından ahlak akıyor, terbiye akıyor, iyi niyet akıyor, tevazu akıyor. Erkek geri zekalı mı boşasın o kadını? Bir erkek düşünün—fazilet akıyor, iyilik akıyor, güzellik akıyor. Erkek adam. Kadın geri zekalı mı bıraksın o adamı?
Şeyh Efendi derdi Allah rahmet eylesin: ‘Oğlum, altın yerde kalmaz.’ Görülmüş bir şey değil. Çocuk yutsa küçücük bir altını—affedersin çocuğun dışkısını karıştırırlar altını bulmak için. Altın her yerde altındır. Kalmaz hiçbir yerde.
Erkek Sorumluluğu ve Aile
Benim nazarımda erkeklerdir suçlu olan. Kadınları suçlamak kolay. Adam adam olsun. Erkek kendisini yetersiz gördükçe, kendi yetersizliğini başka alanlardan doldurmaya çalışır. Başka alanlara müsaade ederekten onu doldurmaya çalışır ki o zaman batar. Eğer erkek yeterliyse—kendince erkekliğine, bilgisine, becerisine, kendisine bu noktada güvene varsa tam ise—onun taviz verme gibi, başka alanları açma gibi bir şey olmaz. Bu erkeklerin yetersizliğinden kaynaklanır.
Aileyi muhafaza eden, koruyan bu noktada erkektir. Erkek bu noktada aileyi götürebilecek dirayette ise bu tip problemler yaşanmaz. ‘Yuvanın içini dişi kuş yapar.’—doğru, bunda bir sıkıntı yok. Ama o yuvayı koruyacak, muhafaza edecek, orayı dizayn edecek, belli bir ölçüde götürecek olan erkektir. Erkek bilgisiyle, dirayetiyle, ahlakıyla, faziletiyle. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin eşleri, bizi boşamasın diye fırıl fırıl dönüyorlardı. Hz. Ebu Bekir efendimizin eşleri fırıl fırıl dönüyordu. Kıymetli insanlardı çünkü onlar.
Hayat Felsefesi: Gözü Kapıda Olan Gider
Bir kimse bir sefer gözünü kapıya dikti mi, ikinciye de dikecektir. Bunu unutmayın hiç. Hayat felsefesi bu. Birisi gözünü kapıya bir sefer çevirdi mi kapıya—gidecek o. O bir sefer gidecek o, bir sefer gözü kaydı onun kapıya. Bu dervişlikte de aynıdır, evlilikte de aynıdır, ticarette de, normal arkadaşlıkta da, her yerde aynıdır bu. Adam bir sefer kapıya baktı mı gidecektir o. Gider o.
Arı baldan kaçmazmış. Sen bal ol, arılar başında toplansın. Sen iyi bir adamsan hiçbir kadın seni terk etmez. Sen iyi bir kadınsan hiçbir adam da seni terk etmez.
Kaynakça ve Referanslar
- Hadis-i Kudsî: ‘Bir kul beni kendi kendine anarsa, ben de onu kendimde anarım. O beni bir topluluk içinde anarsa, ben de onu Mele-i A’la’da anarım.’ (Buharî, Tevhid 15, No: 7405; Müslim, Zikir 2, No: 2675)
- Hadis-i Kudsî: ‘Ben kulumun zannı üzerineyim.’ (Buharî, Tevhid 15, No: 7405; Müslim, Zikir 2, No: 2675)
- Hadis-i Kudsî: ‘Kim bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir arba yaklaşırım. Kim bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak gelirim.’ (Buharî, Tevhid 50, No: 7536; Müslim, Zikir 2, No: 2675)
- Hadis-i Şerif: ‘Kim kırk gün Allah için ihlas ile amel ederse kalbinden diline hikmet pınarları fışkırır.’ (Ebu Nuaym, Hilyetül-Evliya, 5/189)
- Hadis-i Şerif: ‘Kim Allah’a kavuşmayı arzularsa Allah da ona kavuşmayı arzular.’ (Buharî, Rikak 41, No: 6507; Müslim, Zikir 14, No: 2684)
- Hadis-i Şerif: ‘Allah bir kulu severse Cebrail’e seslenir: Allah filana muhabbet ediyor, onu sev. Cebrail de onu sever, sonra gök ehline seslenir…’ (Buharî, Edeb 41, No: 6040; Müslim, Birr 157, No: 2637)
- Ayet: ‘Allah göklerin ve yerin nurudur.’ (Nur Suresi, 24:35)
- Ayet: ‘Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne vesvese verdiğini biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız.’ (Kaf Suresi, 50:16)
- Ayet: ‘Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve O’na yaklaşmaya vesile arayın.’ (Maide Suresi, 5:35)
- Ayet: ‘Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. Kim zerre miktarı şerr işlemişse onu görür.’ (Zilzal Suresi, 99:7-8)
- Ayet: ‘Allah’ın mescidlerinde O’nun adının anılmasını engelleyen ve onların harap olmasına çalışandan daha zalim kim vardır?’ (Bakara Suresi, 2:114)
- Ayet: ‘Hani Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım demişti…’ ve ‘Adem’e secde edin’ emri (Bakara Suresi, 2:30-34)
- Ayet: ‘Hani Rabbin Adem oğullarının sulblerinden zürriyetlerini çıkarıp onları kendi nefislerine şahit tutmuş: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Onlar da: Evet, şahit olduk, demişlerdi.’ (A’raf Suresi, 7:172)
- Musa aleyhisselam’ın Tur-i Sina’da kırk gün kalması (Bakara Suresi, 2:51; A’raf Suresi, 7:142)
- İmam Maturidî — Kitabüt-Tevhid: Kulun kesb (kazanma) ve irade kavramları
- Muhyiddin İbn Arabî — Füsûsül-Hikem; Fütûhat-ı Mekkiyye: Varlık ve zat meselesi
- Mevlana Celaleddin Rumî — Mesnevi: ‘Sufi vaktin çocuğudur’ ibares i
- Hz. Şems-i Tebrizî ve Hz. Mevlana’nın karşılaşması — Sultan Veled, İbtidaname; Ahmed Eflaki, Menakibül-Arifin
- Cebrail aleyhisselam’ın Miraç’ta ‘Benim yerim buraya kadar’ demesi — İsra ve Miraç rivayetleri (Buharî, Bedü’l-Halk 6; Müslim, İman 259)
Diğer sohbetler: Dergah Sohbetleri
Kaynak: TDV İslâm Ansiklopedisi
İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, Tevhîd, Sülûk, Sünnet, Şeyh, Muhabbet, Şükür. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı