Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
karabasi-sohbetler-2024 ·

2024 Sohbeti #46 — Mesnevî 1980. Beyt: Şeker-Tat Mecâzı, Aşk Düğümü ve Kibirin Allâh’a Karşı Olması

Mustafa Özbağ Efendi'ye sorulan soru ve cevabı: 2024 Sohbeti #46 — Mesnevî 1980. Beyt: Şeker-Tat Mecâzı, Aşk…. Tasavvuf, ahlâk ve günlük hayata dair açıklama.


Mesnevî 1980. Beyt — Şeker-Tat Mecâzı: Aşkın Senden Ayrılması; Manevî Hâlin Bekâsı Sırrı

Âmîn. Mesnevî 1980. beyit. Fakat fazla vefakarlık sebebiyle tamamen şeker olursan buna imkan yoktur. Nasıl olur da şekerden tat ayrılır imkanı var? Tat ayrılır imkanı var mı? Geçen hafta sen şekerden tatlı bir hale gelsen bile o tat bazen senden gidiverir. Bu mümkündür. Buraya okumuştuk. bu neydi? Sen öyle bir zaman olur, öyle bir an olur. Sen bazen şekerden tatlı bir hale gelirsin. öyle bir hal yaşarsın. Öyle bir hal yaşayınca şekerden tatlı bir hale gelirsin. Ama bu şeker, bu tat senden gidiverir. Bunu devam ediyor. Fakat fazla vefakarlık sebebiyle tamamen şeker olursan buna imkan yoktur. normalde şeker olmak ne demek? Şekere hemhal olmak. Şekerin içerisinde karışmak. sen bir mürşid-i kâmil olursan, mürşid-i kâmil olduğundan senden tatlılık gitmez. bu artık sen o makama eriştin.

Akıl Hakkında

O makama erişince sendeki haller, sendeki tecelliyatlar gelip geçici değildir. Artık bundan normalde o bir makama erişen, mürşid-i kâmil olan bir kimsedeki tatlılık geçici bir tatlılık değildir. O tatlılık değildir. Onun üzerindeki hoşluk geçici bir hoşluk değildir. Onun üzerindeki manevi tecelliyatlar geçici bir manevi tecelliyat değildir. normalde o kimseden de bunlar ayrılmaz. neden? Çünkü o cemalinde fena oldu. Cemalinde fena olduğu için o belli bir makama geldi. O fenayı yaşayınca artık o makamdan sonra geri dönüşü yok. Nasıl peygamberler peygamberlikten geri dönüşleri yok? Onlar bir makam sahibi. Makam sahibi olunca onun peygamberliğini sonunda bulmuyor. Peygamberlikleri devam ediyor. Tabi o normalde mürşid-i kâmillerin kutup seviyesinde olanlar da onlar da bir makama erişiyorlar.

Peygamber değiller, oradan geri dönüşleri vardır. Ama geri dönüşü olan görülmemiş bu zamana kadar. Normalde o geçici manevi tecelliyatlara mahsar olanlar o kalıcı maneviyatların numunesi gibi. ne diyorlar siz fragman mı diyorsunuz? fragmanı gibi. O manevi haller o makama erişecek olanlar eriştirdiğinde kalıcı olmanın hali. bir kimse rüya görüyor, rüyasında cenneti görüyor. Rüya görüp de rüyasında cenneti görünce cennetin varlığına karşı içinde bir delil oluyor. Veya cehennemi görüyor rüyasında cehennemin varlığına delil oluyor. Aslında rüyadaydı o. Ama o normalde onun varlığına delil olmuş oldu. Mesela bazen dervişlerin üzerinde görülür. Bir mürşid-i kâmilin makamında göreceği rüyayı görür. O rüya ona delil olmuş olur.

Gelecekte delil ona. o rüya ona hüccet oldu, delil oldu. Veya da manevi hallerle alakalı, tecelliyatlarla alakalı bir kimse rüya görür. Ne bileyim zikrullâh da bir hal yaşar, bir hal gösterilir. Onun normalde hakikatte var olduğuna işarettir. Onun delilidir. Ama bunlar normalde gelip geçici olursa bir hal olur. Ama mürşid-i kâmiller burada kendi üzerlerinde şeker olmuşlardır. Şeker olduklarından dolayı şeker ayrı, o ayrı değildir. Bu neye benzer? Çayın içerisine şeker koydun. Çayın içerisine şeker koyunca artık o şekeri çaydan ayırman mümkün değil. Tatlandı. Onu ayırmanız mümkün değil. Bu da bunun gibi bir şey. Ey hoş arkadaş! Aşık, halis ve saf şarabı kendisinde bulur. Onunla gıdalanırsa bu makamda artık akıl kaybolur.

Bu sırra akıl ermez. Bu artık o kimsenin belli bir hale geldiğinde artık o kendince aşıklık kuvveti, aşıklık hali, onun kendi içinden tecelli etmeye başlar. Şimdi derviş önce şeyhini sever, aşıklığı yakalar onda. Ardından Hz. Muhammed Mustafa’yı sever, Hz. Muhammed Mustafa’ya aşıklığı yakalar. Ardından Allâh’ı sever, Allâh’a aşık olur. İlahi aşk dediğimiz noktaya gelir. Artık o sadece ve sadece Allâh’ı sevdiğinden, Allâh’a aşık olduğundan onun cemaline vuslat olur. Artık o aşkın kendisi olur. Döner, der ki kendince ne ararsan kendinde ara bu haldedir. Normalde aşkı kendinde bulmak var ya hadisi kutsi yine keşfül hafada geçer. Der ya ben göklere ve yere sığmam fakat mümin kulumun kalbine sığarım.

Artık o kimse kendi kalbinde tecelli edenin Allâh olduğunu bilir. Ve aradığı şey, dışarıda aradığı şey aslında içindeymiş der. mesleminin başında bir hikaye vardı bir halayık vardı. Halayıkla padişahın aşkı vardı. Padişah halayığa aşık olmuştu. Halayık hasta olunca bir tabip istediler. O tabip geldi halayığın durumunu çözdü. Halayığın durumunu çözünce bu sefer padişahın halayığa olan aşkı bitti, muhabbeti bitti. Ve o zaman padişah dedi ki asıl sevilmesi gereken senmişsin. Kime dedi? Mürşid-i Kamil’e dedi. Asıl sevilmesi gereken senmişsin. O zaman halayık neyi bize anlatıyordu? Heva hevesi, nefsi anlatıyordu. İnsan önce nefse aşık olur, beğenir, nefsin isteklerine koşar. Sonradan ilahi aşkla tanışınca asıl sevilmesi gerekenin ne olduğunu anlar. insanlar da aşkı önce dışarıda arar.

İlahi aşkı dışarıda arar. çiçekte arar, böcekte arar. Ne bileyim bir hayvanda arar. Yok bir sokak köpeğinde, yok bir kedi de arar. kedinin üzerinden bir yudum su verecek cennete gidecek ya, aşıklığı dışarıda arar. Hazret-i Pîr der ki neye aşık olursan ol, öteye bize delildir. sen bir kadına da aşık olsan, bir kadın erkeğe de aşık olsa, ilahi aşka delildir. demek ki bir görünene aşık oluyorsan, sen görülmez olan senin için Allâh’a da aşık olabilirsin. Sen çünkü aşkın mecazını yakalamışsın, hakikatini de yakalarsın. Mecazını yakalayan, mecaz hakikatin delili olur çünkü. namazı mecaz olarak görürsün, bir kimse namaz kılıyor, ha namaz varmış dersin. Ama hakikatte namaz ayrı bir şey. Zahiren evet kıbleye döndün, namazı kıldın, hakikatteki namazın tecelliata ayrıdır. o kimse o zaman kendince aradığı şeyin, dışarıda aradığı aşkın kendi içinde olduğunu görür.

Zaten Sufi bir müddet dışsal yolculuk yapar. Eğer o direkt kendi iç alemine dönüşünü gerçekleştirebilirse, o zaman onun içsel yolculuğu başlar. Ama genel olarak insanlar aldanırlar, yolculukları dışsaldır hep, içsel değildir. Allâh muhâfaza eylesin. O yüzden normalde Hazret-i Pîr aşk dışarıda aranmaz. Aşk kendi içinde bulunur. Sen aşkın kendisisin, aradığın aşk sensin der. aradığın aşk sensin. Bu kadar böyle 3 bin noktaya götürür insana. Aslında aradığın aşk sensin derken, burada kendi nefsini öne çıkarmak değil, kendi benliğini öne çıkarmak değil. Yunus’un bir ben var, benden içeri dediği o olguyu meydana çıkarmak, onu bulmak içsel olarak.


Aşk Düğümü ve Manevî İçsel Yol — «Aşk Düğümü Çözülmemiş Sır Gibidir»

Hani yine normalde aşk düğümü çözülmemiş sır gibidir. O sır senin içinde, kendi içinde bul onu der Hazret-i Pîr. Demek ki o normalde aşık, halis, saf şarabı kendisinde bulacak. artık o öylesine ilahi aşk noktasında zirvelerde dolaşacak ve zirvelerde dolaştığında aradığı şeyin, Musa’nın tur-i sinaye çıkıp konuştuğu şey onun gönlünde var. Onun gönlünde ve hatta Yunus’un balığın karnında bulduğu şey onun gönlünde var. Ümmet-i Muhammed’in fazileti ve ehemmiyeti. Ümmet-i Muhammed’in fazileti ve ehemmiyeti. Yusuf’un kuyuda bulduğu şey onun gönlünde var. İbrahim aleyhisselamın ateşe atıldığı andaki bulduğu şey onun gönlünde var. Onun içinde var, mana aleminde var. Eğer onu bulabiliyorsa, eğer onu bulursa o zaman sırrı çözüldü.

Eğer onu bulamıyorsa o sır çözülmedi onda. o yüzden derler her ne ararsan kendinde ara diye. Kişi kendi içine dönerekten o manevi bir aşk’a ulaşır. Ve o manevi bir aşk’a ulaşınca iç aleminde onun dış alemine denge oluşur. Ve normalde içinde de dışında da muhteşem bir huzur olur. Kendi içindedir yalnız bu. Bunu normalde dışarıdan bakan bir kimse onu deli görebilir. Dışarıdan bakan bir kimse onu çılgın bir şekilde görebilir. Dışarıdan bakan bir kimse onu normal görmeyebilir. Ama aşık kendi iç aleminde huzuru bulmuştur. Kendi iç aleminde de dengeyi de bulmuştur. Dengeyi de oturtturmuştur. Bu o kimsenin biraz meratipleri geçmesiyle alakalı. Mesela bir kimse emmaredeyken denge aranmaz. Levhamed’de mesela gitgeller yaşar.

Mülhümed’de gitgeller yaşar. Mutmainne’de gitgeller yaşar. Radiyede, Mardiyede, Safiye’de gitgeller yaşar. Ama artık o kimse Safiye’ye geldiğinde artık onda denge kurulur. O huzuru yakalamıştır. O artık içsel yolculuğu onun devam eder. Bitmek tükenmez bilmez. Onun dışsal yolculuğu da bitmiştir. Bakın dış yolculuğu bitmiştir. Artık kendi derinliğinde kendi tatminini mutmainliğini bulur. Onun kalbi çünkü mutmain oldu. Kalpler ancak zikrullâh ile mutmain olur. O âyet-i kerimenin sırrına ulaştı o. Onun artık kalbi mutmain. Onun kalbi mutmainlikten geri dönmüyor. Artık oturdu, yerleşti o. Böyle olunca onun yaşantısında da hayatında da bir anlam oluştu. Artık o herkes gibi yiyip içmiyor. Artık o herkes gibi dolaşmıyor.

O herkes gibi bakmıyor. Onun bakışında ayrı feraset var. Her baktığı yerde cemalinin tecelliyatını görüyor. Her baktığı yerde sıfatsal tecelliyatlara mazhar oluyor. Ve kendi iç aleminde de mazhar oluyor. Kendi iç aleminde batini olarak mazhar oluyor. Dış aleminde zahiri olarak mazhar oluyor ki denge böyle kuruluyor. Normalde iç aleminde mazhar olmuş olsa dışında bunu seyretmemiş olsa onda denge oluşmaz. Bir mürşid-i kâmilin dervişinde denge vardır. Eğer o dervişte denge yoksa o şeyhini tanımıyordur. O şeyhinin tabi değildir. Şeyhe derviştir ama şeyhe tabi değildir. Kendi nefsine tabidir. O yüzden onda dengesizlik vardır. Bakarsın bazen dervişlerin bazıları dengesizdir. Konuşmaları da dengesizdir.

Aslında o sufilik yapmıyor. O hevâ-hevesine uymuş, o edepsizlik yapıyor. O nefsine uymuş. Kendi nefsine uyduğunun da farkında ama farkında değil. Farkında olsa tövbe eder geri döner. O kendince âşıklık yaşadığını zannediyor. Mesela bir kısım sufiler vardır. Adına sufi denilirse. kendilerince vuslata erdiklerini, vuslata erdiklerinden dolayı namazın onlardan sakıt olduğunu söylerler. Örneğin Türkiye’de bir kısım melamiler vardır. Bir kısım. O melamilerinin bir kısmı namazdan sakıt olduklarını, zikirden sakıt olduklarını, ibadetten sakıt olduklarını söylerler. Bunun gibi o aslında kemalâ ermemiş. Kemalâ ermiş olsaydı, Hz. Muhammed Mustafa’nın ayak izlerini takip ederdi ki, o son nefesine kadar namazı hiç bırakmadı.

O son nefese kadar Kur’ân-ı Kerim’e tabi oldu. Allâh muhâfaza eylesin. O zaman o sufi, o hâle gelince, iç ve dış dengesi onda oturur. Ama iç ve dış dengesi oturmayan bir kimseyle karşılaştığında, o huzur, o denge, karşıdaki kimseye tuhaf gelir. ”Aa, böyle olmaması lazım” der kendince. Ve hatta hevâ-hevesine uyan bir kimse çarpar ona. Çarpınca aslında feraset ehli olmuş olsa, kendi heva ve hevesini görecek. Ama feraset ehli olmadığından, karşıdaki kimseyi, o üstadı suçlar, kendince onda eksiklik peydah eder. Der ki eksiklik var bunda. Oysa o üstad ona aynı vazifesindedir. Eksikliğini görür. Aynı vazifesinde olmasına rağmen o eksikliğini görmez, karşıdaki kimseyi üstadı eksik görür. Müşriklerin Hz.

Muhammed Mustafa’yı eksik görmesi gibi. Ebû Cehl diyordu ya, ”Peygamberlik bana gelmiş olması lazım.” O da normalde kendince öyle der. ”Şehlik bana gelmesi lazımdı veya ben şeyh olsam veya böyle olması lazım” der kendince. Ya böyle diyor üstad ama aslında böyle olması lazım. O aslında çarptı, heva hevesini gördü. Ama ona dese ki üstad, heva hevesini gördün bırakır gider o. Bazen üstadlar da onlar bırakıp gitmesinler. Onlardan bir fayda umduklarından değil. Gidersin iyice helak olacak. Nefsine uyacak şurada otursun. Allâh’ı zikretsin diye düşünür. o onu eksik görse ne olacaklar? Allâh muhâfaza eylesin. Aklı cüz’ü sırra sahip gibi görünürse de hakikatte aşkı inkar eder. Aklı cüz dediği bizim bizdeki akıl. manevi bir terbiye almamış, ilahi aşk’a ulaşmamış akıl.

İnsanlar genel olarak bilmedikleri, anlamadıkları veya yabancı oldukları şeye ön yargılı ve düşmanca bir tavır takınırlar. Hem ön yargılılardır hem de düşmanca bir tavır takınırlar. Ve bunu bu fakir çok yaşamıştır sizler de yaşarsınız. Adam şimdi normalde sufilik dersin, şeh dersin, öyle değil mi dergah dersin, tarikat dersin. Dakka bir söyleyeceği şey şudur. Siz de para topluyorsunuzdur. Sen anlatırsın parayla işimiz yok diye. Yok, inanmaz. Bakın inanmaz. Anlatırsın defalarca yine inanmaz. Ön yargısı var çünkü. Hatta daha ileri gider, sana düşmanca tavırlar takınır. Ya kardeş senin çayını istemedim, yemeğini istemedim, evini istemedim, arabanı istemedim, senden parayı istemedim, pul istemedim.

Sen ne ama düşmanca tavır takınıyorsun desen de o sana, çünkü ön yargılı, düşmanca bir tavır takınır. Sana defans yapar. Bunu normalde neden? kendince der ki hatta toptancılık yapar. Siz hepiniz böylesiniz. Sizler böylesiniz zaten. Bu insanların ön yargısındandır. Mesela aileden bir kimse suç işlese, hata yapsa, bütün aletlerden birisi suç işlese, hata yapsa, bütün aileyi suçlarız biz. oysa suç bireyseldir. Birisi hata yaptı, bir kimsenin kızı hata yaptı. Bütün aileyi nasıl suçlarsın? Birisinin oğlu hata yaptı. Bütün aileyi nasıl suçlarsın? Buradan arkadaşlardan birisi bir hata yaptı. Bu topluluğun hepsini nasıl suçlarsın? Ama ön yargı suçlatır insanı. Ve düşmanca tavırlar takındırttırır. Akıl, cüzi akıl, bu noktada yabancı olduğu, bilmediği, o konuyla alakalı bilgi sahibi değilse hemen defansa girişir.

Aklın işi budur. Bu neden kaynaklanır? Bunun asıl kaynaklandığı korku ve güvensizlikle alakalıdır. Buna artı bir de bilgisizlik, cehalet eklenince artık o sana düşmanca bir tavır takınır. Bakın, üç şey vardır insanın aklını gideren. Üç şey, korku. İnsanın aklını giderir bu.


Aklı Doğru Karar Vermekten Uzaklaştıran Hâller — Mü’minin İnce Bilinci ve Tedbirleri

Yani o kimseyi doğru karar vermekten uzaklaştırır. İkincisi cehalettir. O kimseyi doğru karar vermekten uzaklaştırır. Üçüncüsü güvensizliktir. Güvensizlik. Güvensizliği ikiye ayıralım. Bir, insanın kendisine güvenmemesi. İki, karşındaki kimse veya karşındaki topluluğa güvenmemesi. Aslında güvensizliğin çıkış noktası, insanın kendisine güvenmemesidir. Yani, özgüven eksikliğidir. Ben çıkarım toplumun içerisinde konuşurum, toplumdan bana bir zarar gelecek diye bir korkuya kapılmam. Ben konuşurken bildiğim bir konuda konuşurum, bilmediğim bir konuyu bilmiyorum derim. bir kimsenin bilmediği bir konuyu bilmiyorum demesi aslında özgüvendir. Kendisinde huzurun var olduğunu gösterir. Oysa birisinin bilmiyorum demesi kendince, nefsince, onun aşağılık bir şeymiş gibi zanneder.

O bilgisiz bir insandır. Asıl bilgili insan, ehliyetli insan bir konuyu bilmiyorsa ben bunu bilmiyorum der. Bakın bir peygamber dahi soru soruldu. Soru sorulunca Cebrâîl aleyhisselamı dedi ki, sorulanın sorandan fazla bir bilgisi yoktur dedi. var ya İhsan hadîs-i şerîfi, bir kimsenin bir şeyi kıyameti sordular, bilmiyorum dedi ne zaman kopacağını. düşünebiliyor musunuz? Miraç yaşayan bir peygamber kendisine kıyametin vakti sorulduğunda bilmiyorum dedi. Demek ki bilmiyorum, o konuda bilmiyorum demek onun peygamberliğine bir leke getirmedi. Onun peygamberliğinin üzerinde bir şüphe getirmedi. Bilmediği bir konuda bilmiyorum demek özgüvendir. Ve o kimsenin bilgili olduğunu gösterir. Şimdi insan aklı, insan aklı bu üç şeyden dolayı doğru ve isabetli karar vermez.

Birincisi bilgisizlik, cehalet. İkincisi korku. Üçüncüsü güvensizlik. Bu üçü insanda toplanırsa onun aklı, onun aklı doğru karar vermez hemen defans yapar. Hemen defans yaptığıyla kalmaz. Bir çıt ilerisi daha o cahil, ön yargılı davranır. Bir çıt ilerisi bak üç adım düşmanca davranır. O kimsenin cahil olduğunu gösterir. O kimsenin bilgisiz olduğunu gösterir. O kimsenin korkak olduğunu gösterir. O kimsenin ön yargılı olduğunu gösterir bu. Çünkü bilmediği bir şeyde hükmediyor. Bilmediği bir şeyde düşmanlaştırıyor bir de onu. Bilmiyor çünkü. Öğrenmek de istemiyor. Ve meşhurdur ya insan bilmediğinin düşmanıdır diye. İnsan bilmediğinin düşmanıdır. Ve cehalet, korku, güvensizlik artık o kimsede… Ne yazık ki düşmanlık, ihanet, her türlü entirka o kimseden beklenir hale gelir.

Çünkü o kimse artık korktu, güvensiz ve cahil bir kimse. Artık o kimse sana zarar verebilir. Bakın insanları analiz ederken bunlar insanları analiz etmenin tabiri caizse dipnotları. Bir topluluğu analiz etmenin dipnotları. Bakın güvendir bu kapının açık olması. Korku yok. Dileyen dilediği zaman buraya girer, dileyen dilediği zaman buradan çıkar. Bu aslında bir mesajdır. Bu fakir 26-27 yaşından beri sohbet eder. Bu da hiçbir sohbetin kapısı kapalı değildir. Hiçbir zikrullahın kapısı kapalı değildir. Benim bulunduğum yerde hiçbir zaman kapı kapanmaz. Bu benim yaptığım şeyin meşru olduğunu gösterir. Gayrimeşru değil. Devletmiş gelsin incelesin ki incelediler, ne kadar incelediler, vakfi incelediler, incelediler, derneği incelediler.

İçimizde polisleri koydular, onları incelttiler, telefonlarımızı dinlettiler, her şeyi yaptılar. Hiç sıkıntı yok, yapsınlar zaten, devam etsinler. Problem yok burada. Buraya da gelip dinliyorlar, dışarıda da dinliyorlar. Zaten gerek yok. Ben YouTube’da veya kanallarda canlı yayınlatıyorum. Dinlesinler. Sıkıntımız yok. Sebep? Benim konuştuğum Kur’ân ve Sünnet’e uygunsa korkum yok. Ben meşruyum. Hatta tanımayan, bilmeyen bir kimse tanımadığından, bilmediğinden ve cahil olduğundan defans yapacaktır. Gel kardeş, bir günden bir güne 35 yıldır pamuk eller cebe bir sefer dediysen her şeyi bırakacağım, çıkacağım buradan. Bırakacağım çıkacağım. 35 yıldır birisinden bir lokma istediysen bırakacağım, gideceğim buradan. 35 yıldır bir lira istediysen bırakacağım, gideceğim buradan. 35 yıldır yatacak yer, yiyecek yemek istediysen bırakacağım, gideceğim buradan.

Bir bardak su dahil bir şey istediysen bırakacağım, gideceğim. Bunu söylemek zorunda kalırız. Neden? Neden? Ya bir incele, bir sor, bir soruştur, bir bak, bir gel ya. Ondan sonra ne karar vereceksen ver. Yok hayır. Bütün tarikatlar böylesiniz. Biz tarikat değiliz diyorum. Bütün hocalar böylesiniz. Ben hoca değilim diyorum. Kalıyor şimdi. Ya kardeş ben hoca değilim. Bir kimseye hoca demen için onun Arapçası, Arapçası derken okumak değil. İslami litüretüre göre bir kimseye hoca denmesi için, hoca denmesi için yedi ilimden onun icazeti olması lazım. Biz namaz kıldıranı da hoca diyoruz. Ya siz televizyonda orada burada başına bir sarık saranı hoca diyorsunuz. Bu toplum diyor. Kardeş o fıkıhı bilecek, hadisi bilecek, kelamı bilecek.

O kimse Arapça grameri bilecek. Nasuhu mesuhu bilecek o kimse. Hangi âyet neyi nesli, neyi neyi nesli, neyi neyi nesli, neyi neyi nesli, hangi âyet neyi nesletmiş, hangi hadisi nesletmiş, bilecek. Hoca dediğin kimse bu tip bu yedi sekiz, hadi beş ilim olsun ya. Beş ilimden icazeti olması lazım. Siz kime hoca diyorsunuz şimdi? Topluma soruyorum bunu. Başında sarık olan hoca. Demeyin kardeşim. Dil alışkanlığı biz de diyoruz, filanca hoca diyoruz. Dil alışkanlığı. Ama hoca olması için bu ilimler olacak. Biz önüne gelen iki Allâh diyeni şeyh görüyoruz. Deme kardeşim. Sebep? Ya var mı icazeti şeyhü onu ilan etmiş mi sağlığında o şeyhtir diye? Etmemiş. E var mı yazılı icazeti bir yerden bir icazeti almış mı?

Almamış. Ya nereden şeyhlik yapıyorsun sen? Şeyhlik yapacaksan, ilmel yakin, aynel yakin, hakkel yakin makamlarını geçtin mi? Şeyhlik yapacaksan, emmare levvame mülhüme mutmane radhiye mardhiye safiyeye geçtin mi? Bunların esmalarını aldın mı? Kalbin makamlarından haberin var mı? Rüya tevilinden haberin var mı? Bir kimse zikrullahda hal gördü, halden haberin var mı? Bakın bunlar manevi ilim. Bunun yolu ayrı. Koca imam-ı azamın buradan bir bilgisi yok. Koca imam-ı şafinin buradan bir bilgisi yok bu hallerden. Kime gidiyor? Şeyin, imam-ı hambel hazretinin şeyhine gidiyor. Şeybana raiye. İmam-ı hambel bakın koca fıkıh alimi, hadîs alimi. Bakın imam-ı hambel de hem hadislik, hadîs alimliği var hem fıkıh alimi kendisi.

Arapça grameri, gramer, gramer hangi harften ne çıkar yalayıp yutmuşlar her biri. Ve gitmiş şeyban rainin önünde kuzu gibi duruyor. İmam-ı şafi diyor ki ya koca imamsın. şeybanı rainin önünde böyle neden oturuyorsun diyor ya. Ben geleceğim ona soru soracağım diyor. Diyor ki sorma hazır cevaptır. Yok soracağım diyor. Bu zahir ilim erbabında böyle bir şey vardır ene vardır. Ene. Geliyor efendim bir sorum var. Sor diyor. Diyor ki bir kimse günlük bir vakit namazını sorma diyor. Bir kimse günlük bir vakit namazını kaçırsa, kılamasa, unutsa ama hangi vakit olduğunu bilemese hangisini kaza etmesi gerekir diyor. Hemen hazır hiç beklemeden o bütün gününü gafletle geçirmiş bütün namazlarını kaza etsin diyor.

İmam-ı şafi şok. Hemen derviş oluyor orada şeybanın raiğine. Bak hemen derviş oluyor. Halbuki bak o kadar ilim var öyle değil mi? Kalp değil mi? Ayrıdır.


Zâhir İlim ile Bâtın İlim Ayrımı — Mürşid’in İnce Tedrîs Yöntemi ve Kalbin Diriliği

Zahir ilim ayrıdır. Bir üstadın bir mürşidin ince fıkıh meselelerinin içerisinde dolanma öyle bir şey yoktur. Git onu kitaptan oku. Ama ona kalpten sor. Ona zikrin hallerinden sor. Ona maneviyattan sor. Eyvallâh. Eyvallâh onun durumu o. Ama tabi toplum bunu bilmiyor. Bir de İslam dünyasında oynanan büyük bir oyun var. Bu oynanan büyük oyun İslam dünyasında İslâm’ın anlatılması, anlaşılması, yaşanması için temel taşları yerinden oynattılar İslam dünyasında. düşünebiliyor musunuz? İslam dünya bilhassa Anadolu’da hafızlık müessesesi bitti. Bitirdiler. Göz göre göre bitirdiler. Göz göre göre bitirdiler. Bakın İslam dünyasında ehli tarikatın kökünü kurutmaya çalışıyorlar. Bitiriyorlar bunu. Sebep?

Çünkü öz noktasında onlar. Öz noktasında. Siz Kur’ân Sünnet dedikçe, bir şey yapmıyor. Bir şey yapmıyor. Bir şey yapmıyor. Bir şey yapmıyor. Siz Kur’ân Sünnet dedikçe rahatsız oluyorlar. o rahatsızlıklarını dışarı aksettiriyorlar. Ve bir de toptancılar, bütün herkes toptancı. Çünkü akılları bilmedikleri bir şeyi reddediyor. Reddedince reddedince. Bu sefer düşman noktasına koyuyorlar. gerçek sufiliyi akıl kabul etmiyor. Bakın gerçek sufiliyi akıl kabul etmez. Akıl ona karşı çıkar. Çünkü bilmediği bir yer. Onun için karanlık bir yol. Onun için karanlık bir dehliz. Onun için karanlık bir oda. Hemen defans koyar. Gitme der. Ve akıl çünkü sufilik hallerine uzaktır. Akıl bir baş ağrısının neden olduğunu okur kitaplardan.

Kitaplardan okur onu. Zahiri bilim, kitaplardan okur onu. Onu kabul eder. Ama rüyayı kabul etmek istemez. Şimdi sen yırtarsın kendini. Rüya haktır. Hadiste sabittir, ayette sabittir. Bakın ayette sabittir. Bunu ister İncil’den bak, ister Tevrat’tan bak, ister Kur’ân’dan bak. Hepsinde de rüyayla alakalı hakikat vardır. Hepsinde de vardır. Ya rüya haktır, hakikattır dersin. Ama onun batı zihniyeti, batı aklı der ki rüyayı kabul etmez. Götürürsün onu batının fikir babası olan, Eflat’ına götür onu. Platon’a götür. Poca profesörler önlerine Eflat’ını koyuyorum, Platon’u koyuyorum, Aristo’yu koyuyorum. Diyorum ki bakın bunlar Yunan felsefesinin, batının felsefesinin ana damarları. onlar rüyada bir hakikatin öğrenilebileceğine dair hükmetmişler.

Sokrat hükmetmiş, Eflat’ın hükmetmiş, Aristo hükmetmiş, Platon hükmetmiş. Kant hükmetmiş. O kabul etmiyor o rüyayı. Neden? Çünkü rüya yorumunu ve rumuzları bilmiyor. Reddediyor. İyi, hadi o batı zihniyeti. Bugün Diyanet de kabul etmiyor, bugün ilahiyat da kabul etmiyor. Ne diyorlar? Rüyayla amel edilmez. Doğru mu? Hadi rüyayla amel etmeyin. Hadi ezan okumayın. Hadi ezan okumayın. Ezan rüyanın tecelliyatı. Hem de bir başkası gördü, sahâbe gördü. Gören sahâbe okuyamadı. Bilal Avesi’ye okuttular. Ezan Bilal Avesi’ninmiş gibi oldu. Değil Bilal Avesi okuyan ezanı bakın. Rüyasında gören sahâbe ezberimizde değil adı. Bilal Avesi’nin ezberimizde. Okuyan o çünkü. Hazreti Ömer Efendimiz de gördü rüyayı.

Dedi ki ben o gün biraz rahatsızdım. Ben utandım, çekindim. Ben söyleyemedim dedi rüyamı. O söyledi dedi, öbür sahâbe söyledi dedi. Rüyayla amel ettin. Hadi ne oldu? İbrahim aleyhisselâm rüyayla amel etti. Oğlunu götürdü kurban etmeye. Yusuf aleyhisselâm rüyayla amel etti. Hapishanedeydi. Kur’anla sabit. Hapishane arkadaşlarının iki tanesinin rüyasını yorumladı. Dedi ki bak bu yorumu dedi götür. Padişaha söyle hapishanede o dedi de. Hatırlat dedi. E rüyayla amel etti. Kur’ân rüyayla amel etmeyi kabul ediyor. Hadîs-i Şerîf Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri rüyayla amel edilmeyi kabul ediyor. Rüya peygamberliğin 46 cüzünden bir cüzdür diyor. Ve peygamberlik ona verildiğinde, bahşedildiğinde, görevlendirildiğinde, 6 ay boyunca 6 ay boyunca rüyayla peygamberlik öğretileri ona verildi.

Şimdi siz rüyayla amel edilmez dediğiniz anda peygamberliğin 6 aylık peygamberlik sürecini reddetmiş oluyorsunuz. Küfür kardeşim. Küfür. Küfre düştüğünü de bilmiyor. akıl. Bu manada cüzdi akıl. Özellikle Hazret-i Pîr cüzdi akıl diyor. Küçültüyor orada aklı. Küçümsüyor cüzdi akıl derken. Bakın, küçümseyici bir tarzla söylüyor. cüzdi akıl bilmediği bir şeyi reddeder. Bilmediği bir şeyden korkar. Bilmediği bir şeye güvensizlik oluşturur ve ne yapar? Hemen defans yapar. Hazret-i Pîr diyor ki, aşkın şerhinde akıl çamura saplanmış eşek gibi yattı. Aşkı, aşıklığı yine aşk şerh etti der. O der de koca Yunus durur mu? Bizim durmaz. Der ki, aşk benliğimi yok etti. Bakın, aşk benliğimi yok etti. Aklımı dört yana savurdu.

Bu yük Yunus’a yetti. Bilmeyenler de, bu yük Yunus’a yetti. Bu yük Yunus’a yetti. Bilmeyene az gelir. Koca Yunus da ne diyor? Aşk benliğimi yok etti. Çünkü dervişin gönlü, dervişin iç alemi, aşk ile dolduğunda, aşka ulaştığında, aşkla hemhal olduğunda, akıl hükümsüz kalır. Akıl hükümsüz kaldığı gibi, aşkı anlamada da, aşka teslim olur. Bakın, aşkı anlamada, aşka teslim olur. Eğer akıl aşka teslim olmazsa, hiçbir zaman aşkı anlayamaz. Bunu Hz. Pîr’e soruyorlar, aşkla alakalı, benim gibi ol da anla diyor. Benim gibi ol da anla. O zaman bir kimsenin aşkı anlayabilmesi için, örnekliyorum bunu, bir kadına aşık değil ise, bir kadın erkeğe aşık değil ise, ne bileyim, bir mürid, üstadına aşık değil ise, peygamberine aşık değil ise, aşkı anlaması mümkün değil.

Ama o kimse anlamasa dahi, aşıkların içerisinde dursa, sabretse, aşıklardan sayılır. diyor, bir topluluğu sevmesen dahi, o topluluğun ameliyle amellenmesen dahi, o topluluğu seversen, onlardan sayılıyorsun ya, o kimse de onlardan sayılır diyor. Neden aşıkların içerisinde bulundu, sarihlerin içerisinde bulundu? Akılla alakalı devam ediyor. Hazret-iPir. Zekidir, fakat bilir, fakat yok olmamıştır. Zekidir, akılla alakalı. Zekidir, bilir, fakat yok olmamıştır. Şimdi aklın zekiliyle kalbin zekiliği ayrıdır. Bir aklın zekiliği vardır, bir de kalbin zekiliği vardır. Bir, normalde akıl vardır, bildiğimiz, pozitif akıl dediğimiz akıl vardır, bir de kalbin aklı vardır. Bizde iki akıl vardır, bir kalbin aklı vardır, bir de normal aklımız vardır bizim.

Genel olarak insanlarda kalbi, akıl çalışmaz. Hazret-iPir burada normal aklın zekiliğini bahsediyor. Zekidir, bilir, fakat yok olmamıştır. Aklın zekili, insanın işte, çok özür dilerim, Batıllar öyle diyor, insan düşünen hayvandır. Ben kabul etmiyorum ya. Biz hayvan değiliz çünkü. Biz insanız. Cenâb-ı Hak bizi, hususi insan olarak yarattı. Ben insana ahseni takvim üzerine yarattım. Biz en mükemmel şekilde yaratıldık. En güzel değil, en mükemmel. Her şeyimizde en mükemmel bir noktada yaratıldık ve kendi ruhundan üfledi bize. İnsanın en büyük özelliği. insanın düşünce, anlama, problem çözme, öğrenme ve bir şeyi böyle kıyas edip, bir şeyin üzerinde böyle düşünerekten yetenek elde etme. Zekillikle alakalı.

Akılla zeka böyle sanki bir bardağın içerisindeki çay ve şeker gibidir. Veyahut da arasında ince bir perdeyle ayrılmış bir şey gibidir. Örnekliyorum insanın iç organı, bir hayvanların iç organlarını normalde çıkarıyorsunuz ya. o böyle kasaplar daha iyi bilir onu. Her organın üzerinde ince bir zar vardır değil mi Said?


Bedenin İnce Zarları ve Mü’minin Manevî Anatomisi — Said Bey ile Diyâlog

Bütün organlarda ince bir zar var değil mi? Hepsinde var. Bakın bir organın üzerindeki ince zar, onun şeriatidir, içindeki de hakikatidir. O ince zar delinirse içerisi kokar, içerisi bozulur. Şimdi böyle zeka o aklın içindedir. Diyelim ki bunun üstünü kapladı, komple içinde zeka da var. zekilikte içinde. Ve normalde birbirine böyle sanki dışarıdan baktığınızda akılla zekilik böyle ince bir perdeyle ayrıldığından aynımış gibi görürsünüz. Mesela biz şöyle deriz ya, bir kimse kıvrak kılır, bir kimse kılır, bir kimse kılır, bir kimse kılır. Çok zeki, çok akıllı. Bazen kimisi çok zeki der, kimisi çok akıllı der. Aslında oradaki problem çözme özelliği kısa devreden zekayla alakalıdır. Mesela matematik çözme zekayla alakalıdır, zekilikle alakalıdır.

Ama şimdi çocuklarımızı körleştirdiler, akıllarını da körleştirdiler. Toplumun komple aklı, kıyafetleri, akıllarını da körleştirirler. Toplumun komple aklı körleşti. Toplumun elinden komple cep telefonlarını alacağım. Toplumun elinden komple bilgisayarları da alacağım. Diyeceksin ki teknolojiye düşmansın, değilim. Bizim aklımızı kör etiyor. Şimdi çocuklar iki kere iki dört yapar bilmiyor. Üniversite bitiren çarpım tablosunu bilmiyor. Sorduğumuz sekiz kere sekiz kaç yapar dedim. Üniversite bitirmiş. Bana ne deseyim? Hocam biz onu görmedik. Sekiz kere sekizi görmemiş. Üniversite bitirmiş. Acı bir şey bugün lise mezunu çocuklar çarpım tablosundan haberi yok. Alın lise bitiren bir çocuğunuz eğer ticaret yapmıyorsa böyle Aman oğlum okusun, aman kızım okusun.

Aman yavrum sen ders çalış. Ya ne alakası var? Bilgisayar önünde surf yapıyor internette. Ondan sonra da şeyde üniversite sınalarını tota yapıyor çıkıyor. Bir de ilk önce çıkıyor. Sanki çok zekiymiş gibi. Her şey bitirmiş gibi. Dört kere dördü bilmiyor ki. Yok bilmiyor. Zaten bu teknolojiyi emperyalistler bütün dünyayı köleleştirmek için kullanıyorlar. Sizler birer bende dahilim buna. Köleyiz. Köle köle. Cep telefonuna bakın getirin birini cep telefonuna ben onun ekran suresine bakayım onun köleliğini ispat edeyim. Çok basit. Ama o böyle o cep telefonundan hükümetler kuruyor, hükümetler yıkıyor. Hükümete ondan sonra akıl veriyor. Dünya siyasetine akıl veriyor. Çok önemli o kimse. Tabi bütün herkes çok önemli.

Elinde hepinizde cep telefonu var. Twitter’a da yazacak. Facebook’a yazacak. Instagram’a yazacak. Sonra yemek yiyor, çek çek. Instagram’a bugün de böyle olsun. Edebiyatın yok. Yazma bari onu. Basitsin. Basitsin basit. Basit. Çünkü okumuyorsun hiçbir şey. Bilgisizsin. Bilgisizsin. Çekmiş yemek fotoğrafını koymuş. Bugün de böyle olsun. Utan kendinden. Bu lafı söyleyen bir kimsenin kendi kendine oturup benim seviyem ne demesi lazım. Gerçekten cep telefonu alacak olanların kültür seviyelini ölçmeli. Bilginiz kültür soruları sorulmalı. Telefonu açtığınızda karşındaki kimseye nasıl hitap ediyorsunuz? Açıyor telefon. Efendim diyorum bekliyor. Efendim bekliyor. Efendim kimsiniz diyor. Allâh Allâh. Ben benim diyorum sen kimsin?

Kimsiniz dedim diyor. Tabii. Dedim lütfen siz ilk önce dedim cep telefonuyla konuşma adabını öğreniniz. Ondan sonra cep telefonuna edininiz. Ben böyle çok kibar konuşuyorum. Duruyor şimdi. Böyle kibar bir şey beklemiyor karşıdan çünkü. Ben de ona bağıracağım kimsin? Lütfen telefonu kapatar mısınız efendim diyorum ben. Ne diye soruyorsun? Vodafone mu orası dedi bana. Bilgisiz ve cep telefonlarla, internetle, bilgisayarları yerli yerinde kullanmamakla aptallaşıyoruz. Zekiliğimiz kalmadı. Problem çözücülüğümüz kalmadı. Herhangi bir şey. Herhangi bir şey. Önüne bir problem gelse çözemiyor onu. Bakın çözemiyor. Dervişlerin arasında da görüyorum bunu. ona diyorsun ki şunu şöyle yap. Valla bir duruyor şimdi. bunu böyle yap dedim ya ben.

Ben anlıyorum. Bu diyor mu groggy oldu şimdi diyorum ben. Bu diyorum tamam gitti bunun kafa. Problemi çözemiyor şimdi bu diyorum. Bekliyorum. Gerçekten ya acı bir şey bu. Acı bir şey. Ampülü değiştiremiyor. bunu bana soran derviş var ya. Ampül yanmıyor ne yapayım efendim diye. Bundan erinmiyorum. Bunu şikayet etmiyorum. Seviyeyi göstermek için söylüyorum onu. Sandalye var mı dedim ben var dedi. Ampül var mı evde dedim ben var dedi. Sandalyeyi ampülün altına koy dedim. Üstüne çık dedim. Saat istikametinin tersine ampülü çevir. Ondan sonra dedim takacak olduğun ampülü al. Onu da saat istikametinde çevir. Bilecek mesele dedim. Bu kadar mıydı efendim dedi. Allâh razı olsun efendim. Çok teşekkür ederim.

Sen olmasan ne yapardın? Tabi ya ben nöbetçili Türkçeyim. ampül takamayacak noktadayız. Evinde ampülü değiştiremiyor bir kadın. Dedim beyim, beyim hiç anlamaz dedi. Dilimin ucuna kadar geldi. Ne ama sen o adamla evlendin ampül değiştirmesini dahi bilmiyor. Ama bu global bir mesaj. bizim akıllarımızı bu manada donduruyor. Çalışmaz hale geliyor. Mesela cep telefonunu normalde 5-6 saat kullanan bir kimsenin beyni küçülüyor. Boş şeylerle uğraşıyor çünkü. Sörf yapıyor küçük videolarla. Derviş değil bu. Bana günde 15 tane, 20 tane video atan kimse var. Durmuyor. Ya bu böyle bir şey. Bundan normalde o düşünme, muhakeme, bunları o aklın mesela en önemli özelliğidir. Düşünme, muhakeme etme. O özellik ortadan kalkıyor.

Ve olaylara, mesela ortaya çıkan durumlara, problemlere mantıklı kararlar alamıyorlar. Sebep o zeka çalışmadı çünkü. Akıl bu noktada işlevsel halde değil. O yüzden zeka öğrenmeye, anlamaya, bakın öğrenmeye, anlamaya, ondan sonra bilgi edinmeye, bu bilgiyi kullanmaya yarayan bir olgudur. Eğer çalışırsa, bilgi işleme hızı, bilgiyi işleme hızı. Mesela ben burada konuşuyorum ya, bir bilgi veriyorum. Bu bilgiyi işleme hızı, o kimsenin zekasıyla alakalı. Bakın o kimsenin zekasıyla alakalı. Veyahut da hafızası, mantıksal düşünmesi, ondan sonra bugünkü dilde yetenekler, analitik yetenekler, bunların hepsi de zeka ile alakalı hadiseler. Ve en önemlisi problem çözme, zeka ile alakalı. Şimdi bu bilgileri hepsini cem edip, toplayıp, hıfs edip, bunları işler hale getirmek zeka ile alakalı.

Böyle geniş aldım biraz ama bunlar aklın, zekanın işleri. bu zeka, bu bilgi birikimini toparlayıp, problem çözmede, mantıksal düşünmede, işin içerisinde çıkmada işe yaraması lazım. E şimdi bu donanımlara sahip değilse bir kimse olmadı. Bu donanımlara sahip, böyle mükemmel çalışıyorsa, bu donanımlarla alakalı, bilmediği bir şeyde ne oldu? Yine pes etti, kaldı. Bilmediği şey ne? Aşk, hal, tasavvuf. Bilmediği yer orası Allâh muhâfaza eylesin. Bir hadîs-i şerîf. Gerçekten zeki ve akıllı kişi, nefsini kötü arzularına hakim olup ahireti için çalışandır. Aciz kişi ise heva ve heveslerinin kurbanı olup Allâh’tan olmayacak şeyleri isteyenlerdir. Şimdi burada zeki ve akıllı kişi dediği bak ayırdı. Zeki ve akıllılı ayırdı hadîs-i şerifte. az böyle birbirinin içindeymiş gibi görünse de içinde bir perdeyle ayrıdır dedim.

Bu hadîs-i şeriften dolayı ayrıdır dedim. Nefsinin kötü arzularına hakim olup. Bakın bir kimse nefsinin kötü arzularına hakim olamazsa o kimsenin pozitif aklı işlevsel değildir. Körelir.


Mü’minin Hissinin Körelmesi — Hâl Ehlinden Uzak Düşmenin Sebebleri

Burada bunu anlatmaya çalışıyorum. Eğer o kimse heva hevesini ilah edinir, bu nefsiyle didişmezse köreldi. Ama bir kimse buradaki sufilik yolunu anlatacağım şimdi size. Ama bir kimse heva hevesiyle mücadele etti, nefsiyle mücadele etti, o kimsede kalbi akıl çalışmaya başladı. Allâh’ı zikretti, kalbi akıl çalışmaya başladı. Bu sefer kalbi akıl çalışınca o feraset nuruyla isabet ettirdi. O feraset nuruyla, zikrullahın nuruyla o pozitif aklın zekasını geliştirdi, çalıştırdı. Başka bir manevi kuvvet onun diğer o bedensel veya zahiri aklını harekete geçirdi. O manevi kuvvet harekete geçirdi. O kimse Allâh’ı çok zikretti, o kimse Allâh’ı çok zikredince zikrin nuru, o pozitif aklı berraklaştırdı, feraset verdi ona.

O doğruyu gördü, o hakikati gördü. Neyle gördü? O nurani akılla gördü. Neyle gördü? O zikrullahın nuruyla gördü. Neyle gördü? O haramlara girmeden veya harama girdi ise tövbe ederekten o aklın üzerindeki kiri temizledi. Aklın üzerindeki kiri temizleyerekten o ferasetle yolunu buldu. O yürüdü. Burada kalbi akıl dediğimiz şey bu. Öbür aklı berraklaştırdı mı? Evet. Evet. Mevcut akıl eğer ki sufili kabul ederse, dini kabul ederse, vahyi kabul ederse, o zaman o da o berraklığı yakalacak mı? Evet cevap yakalacak. Devam ediyoruz. Melek bile yok olmadıkça şeytandır. o düzgü akıl yok olursa, o normade ilahi akıl haline gelir. Melek bile yok olmadıkça şeytandır. O zaman iki olgu çıktı önümüze. Melek ve şeytan.

Nahl Sûresi âyet 49-50. Göklerde ve yeryüzünde bulunan canlılar ve melekler Allâh’a secde ederler. Melekler asla kibirlenmezler. Üzerlerine hakim Rablerinden korkarlar ve kendilerine emrolanları yaparlar. Göklerde ve yerde bulunan canlılar. Demek ki bunlar sadece insan değil, insan olsaydı, insanlar ve melekler diyecekti. Çünkü başka bir âyet-i kerimede, ben insanları ve cinnileri bana kulluk etsin, beni tanısınlar diye yarattım dedi. Öyle olunca bakın orada insanları ayırt etti. Burada da normalde hadîs-i şerifte canlılar diyor, gökte ve yerdeki canlılar. Bütün canlılar. O zaman gökte farklı canlılar var. Meleklerin haricinde. Yerde farklı canlılar var. Biz sadece bunu hayvanlar olarak biliyoruz.

Değil. Değil. Sadece hayvanlar değil. Bunları tespit edecekler ahir zamanda. Arada dolaşıyorlar onlar. Evet. Bu arada onuru görünce onura teşekkür edeyim. Huzurunuzda. Bugün kendi kendime iş yapıyordum. Büro’nun ampulü yanmıyordu dün akşamdan beri. Onura dedim, git şu Allâh razı olsun. Hacı Erkan’dan da, bizim Murat’tan da dediler, ne zaman bir işin olursa onura söyleyebilirsin. Onura dedim, şu ampullardan al gel. Ampulü aldı geldi. Ben kendimi hâlâ daha sağlıklı, iyi hissediyorum. Merdivene çıktım, söktüm oradan çok rahat. Yine dedim, takarım. Takamadım. Ben böyle tam merdivenden aşağı ineceğim zaman bir dengemi kaybedeyim. Onur maşallah güçlü kuvvetli. Allâh ona bir güç verdi. Kalbime de geldi.

Dedim, onuru göndermeyeyim dedim. Şu ampulü takıncaya kadar dursun yanımda. Başıma ne gelir ne gelmez dedim, geldi. Onur nasıl bir tuttu beni maşallah subhanallah. Öyle az değilim, 86 kiloyum. Yavaşça, öyle Cenab-ı Hakk’ın izniyle indi maşağıma baktım. Her yer karar. Başlayacağım söylemeye. Gözmez kararmış benim ama onur Allâh razı olsun. Bugün bir kazadan kurtardı beni. Cenab-ı Hakk’ın izniyle. Huzurumuzda teşekkür edeyim kendisine. Rabbim nefsimizi uydurmasın inşâallâh. Evet, şimdi aramızda dolaşanlar da var demek ki. Bir de melekler var. Melekler ne yapıyorlarmış? Allâh’a secde diyorlar. Allâh’a tam itaatler. Bakara 32. Melekler şöyle dediler. Seni teşbih ederiz. Bize öğrettiklerinin dışında hiçbir bilgimiz yoktur.

Şüphesiz ki sen her şeyi çok iyi bilensin. Hüküm ve hikmet sahibisin. Bu Bakara 32, bundan önce Cenâb-ı Hak Adem aleyhisselamın yaratılışını anlatıyor ya. onu çamurdan yarattım. Ondan sonra onu ruh üfledim. Ona bütün isimlerimi öğrettim. Sonra ona ruh üfledikten sonra meleklere dedi ki hadi sorun ona ne soracaksanız. Sonra melekler dediler ki seni teşbih ederiz. Ve bize öğrettiklerinin dışında bir bilgimiz yoktur. Demek ki melek, meleğin durumu bu, vazifesi bu. Tam Allâh’a itaat etmiş. Ona ne bilgi verildiyse onu tecelli ettiriyor. O yüzden mesela güneşin doğması güneş doğmuyor da dünya dönüyor ya. Güneş onunla ilgili melekler var. Emredilmiş vazifesini yapıyor. Rüzgar, melek aslında onlar da birer melek.

Yağmur melek aslında, rüzgar melek aslında, kar melek aslında. Yerinde göğünde nuru Allâh çünkü. Siz yerinde göğünde nuru Allâh deyince bütün tabiat olayları da bu noktada Allâh’ın emrinde. melekler sevgiler idare ediyor. Hepsi de onun emrinde. Meleklerin bu sevgi idare eden dışarı çıkması mümkün mü? Değil. Bakın değil. Sevg idare malükül mülk olan Allâh’ın elinde. Şimdi Bakara 34’ü okuyorum. Yine bir zamanlar melekler Adem’e secde edin demiştik. Bunun üzerine onlar Adem’e secde ettiler. İblis hariç odretti, büyüklük tasladı ve kafirlerden oldu. Kim secde etmiyormuş? İblis, şeytan. Kim secde etmiyormuş? Şeytan, iblis. Tekrar soruyor. Secde etmeyenler kimmiş? Secde etmeyenlere duyurulur. Secde etmeyenlere duyurulur.

Âyet-i Kerîme’de ne diyor? Secde edin dedik. Kim secde etmemiş? Şeytan. Secde etmeyenler o zaman şeytanın emrinde. Ya da şeytan. Ya şeytan, ya şeytanın emrinde. Ya da şeytan. Ya şeytan, ya şeytanın emrinde. İkisinden biri secde etmiyor çünkü. Ağır geldi değil mi? Gerçek bu, hakikat bu. Hakikat. O yüzden imam-ı şafi namazı terk eden imanın yoktur dedi. O yüzden Hz. Muhammed Mustafa namaz son kaledir dedi. Namaz çadırın orta direği gibidir. Yıkılırsa o kimsenin dini yıkılır dedi. Neden? Namazda secde var. Secde. Secde etmedi. Kim secde etmedi? İlk secde etmeyen şeytan. Ve secde etmeyenler şeytanın peşinden gidenler. Hücr Sûresi. Allâh buyurdu ki ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir dedi.

İblis dedi ki ben ondan daha üstünüm çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın. Balçıktan işlenebilir, kara topraktan yarattığın insana secde edemem diye cevap verdi. Şimdi o zaman secde etmeyenler kibirliler. Kime karşı kibirli? Allâh’a kibirli.


Kibrin Allâh’a Karşı Oluşu — Secde Etmeyen Kibirlidir; Cüz’î İrâde’nin Mü’mine Hediyesi

Secde etmeyen kibirlidir. Kime karşı kibirlidir? Allâh’a. Secde etmeyen kibirlidir. Kime kibirlidir? Hz. Muhammed Mustafa’ya sallallâhu aleyhi ve sellem’e. Secde etmeyen kibirlidir. Kime? Adem’le Muhammed Mustafa’ya kadar bütün peygamberlere namaz emredildi. O zaman bütün peygamberlere kibirlidir. Secde etmeyen. namazı kasten terk eden bir kimse kibirlidir. Kibirlidir. Namazı kasten terk etmiş çünkü. Kibirli. Kime? Allâh’a kibirli. Peki. Gönlünde zerrece kibir bulunan asla cennetime giremez. Hadi şerif. Gönlünde zerrece kibir bulunan cennetin kokusunu 40.000 yıl uzaklıktan dahi alamaz. Namaz kılmayanlar, oruç tutmayanlar, Allâh’ın emrini kasten terk edenler, göz göre göre haram isteyip haramı haram görmeyenler, kibirlerinden dolayı.

Ne yazık ki sonları hüsran. Şeytanın yolundan gidiyorlar. Bu kim olursa olsun bu. Kim olursa olsun. Namaz kasten terk eden bir kimse şeytanın yolundan gidiyordur. Orucu kasten terk eden bir kimse şeytanın yolundan gidiyordur. Ve dinde son kal ediyor. Hadîs-i Şerîfte. Namaz yıkılırsa o kimsenin dini yıkılır. Allâh şöyle buyurdu. şeytan ona dedi ya sen çamurdan, onu çamurdan yarattın, beni ateşten yarattın. Allâh da şöyle cevap verdi ona. Öyleyse çık oradan. Sen artık kovulmuş birisisin. Muhakkak ki hesap gününe kadar lanet senin üzerine olacaktır. Secde etmeyenler, kibirlerinden dolayı secdeye gitmeyenler, şeytanın akıbetine uğrayacaklar. Hesap gününe kadar lanet onların üzerinde dolanacak duracak ve hesap görüldükten sonra da cehenneme doğru gidecekler.

Rabbim bizleri muhafaza eylesin. Araf 12. Allâh sana emrettiğimde seni secde etmekten alıkoyan nedir dedi. İblis. Ben ondan hayırlıyım çünkü beni ateşten onu çamurdan yarattın dedi. Allâh öyleyse in oradan. Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık çünkü sen adilerdensin dedi. Secde etmeyen şeytana adilerdensin dedi. Demek ki melek Allâh’ın emirlerine itaat etmezse şeytan oldu. Allâh’ın emrine itaat etmeyen şeytanlaştı, şeytan oldu. Ya insan ne oldu? İnsan kaldı mı orada? Hayır. O da vahye tabi değil ise, o da Kur’ân’da kaldı mı? Hayır. O da vahye tabi değil ise, o da Kur’ân ve sünneti kabul edip istemiyorsa, o da şeytanlaştı. O da şeytanlaştı. Şuradan devam edeceğiz. Aklı cüz’î, sözde ve bizim dostumuzdur.

Ama hal-i bahsine gelirsen orada bir hiçten bir yoktan ibarettir. Aklı cüz’î, sözde ve bizim dostumuzdur. ben zaman zaman derim ya, sufiler pozitif aklı kabul ederler diye.


Kaynakça ve Referanslar

  • Mesnevî 1980. Beyt — Şeker-Tat Mecâzı: Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevî-i Ma’nevî, 1. Defter, 1980. beyit civarı (şeker-tat mecâzı: vefâkârlık ve aşkın bekâsı); Tâhirü’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî; Abdülbâki Gölpınarlı, Mesnevî ve Şerhi; Ahmed Avni Konuk, Mesnevî Şerhi; «şeker = ihlâs/sevgi; tat = manevî hâl» — sufî estetiği — Necmüddîn Kübrâ, Fevâihü’l-Cemâl; «hâlin geçiciliği» — Kuşeyrî, er-Risâle, bâbu’l-ahvâl.
  • Aşk Düğümü ve Manevî Sır: «el-mahabbe sirrun min esrâri’llâh» (Mahabbet, Allâh’ın sırlarından bir sırdır) — sufî tâbiri — Hücvîrî, Keşfü’l-Mahcûb, bâbu’l-mahabbe; Kuşeyrî, er-Risâle, bâbu’l-mahabbe; «aşk düğümü çözülmez» — Mevlânâ, Mesnevî 6. Defter; Ferîduddîn Attâr, Mantıku’t-Tayr (yedi vâdî); İbn Atâullah, el-Hikem, hikem-i mahabbe.
  • Aklın Doğru Karar Vermekten Uzaklaştıran Hâller: «hevâ-yı nefs» (Sa’d 38/26; Câsiye 45/23); «aklın hâlik olması» — Ahzâb 33/72; «hevâ ile karar vermek» — En’âm 6/119; modern eleştiri — Said Nursî, Lemalar; Bediuzzaman, Sözler 32. Söz; Hârith el-Muhâsibî, er-Riâye, bâbu’l-akl; «doğru karar vermenin şartları» — Hayrettin Karaman, İslâm’ın Işığında Günün Mes’eleleri.
  • Zâhir-Bâtın İlim Ayrımı (Tasavvufî Tasnif): Hadîd 57/3 («Hüve’l-evvelü ve’l-âhirü ve’z-zâhirü ve’l-bâtın»); «her âyetin zâhiri ve bâtını» hadîs-i şerîfi — Taberânî, Bezzâr; sufîlerde çift kanat — İbn Atâullah, el-Hikem; Necmüddîn Kübrâ, el-Usûlü’l-Aşara; Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif; modern «zâhir-bâtın âlim» tartışması — Mahmud Erol Kılıç, Sûfî ve Şiir; Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü.
  • Mü’minin Manevî Anatomisi (Bedenin Ruhsal Boyutu): «el-cesedü’l-azîz» (kerîm beden) — İsrâ 17/70; «temizlik îmânın yarısıdır» — Müslim, Tahâret 1 (223); modern psikofizyoloji ve İslâm akaidi — Said Nursî, Sözler 23. Söz; Bediuzzaman, Mektûbât 19. Mektûb (Mu’cizât-ı Ahmediye); ince zarlar (latîfeler) — Necmüddîn Kübrâ, el-Usûlü’l-Aşara; Şâhî Bahâeddîn Nakşibend; Ahmed Sirhindî, Mektûbât 1. cilt 31. mektûb (latâif-i seb’a).
  • Hissinin Körelmesi ve Mü’minin Uyanıklığı: «kalpleri mühürlendi» — Bakara 2/7, 88; A’râf 7/100, 179; Tevbe 9/87, 93; «duygu körelmesi» — İmâm Gazzâlî, İhyâ, Acâibü’l-Kalb; İbnü’l-Kayyım, İğâsetü’l-Lehfân; «mü’minin uyanıklığı» — Beyhakî, Şu’abu’l-Îmân 5/350; modern eleştiri — Bediuzzaman, Lemalar 17. Lema.
  • Kibrin Allâh’a Karşı Oluşu (Şeytanî Sıfat): «istekbera ve kâne mine’l-kâfirîn» (Bakara 2/34); A’râf 7/12-13; Hicr 15/33; Sa’d 38/74-75; «el-kibriyâü ridâî» (Allâh kibriyâyı kendi ridâsı yapmıştır) hadîs-i kudsî — Ebû Dâvûd, Libâs 26 (4090); İbn Mâce, Zühd 16 (4174); Ahmed, Müsned 2/376; «secde etmemenin kibri» — A’râf 7/11-13; modern kibir tartışması — Hârith el-Muhâsibî, er-Riâye, bâbu’l-kibr; Gazzâlî, İhyâ, Kit-âbu Zemmi’l-Kibr ve’l-Ucb.
  • Cüz’î İrâde ve Mü’mine Hediyesi: Cüz’î irâde-küllî irâde tartışması — İmâm Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd; Eş’arî, el-Lüma; Bâkıllânî, İnsâf; «kâle’llâhu te’âlâ ve mâ teşâûne illâ en yeşâallâh» (İnsân 76/30; Tekvîr 81/29); «kesb teorisi» — Eş’arî, el-Lüma; modern kelâm tartışması — Mehmet S. Aydın, Din Felsefesi; Said Nursî, Sözler 26. Söz; «cüz’î irâdenin küçüklüğü» — İmâm Rabbânî, Mektûbât 1. cilt 217. mektûb.

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Mürşid, Zikir, Tevhîd, İhsân, Nefs, Kalb, Sünnet. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı