Mârifet Kapısının Birinci Makâmı: Edepli Olmak
Zâhirî Edep: Hayâtın Her Ânında Edep Dâiresi
Mevlevî Âdâbı ve Eşyâya Hürmet
Eş ve Âile İlişkilerinde Edep
Dergâh ve Sohbet Âdâbı
Sabır ve Edep: Evliyâ Kıssaları
Mânevî Edep: Üstâda ve Hz. Peygamber’e Karşı Edep
Rüyâ ve Hâl Edebi
Şeyhlik İddiâsı ve Hâl Sâhipliği
Kaynaklar
Dört Kapı Kırk Makam yolculuğunda mârifet kapısına ulaşan sâlik, artık şerîat kapısının on makâmını, tarîkat kapısının on makâmını, ve emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne gibi nefs mertebelerini geçmiş; kalbi ilhâm almaya başlamış bir kimsedir. Bu mertebeye varan kişinin ilk öğreneceği, ve yaşayacağı makam, edepli olmaktır. Edep, mârifet kapısının birinci hâlidir, ve sûfîlere mahsus özel bir edeptir.
Marifet(Devamı) 4 kapı 40 Makam Hakkında
Güzel ahlâk sâhibi olmak, bir kimsenin gözünden, kulağından, elinden, ayağından, ve uzuvlarından harâm bir şey çıkmaması demektir. Kendisini harâmlardan uzak tutan, elini dilini kulağını muhâfaza eden kimse güzel ahlâk sâhibidir. Edepli olmak ise bunun çok ötesindedir; o kimsenin bütün hâl, ve hareketleri, ibâdetlerinden sokakta yürümeye varıncaya kadar her şeyin edebine vâkıf olup o edebi yaşamasıdır.
Yemek yemenin edebi vardır, tuvalete girmenin edebi vardır, evine girerken edebi vardır, çıkarken edebi vardır, dükkâna giderken edebi vardır, bir arkadaşınla selâmlaşırken edebi vardır, sohbet ederken edebi vardır, eşine yaklaşırken edebi vardır, çocuğuna hitâb ederken edebi vardır. Karşıdaki kimsenin konumuna, durumuna, vaziyetine göre ona bir yaklaşma edep, ve âdâbı vardır.
Namazın edebi vardır, orucun edebi vardır, zikrullâhın edebi vardır, haccın edebi vardır. Her ibâdetin farzı, vâcibi, sünneti ayrı; edebi ayrıdır. Mârifet sâhibi olacaksa, bu edep dâiresinde yaşayacaktır. Varlığa yaklaşmanın edebi vardır; bir çiçeğe yaklaşmanın, bakmanın, koklamanın edebi vardır. Artık o kimse bütün edep dâiresinde yaşar; onu saran, çevreleyen her şeyin edebi vardır.
Kıyâfetin edebi vardır; onu giymenin, çıkarmanın, muhâfaza etmenin, katlamanın edebi vardır. Kirli deyip kıyâfetinizi atarsanız, kıyâfetinize edepsizlik etmiş olursunuz. Güzelce katlayıp koyacaksınız.
Mevlevî edebi, her şeye hürmetle yaklaşmaktır. Yatacağın zaman yastığını öpersin; “Sen olmasaydın boynum ağrırdı” dersin. Yorganını üzerine çekerken öpersin; “Sen olmasaydın ben üşürdüm” dersin. Giyeceğin kıyâfetine, paltonuna “Cenâb-ı Hak seni bana verdi, hamdolsun” diye şükredersin.
Sofranın edebi vardır, yemeğin edebi vardır, nasıl oturulacağının âdâbı vardır. Mârifet kapısında edep denildiğinde, o kimsenin bütün hayâtını ihâta eden bir edep kasdedilmektedir.
Kadına yolda bağırılmaz, çağrılmaz, küfür edilmez, hakâret edilmez. O kadın da yolda, dışarıda kocasından bir laf söylemez; edebi vardır. Baba çocuklarına dışarıda azarlamaz, seslenmez, yüzünü dökmez, mutsuz etmez; evde ne yapacaksa yapar, terbiye edeceğini öyle söyler. Dışarıda davranışın edebi ayrı, evin içinde davranmanın edebi ayrıdır.
Sûfîler, evde dillerine geleni söyleyemezler. Çocuklarının yanında erkekler eşlerine diledikleri gibi konuşamazlar; edebi vardır. O çocuk seni derviş görecekse, sûfî görecekse, sen eşine edep dâiresinde davranacaksın. Kadınlar da evde erkeklerine ağızlarına geleni söyleyemezler; çocuklar sizi rol model görecektir.
Evde iyi bir eşe nasıl davranılması gerekiyorsa öyle davranacaksınız. Tarîkat demek edep demek, sûfîlik demek edep demektir.
Bu edebi öğrenmenin birinci yolu hadîs-i şerîflerdir, ikinci yolu tarîkat ehlinden, ve sûfî âdâbından öğrenmektir. Otur, oranın büyükleri vardır; büyüklerine bak, seyret, dinle. Dün gelip çok bilmişlik havası taslama; bil ki burada herkes tâlibdir, hiçbir zaman öğrenciliğini unutma, edebini terk etme.
Sen âmir olmuşsun, memur olmuşsun, zenginsin, fakirsin; bunları bırak. Burada neler gelmiş geçmiş; Âdem’den beri bu yol vardır, nice bilenler, nice çok ötenler geçmiştir. Onların hâtâsı senin farzından iyidir; onların hâtâsı senin iyiliğinden iyidir. Otur seyret, otur dinle. Sen karakol yüzü görmedin, onlar gördüler; senin kapında polis durmadı, onun kapısında durdu. Edebini muhâfaza et, biliyormuş havaları yapma; edep yoldan geçer, ve edebi olmayan isterse sarı kula da dolansın, yıkılır.
Çay içmenin dahî edebi vardır. Topluluk içinde yavaşça içeceksin, ses çıkarmayacaksın, şapırdatmayacaksın. Kaşığını edep dâiresinde karıştıracaksın, kenara vurup çıt çıt ses çıkarmayacaksın. Derviş çayı bitince bardağını kaldırıp “Bana çay ver!” demez; bekleyecek, edeple duracak. Çay dağıtan da gözünü açacak, “Yâ Rabbi! Kimin çayı boşaldıysa bana göster ki hizmet edeyim” diyecek.
Bir zât varmış; eşi ona şirretlik yapıyormuş, bu adam hep sabrediyormuş. Kadın olanca kötü lafı söylüyormuş; ama bu zât edebi muhâfaza ediyormuş. En sonunda kadın dayanamamış, bir tokatı yapıştırmış. O zât kıbleye yönelmiş hâlde idi; kafasını bile kaldırmadı. Ama o esnada doğudan batıya bütün hâller açıldı, bütün varlık gözünün önünde tecellî etti. Bu zât “Elhamdülillâh” dedi. Kadın şaşırdı: “Bir tokat yiyorsun, Elhamdülillâh diyorsun?” dedi. O ise o tokatla hangi makâmdan geçtiğini idrâk etmişti.
Bir başka kıssa: Bir şeyh, hacca giderken yol üstünde bir şeyh efendiyi ziyâret etmiş. Eşi çok sert, çok geçimsiz bir kadınmış. Adam evden kovulmuş, kapının önünde beklemiş. Baktı ki şeyh efendi geliyor; iki tane aslan onun emrinde, sırtlarına odun bağlanmış, aslanlar odun taşıyor. Hoş sohbet ettiler.
Adam hacca gitti; dönüşte tekrar o zâtı ziyâret etti. Kapıya bir başka kadın çıktı; nârin, nâzik, kibâr bir kadın. Hürmetle karşıladı, yemek ikrâm etti. Meğer önceki eşi vefât etmiş, ihvân toplanıp “Efendi çok çekti” diyerek onu güzel huylu bir hanımla evlendirmişler. Fakat şeyh efendi dedi ki: “O eski hâlimi özlüyorum. Aslanlar artık beni dinlemiyor, önümde bir şeyim kalmadı. O yüzden odunları kendi sırtımda taşıyorum.” İşte o eski eşin sertliğine sabredişi, onun mânevî makâmının sebebiydi.
Bir de bu işin zâhir tarafının ötesinde mânâ tarafı vardır. Mânâda üstâdına karşı edebini muhâfaza etmek, Hz. Muhammed Mustafâ (sallallâhu aleyhi, ve sellem)’e karşı edebini muhâfaza etmek lâzımdır. Üstâdın zâhirde söyledikleri vardır, bir de mânâda söyledikleri vardır. O mânâda söylediklerine itirâz etmemek, gözünü ondan ayırmamak edeptir.
Mârifet ehlinin edebinde iki husus vardır: Birincisi, zâhirde sünnetleri icrâ etmek; ikincisi, mânâda söylenenleri harfiyyen yerine getirmek, ve o edebi korumaktır. Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi, ve sellem) bir şeyi yap dediğinde yapmak, at dediğinde atmak, tut dediğinde tutmaktır; tereddütsüz. Şeyhin de sana at dediğinde, şerîata uygunsa atarsın; tut dediğinde, şerîata uygunsa tutarsın. Bu mânevî edeptir; tereddüt etmezsin.
Mârifet kapısında bir kimse hâl sâhibi olduğunda, rüyâ görmeye başladığında, bunlara itâat eder. Üstâdı vardır; bir hâl gördüğünde gelir, üstâdına anlatır: “Hâlimde böyle bir şey gördüm” der. Bir şey yapılması gerekiyorsa üstâdı söyler, esmâsı değişecekse üstâdı bildirir. Rüyâsını üstâdına yazar; Ahmet’e, Mehmet’e, komşuya değil, üstâda yazar. Edebi budur.
Rüyânızda Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi, ve sellem) size bir şey emrederse, o mesele bitmiştir. “Yapamam, edemem” demenin yeri yoktur; hangi akılla Hz. Muhammed Mustafâ’ya “yapamam” diyebilir bir kimse? Eğer o hâl gerçekten hâlise, gerçekten mânâ tecellî ettiyse, sen başını bile kaldıramazsın; hayır diyecek hâlin yoktur.
Necm Sûresi’nde Cenâb-ı Hak buyurur: “Gözü kaymadı, ve aşmadı.” Gözünün gördüğünü kalbi de tasdîk etti. İşte bu, mârifetteki edebin zirvesidir; artık onun gözü şaşmaz, kalbi de şaşmaz. Bir kimse hâlinde Abdülkâdir Geylânî hazretlerini gördüğünde, gözü gördü, kalbi de ilhâm aldı, “Bu Abdülkâdir Geylânî’dir” dedi; veyâ bizzat kendisi “Bana Abdülkâdir Geylânî derler” buyurdu. Ortaya şek şüphe yoktur; gözün gördüğünü kalp tasdîk etti. Bu, Necm Sûresi’ndeki âyetin tecellîsidir.
Bakın, “ben şeyhim” diyenlerin pek çoğunda bu hâllerden haberleri yoktur. Şu anda Türkiye’de şeyh olduğunu iddiâ edenlerin yüzde doksan dokuzunda böyle bir hâl bulunmamaktadır. Kimisi ortaya çıkıyor, müthiş lâflar edip batırıyor; kimisi kılıç kuşanıp dolaşıyor. Ama bu hâllerden hiçbirinin büyük çoğunluğunun haberi yoktur. Zâhirde güzel görünüyorlar, ama kabir hâlleri yok, rüyâ hâlleri yok, rüyâ tâbir edecek ilimleri yok, mânevî hâlleri yok.
Allah bize bu hâlleri yaşayanlardan eylesin. İnşâallah önümüzdeki hafta mârifet kapısının ikinci makâmı olan “bencillik, kin, ve garazdan uzak olmak” konusuyla devâm edeceğiz. Haklarınızı helâl edin; bizden yana da helâl olsun. El-Fâtiha.
Âyet: Zâriyât 51/56 (yaratılış gâyesi); Necm 53/17 (gözü kaymadı) (İmâm Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, “Kitâbu Âdâbi’l-Muâşere”; Abdülkâdir Geylânî, el-Fethu’r-Rabbânî)
Kaynak: Zâhirî edep: Günlük hayatın her alanındaki âdâb (İmâm Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, “Kitâbu Âdâbi’l-Ekl”, “Kitâbu Âdâbi’s-Sefer”; İmâm Nevevî, el-Ezkâr; Mevlânâ, Mesnevî)
Tasavvuf: Mevlevî âdâbı: Eşyâya hürmet, ve şükür (Ahmed Eflâkî, Menâkıbu’l-Ârifîn; Ankaravî İsmâil Rusûhî, Mesnevî Şerhi).
Hadîs: Kadınlara güzel muâmele, ve âile edebi (Buhârî, Sahîh, “Nikâh”, 97; Müslim, Sahîh, “Radâ”, 61; İmâm Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, “Kitâbu Âdâbi’n-Nikâh”).
Kaynak: Dergâh ve sohbet âdâbı (İmâm Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, “Kitâbu Âdâbi’s-Sohbe”; Sülemî, Âdâbu’s-Suhbe; Kuşeyrî, er-Risâle, “Edep”)
Tasavvuf: Evliyâ kıssaları: Sabır, ve edebin mânevî meyvesi (Ferîdüddîn Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ; Abdülkâdir Geylânî, el-Fethu’r-Rabbânî; İmâm Gazâlî, “Kitâbu’s-Sabr ve’ş-Şükr”).
Âyet/Hadîs: Necm 53/17-18 (gözü kaymadı, aşmadı); Mânevî edep (Buhârî, Sahîh, “Rikâk”, 38; Kuşeyrî, er-Risâle, “Edeb”; Hucvirî, Keşfu’l-Mahcûb)
Hadîs/Tasavvuf: Rüyâ edebi, ve hâl sâhipliği (Buhârî, Sahîh, “Ta’bîr”, 10; Abdülkâdir Geylânî, el-Gunye; Kuşeyrî, er-Risâle, “Rü’yet”).
Tasavvuf: Gerçek mürşidin alâmetleri (İmâm Rabbânî, Mektûbât, I/36; Hucvirî, Keşfu’l-Mahcûb; Abdülkâdir Geylânî, el-Fethu’r-Rabbânî)
Orijinal video kaydı: https://www.youtube.com/watch?v=VdFGw8f6cH4
İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Makâm, Mürşid, Tarîkat, Nefs, Mârifet, Sâlik, Kalb. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı