Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Soru/Cevap ·

2023 Sohbeti #029 — Mesnevî 1730. Beyit: Allâh ile Konuşmak

Mustafa Özbağ Efendi'ye sorulan soru ve cevabı: 2023 Sohbeti #029 — Mesnevî 1730. Beyit: Allâh ile Konuşmak. Tasavvuf, ahlâk ve günlük hayata dair açıklama.


Mesnevî 1730. Beyit: Hazret-i Pîr’in Metodu ve Cenâb-ı Hakk’ın Konuşma Çeşitleri Girişi

Hazret-i Pîr’nin en önemli özelliklerinden birisi böyle devasa ciltler dolusu kitapla anlatılacak olan şeyleri bir beytte vurup geçmesi. beyti vurmuş geçmiş demiş ki arkadan gelenler bunu tâbiri câizse anlamak için bir hali uğraşsınlar demiş. Kitaplar devşirsinler, ansiklopediler devşirsinler. Bunu anlamak için ancak öyle işin içinden çıkabilirler. Ya da iyi milletin olan kimse bu işin içinden çıkar demiş atmış kenara. Bizim payımızda da bu düşmüş yapacak bir şey yok. En son harf ne oluyor ki sen onu düşünesin. Harf nedir? Üzüm bağının çitten duvarı geçen hafta bunu anlatmıştık. Harf nedir ki? Üzüm bağının çitten duvarı. bir üzüm bağı var etrafına da siz kelimelerle harflerle çit çekmişsiniz giremiyorsunuz.

Neden? Harften dolayı etrafı çit çevrili. Hazret-i Pîr vuruyor şimdi. Harfi, sesi, sözü birbirine vurup parçalayayım da seninle bu üçü de olmaksızın konuşayım. harfsiz, sözsüz, sessiz seninle konuşayım. Harf yok, ses yok, harf yok, ses yok, söz yok. Allâh’la konuşayım diyor. Şimdi kıyamet kopardıydık Allâh rüyada görülür diye. İkinci kıyamet. Allâh’la konuşulur. Harfsiz, sessiz, sözsüz. Çünkü Allâh vardır. Var olan bir şey görüldüğü gibi var olan Allâh konuşur. Allâh konuşmaz değildir. Allâh görünmez de değildir. Allâh hem rüyada görülür hem de zahirende görülür. Rüya olması şart değildir. Allâh sıfatlarıyla ayan beyan, açıktır. Allahla lafsız, kelamsız, sözsüz de konuşulur. Konuşulmaz diyenler Allâh’ı tanımadıklarından, bilmediklerinden Allâh’a yakın olmadıklarındandır.

Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’inde değişik âyetlerde semaya vahyetmiştir. Göklere yani. göklere konuşmuştur. Arza toprağa arza vahyetmiştir. arzla konuşmuştur. Cenâb-ı Hak meleklerle konuşmuştur. Meleklere vahyetmiştir. Meleklerle konuşmuştur. Cenâb-ı Hak arıya vahyetmiştir. Arıyla konuşmuştur. Cenâb-ı Hak Hz. Mûsâ’nın annesine konuşmuştur. Ona vahyetmiştir. Cenâb-ı Hak İsa’nın annesine, Meryem’e konuşmuştur. Ona vahyetmiştir. Cenâb-ı Hak İsa aleyhisselamın havarileriyle konuşmuştur. Onlara vahyetmiştir. Cenâb-ı Hak aynı zamanda da bütün Âdem’den itibaren bütün peygamberlerine vahyetmiş. Onlarla da konuşmuştur. Hatta peygamberleriyle hem melek vasıtasıyla vahyetmiş konuşmuş. Hem de peygamberlerine bizatihi direkt kalplerine vahyederekten konuşmuştur.

Bunlara baktığımız zaman Cenâb-ı Hak demek ki varlığın hemen hemen kapsayan her şeye vahyetmiş. Her şeyle konuşmuştur. Bunu arza deyince arzın bütün içerisi, sema deyince semanın bütün hepsi. Arya deyince meleklere deyince bütün mükavanatın her perdesindeki varlıklara ve varlığın bütününe konuşmuş, vahyetmiş. Allâh bütün insanlarla da konuşur. Kafir, mü’min, münâfık, peygamber ayırt etmek sizin Allâh kullarıyla da konuşur. Bütün kullarıyla konuşur. Çünkü Cenâb-ı Hak bir âyet-i kerimede nefse iyiliği ve kötülüğü vahyeden öğreten der. Demek ki bizim nefislerimizde iyiliği de kötülüğü de konuşan, iyiliği ve kötülüğü bize söyleyen, anlatan içimizde o ses Allâh’a aittir. Allâh kesintisiz, ayrımsız yaratmış olduğu bütün kullarına konuşur.

Şura âyet 51 Bir insan için Allâh’ın kendisiyle konuşması olacak şey değildir. Meğer ki bir vahyi ile veya perde arkasından yahut bir elçi gönderip de izni ile dilediğini vahyetsin. Muhakkak o Ali’dir, Hakim’dir. Şura 51 Üç, elçi ile konuşuyor. Elçi gönderiyor. Meleklerden birisini gönderiyor. Cebrâil aleyhisselâm’ı gönderiyor. Örneğin peygamberler için. Cenâb-ı Hak âyet-i kerimede dört, üç şekilde konuşacağını söylüyor.


Perde Arkasından Konuşma, Rüyâ ile Vahiy: Hz. Meryem, Hz. Mûsâ Annesi ve Havâriler

Mustafâ Özbağ buna perde arkasından konuşmaya alt bölüm açayım. Rüya ile de konuşuyor Allâh. Ben bunu dördüncü şey olarak alacaktım ama diyecekler ki ayete sen ekleme mi yaptın? Onu perde arkasından konuşmak olarak kendimce koydum. Bu ne? Bu kişinin rüyasında sâlih rüya görmesi. Buraya açacağım sonra size. Demek ki âyet-i kerimeye göre Cenâb-ı Hak kullarıyla üç şekilde konuşuyor. Bugüne kadar konuşmaz denilen Allâh, Kur’ân’ında insanlarla üç perdeden konuşacağını beyan ediyor. Konuşuyor Allâh sizinle. Allâh size şah damarınızdan daha yakın çünkü. Allâh şah damarımızdan daha yakın olduğu için Allâh her dem bizimle konuşuyor. Her dem. Biz farkındayız veya farkında değiliz. Birincisi Allâh neyleydi?

Vahiy ile konuşuyordu. bu vahiy bir insana sadece peygambere değil bakın. Bir insana vahiy göndererekten peygamberlerde olduğu gibi. Bunun altını çiziyorum. Peygamberlerde olduğu gibi Allâh kullarıyla kalplerine vahiy ederekten konuşur. Bunu biz peygamberlerle konuşmasını, normal kullarla konuşmasını ayırt etmek için edeben ilham demişiz. Ama bunun karşılığı vahiydir. Fakat peygamberlere inen vahiy ile normal kullarına gelen vahiy birbirine karıştırmayalım diye Allâh’ın adını verir. Allâh’ın kullarına biz gelen vahiyi tırnak içerisinde ilham olarak nitelendirmişiz. Öyle isimlendirmişiz. Ama Cenâb-ı Hak sonuçta kullarına direkt vahiy etmiş mi? Vahiy etmiş. Âyet kasas âyet 7. Kasas âyet 7. Çünkü Mûsâ’nın annesi oğlunun öldürülmesinden korkar.

Çünkü Firavun ev ev Mûsâ’yı öldürmek için askerlerini seferber etmiştir. Firavun etrafındaki sihirbazlar, büyücüler Mûsâ’nın öldürülmediğini Firavun’a her gün söylerler. Firavun’a her gün söyleyince Firavun’un saltanatı yerle bir olacaktır. Yerle bir olacağı için Firavun askerlerini emreder. Bugünkü tabirle kaza, köy, kasaba nerede bir erkek çocuğu var ise hepsini de katlettirir. Rivayet edilir ki o sene 7.000 çocuk doğmuştur erkek çocuk. 7.000 çocuğu da katletmiştir Firavun. Erkek 7.000 çocuk katledilmiştir. Ama hala da Mûsâ sağdır. Ve Mûsâ’nın annesi kendi çocuğu bulunacak ve o da katliama uğrayacak diye korkar. Allâh âyet-i kerîme açık. Biz Mûsâ’nın annesine şöyle vahyettik. Dikkat edin. Biz Mûsâ’nın annesine şöyle vahyettik.

Çocuğu emzir, başına bir şey gelmesinden korkunca da onu hemen sandığa koyup nehre bırak. Sakın korkma, mahzun da olma. Şüphesiz ki biz onu sana geri döndüreceğiz. Ve onu peygamberlerden yapacağız. Daha henüz çocuk, çocukken annesine Cenâb-ı Hak vahyediyor. Ne yapacağını Mûsâ’nın annesine, Cenâb-ı Hak kalbine vahyederekten söylüyor. Demek ki Allâh peygamberlerinin haricinde kullarını ile konuşuyor. Onlara vahy ediyor. Onun gönlüne dilediğini koyuyor. Bakın ayetle sabit. Allâh başka kimlerle konuşuyor böyle? Bunlar bakın peygamber değil. Havarilerle konuşuyor. Kim? İsa’nın havarileriyle konuşuyor. Ve havariler biliyorsunuz on tane. İsa aleyhisselamın dostu. İlk îmân edenler İsa’ya. Ama ondan bir tanesi de İsa aleyhisselamı gambazlayan, satan bir tanesi.

Ama on tane havari var. On tane havari yine Maide Sûresi âyet 111. Allâh havarilerle konuşuyor. Allâh havarilere vahy ediyor. havarilere bana ve Resulüme îmân edin diye vahy etmiştim. Demek ki Cenâb-ı Hak havarilere de direkt vahy ediyor. Havarilerle konuşuyor. Havariler peygamber değil. Peygamber olmamasına rağmen Rabbim havarilerle vahy edercesine konuşuyor. Demek ki burada vahyi için bir kimsenin peygamber olma şartı yok insanlar içerisinde.


Allâh’ın Kelâm Sıfatı ve Allâh Dostu Kadınlar: Hatîce, Fâtıma, Âişe, Râbiâtü’l-Adeviyye

Ha demek ki Allâh kullarıyla konuşur mu? Konuşur. Allâh’ın bir sıfatı nedir? Kelim, konuşan demek. Kelime demek. Allâh konuşan, Allâh susan değil. Allâh konuşuyor. Meryem ile konuştu. Mûsâ’nın annesiyle konuştu. Havarilerle konuştu. Daha başka âyet-i kerimeler de var. Allâh kullarıyla konuştu. Vasıtasız konuştu. Perdesiz konuştu. Bakın vasıtasız bir melek olmaksızın Allâh kullarıyla konuştu. Bir melek olmaksızın, bir perde olmaksızın Allâh kullarıyla konuştu. Bu birinci konuşma şekliydi. Peygamberleriyle de böyle konuşuyor. Normal kullarıyla da konuşuyor. Kardeş seninle de konuşuyor. Her dâim konuşuyor. Senin nefsine vahye diyor. Senin nefsine vahye diyor. İyiliği de, kötülüğü de sana vahye diyor.

Bu kötü diyor, sana söylüyor bunu. Sen o sesi susturuyorsun kendinde. Yanlışı sana söylüyor. Sen o sesi kendin susturuyorsun. Hatayı sana söylüyor. O sesi sen susturuyorsun. Neyle? Unutarak Allâh’ı. Neyle? Günâh-ı kebail’le. Neyle? Kibir’le. Neyle? Kendini bir şey zannetmekle. Neyle? Kulluğun gerektirdiği gibi yaşamamakla. Allâh ne yapıyor? Ya da diyor ki, veya perde arkasından vahyeder. Demek ki bir perdenin arkasından vahyediyor. Nasıl vahyetti? Bunu da Mûsâ aleyhisselâm’a da görüyoruz. Ne yaptı Mûsâ aleyhisselamı? Bir ağacın arkasından vahyetti. O zaman ağacın arkasından vahyettiğinde, ağacın arkasından vahyetti. Ve bu konuda Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri diyor ki, bakın perdenin arkasından Mûsâ aleyhisselâm’la konuştuğu gibi, sahabeden de konuştuğu var.

Sadece Mûsâ’ya konuşmuyor böyle. Bakın Mûsâ aleyhisselâm’la bazı rivayetlerde zeytin ağacının arkasından, bazı rivayetlerde bir ateşin arkasından, rivayetler farklı burada. Onun arkasından konuştu mu? Her cevap konuştu. Dikkat edin. Allâh Resûlü, Cabir ibni Abdullah’a, Allâh’ı Teala bir perde arkasından olmaksızın, hiç kimseyle konuşmamıştır ancak o senin babanla yüz yüze konuştu. Cabir’in babası Uhud’da şehit olanlardan. Demek ki bir sahabenin babasıyla da ne yapmış? Perde arkasından olmaksızın ne yapmış? Konuşmuş. Allâh, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri diyor. Demek ki Mûsâ’yla, bunu neden aldın bu hadîs-i şerîfi? Bunun arkasından geleceğim bey, çünkü telleri yakacak olan bir bey.

Demek ki Mûsâ’yla perdenin arkasından konuşan Allâh, sahabeden bir zatla perdesiz konuşmuş. Perde olmaksızın konuşmuş. Yahut bir elçi gönderip de izniyle dilediğini vahyetsin. bu da ne? Cenâb-ı Hak Cebrâil aleyhisselâm’ı ne yaptı? Peygamberlere peygamberliklerini vahyetti. Ne yaptı? Cebrâil aleyhisselamla kitaplarını indirdi. Ne yaptı? Bir elçiyle onlarla konuştu. Onlara vahyetti. Âl-i İmran âyet 42. Melekler de şöyle demişti, ey Meryem! Şüphesiz ki Allâh seni seçti ve tertemiz kıldı. Ve seni âlemlerin kadınlarına üstün kıldı. Bir melekle ne yaptı? Meryem ile konuştu. Demek ki sadece peygamberlerine konuşmadığı bir elçiyle. Dikkat edin. Kimle? Meryem ile de konuştu. Neyle? Melek gönderdi. Melek ne yaptı?

Meryem’e Allâh’ın emrini, Allâh’ın ona karşı olan sözlerini ilettiler. Neydi? Ey Meryem! Şüphesiz ki Allâh seni seçti ve tertemiz kıldı. Buna ayrı bir bağ açılır, açarız bir gün Meryem annemizle alakalı. Biz Meryem annemizi tam tanımıyoruz. Meryem annemiz kadın velilerin başı gibidir. Bana sorarlar bazen kadınlardan veli olur mu? El cevap olur derim ben. Kadınlardan veli olur mu? El cevap olur derim. Neden? Hz. Meryem’dir. Hz. Hatîce’dir. Hz. Fâtıma’dır. Hz. Âişe’dir. Hz. Âişe’dir. Râbiâtü’l-Adeviyye’dir.


Hz. Meryem’in Velîliği, Cebrâil’i Görmek ve Seyr-i Sülûk’te Melek Müşâhedesi

İşte kadın hatta bir kısım ulema Meryem’i Nebi noktasına bile getirirler. Ehli sünnet tabi büyük çoğunluğu bunu böyle kabul etmez. Meryem annemiz velidir. ne diyor? Cenâb-ı Hak Melekleriyle onunla konuştu. Demek ki Melekleriyle sadece peygamberleriyle de konuşmuyor. Meryem annemiz veli statüsünde demek ki velilerle de konuşuyor. O zaman üç tane konuşma. Bir, direkt gönlüne vahyederekten peygamberlere, Allâh’ın velilerine, Allâh’ın kullarına da ne yapıyor? İlham ediyor. İki, perdenin arkasından bir şeyi perdeliyor. Onun arkasından. Üç, bir melek vasıtasıyla konuşuyor. Şimdi geldik bu vahy ile alakalı. Bununla alakalı imam-ı Nesefi’nin çok güzel bir ayrımı var bu meselede. Nesefi vahyi sınıflandırıyor.

Nesefi’ye göre vahyi ikiye ayrılır. Özel anlamda vahyi, genel anlamda vahyi. Özel vahyi peygamberlere özgüdür. Genel vahyi ise evliya ve asfiyeye mahsustur. Bu anlamdaki vahye ilham da denir. İlham kelimesinin çıkış noktalarından birisi bu. Şimdi önemli soru şu. Vahyi almak için peygamber olmayı gerektirir mi? Asıl önemli soru bu. Akait noktasında vahyi sadece peygamberlere midir? Bu geliş noktasına bakarsan hayır. İmam Maatüridi diyor ki hayır vahyi almak için peygamber olmak gerekmez. Ya hemen İmam Maatüridi not düşüyor. O Hz. Mûsâ’nın annesiyle ilgili âyetlerde geçen vahyi tabirinin resul olmayı gerektiren vahyi olmadığını aksine kalbe bir bilgi yerleştirme manasında ilham olduğunu söylüyor.

İmam Maatüridi. Bunu da not olarak altına alayım. Maatüridi’nin normalde geçtiği gibi Fahrettin Razi’nin de tefsirinde böyle geçiyor bu mesela. Şimdi Fahrettin Razi üzerinde değişik tartışmalar olabilir. Ama İmam Maatüridi de bu kesin. Ve İmam Maatüridi diyor ki vahyi almak için. Vahyi almak için peygamber olmanız gerekmez. Allâh kullarında da vahy eder. İmamın esefi Maatüridi çizgisinde bunu tâbiri câizse teknikleştiriyor bu sözü bu manayı. Diyor ki vahyi iki türlüdür. Bir özel vahyidir ki peygamberleridir. Diğeri de ondan sonra genel anlamda vahyidir. Buna biz ilham diyoruz diyor. Buna biz ilham diyoruz. Evet, peygamberler olan vahyi özel vahyi, diğerlerine olan vahyi ise ilham niteliğinde.

Ayrıştırıyoruz, karıştırmamak için. Birisi kalkar, siz velilere gelen ilhamı da peygamberlere gelen vahyi gibi algılıyorsunuz der diye. Biz de ilham olarak bunu nitelendiriyoruz. İmam nesefi de bunu böyle nitelendirmiş. O zaman Hz. Meryem’e gelen vahyi biz ilham olarak nitelendireceğiz. Ve hatta Cebrâil aleyhisselâm bazen dervîş kardeşlerimiz zikrullâh da Cebrâil aleyhisselâm’ı görür hal olarak. Hand olsun erkeklerden de bayanlardan da Cebrâil aleyhisselamın hali olarak veya rüyalarında gören kardeşler var. Onların Cebrâil aleyhisselâm’ı görmesi veyahut Cebrâil aleyhisselamla konuşması onları peygamber etmez. O bir ilhamdır. Ama normalde mesela peygamber etmez, örnekliyorum bunu. Dıhye geldi ya, Dıhye geldi, Dıhye’yi oradaki sahâbeler gördüler mi?

Gördüler ve Dıhye geldi insan suretinde, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerine îmân nedir, İslâm nedir, ihsan nedir? Kıyamet ne zaman kopar, alametleri nelerdir? Dibi sorular sordu. Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri onları cevaplandırdı, o çıktı gitti. Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri sordu sahabeye. Gelen kimdi? Soruları soran. Dediler ki Dıhye’ydi. Allâh Resûlü dedi ki hayır, o Cebrâil kardeşimdi dedi. Size dininizi öğretmeye geldi. Sahabenin Cebraili görmesi onları peygamber etmedi, dikkat edin. Cebraili gören bir kimse peygamber olmaz.


Seyr-i Sülûk’te İlhâm-Vahiy Farkı ve Enfâl 43-44: Bedir Rüyâsında Düşmanın Az Görünmesi

Çünkü her Cebrâil aleyhisselâm’ı gören peygamberliğini ilan ederdi. Kim ilan eder? Şeyhi olmayan ilan eder. Ama Seyr-i Sülûk’te Cebrâil aleyhisselâm’ı görür mü dervîş? Evet. Seyr-i Sülûk’te dervîşe bu manada vahiy, tırnak içerisinde ilham gelir mi? Evet. İlhama muhatap olur mu? Evet. Ve onun için bu keramet olur mu? Evet. Cebrâil aleyhisselâm’ı görmek keramet olur mu? Evet. Keramet bir kimsenin eğer ki nebilik davası, nöbüvvet davası yoksa onun için harikulade bir haldir. Harikulade bir perdedir. Ve ehli sünnet şöyle düşünür, şöyle inanır. Mucizeler peygamberlere aittir. Kerametler ise Allâh yolunda yürüyen, Allâh için oturan, Allâh için kalkan, Allâh için konuşan, Allâh için zikreden, Allâh için yaşayanlar için birer keramettir.

Evet. Bunun şartı da budur. normalde bu manada kerametler tekrar söylüyorum. Keramet Allâh için konuşan, Allâh için yürüyen, Allâh için mücadele eden, Allâh yolunda koşan, Allâh için konuşanlarda tecelli eder. Bunlar Allâh’ın veli kulları, Allâh’ın sâlih kulları, Allâh’ın evliyâlarıdır. Keramet bunların üzerinden zuhur eder mi? Eder. Tecelli eder mi? Eder. O keramete bir kimse inanmazsa küfre düşmüş olur. Birisinden keramet görünmez diyebilir. Keramet yok diyen küfre düşmüş olur. Mücize yok diyen küfre düşmüş olur. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin mucizelerini inkar ediyorlar. İnkar edenler küfre düşmüş olur. Evet. O yüzden normalde demek ki Allâh kullarıyla konuşuyor. Allâh’ın kullarıyla konuşmasının önünde bir engel yok.

Şimdi geldi sufileri en fazla ilgilendiren kısma. Allâh rüya ile konuşur mu? El cevap konuşur. El cevap konuşur. Rüyanın sâlih, rüyanın hakikatini inkar edenler. Sâlih rüyayı inkar edenler. Rüya ile amel olmaz deyip de tutturanlar. Rüyaya ehemmiyet vermeyenler. Bu konuda kalpleri donmuş, bozulmuş, akılları ifsat olmuş olanlar. Rüyayı inkar eden, küfre düşenler. İyi dinlesinler. Rüya Allâh’ın perde arkasından konuşmasıdır kuluyla. Bunu aslında ayrı bir bab olarak alacaktım da. Fakat bunu perde arkasından konuşmanın içine yerleştirdim tâbiri câizse. Şimdi bunu normalde âyet-i kerimelerle açıklayacağım. Fetih âyet 27. And olsun. Allâh peygamberinin rüyasını doğru çıkardı. Allâh dilerse siz güven içinde başlarınızı kazıtmış veya saçlarınızı kısaltmış olarak korkmadan mescide harama gireceksiniz.

Allâh sizin bilmediğinizi bildi ve size bundan başka yakın bir fetih daha verdi. Bakın, peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri Mekke’nin fethedileneceğini rüyasında görür. Rüyasında gördüğü için Mekke’nin fethiyle alakalı Hazret-i Ebû Bekir efendimiz’e hem seneye artır hem deveyi artır der. İddia girer ya Hazret-i Ebû Bekir efendimiz’in müşriyin birisiyle iddiaya girer. Der ki müşrikle iddiaya girdim. Der ki hem seneye artır hem deveyi artır. Hem seneye artır hem deveyi artır. Allâh âyet-i kerîme de diyor ki, Peygamberin duyasını, peygamberin rüyasını doğru çıkardı. Demek ki rüyayla Cenâb-ı Hak, peygamberiyle ne yaptı? Konuştu. Şimdi en enteresanı ne? Bedir Savaşı. Bu benim çok hoşuma gider.

Hz. Pîr diyor ya, senin sebepleri, yakışını çok seviyorum. Sebepleri yakıyor ya, ben senin diyor sofaslayan gibiyim. Senin sebep yakışını diyor çok seviyorum. Bakın Bedir Savaşı’nda o kadar böyle muhteşem bir şey var ki. Nedir bu muhteşemlik? Sahabeleri ve Peygambere, sallallâhu aleyhi ve sellem’e bilhassa sahabeleri, kâfirleri az gösteriyor. Tabiri caizse tezgaha bak. Herkes kâfirleri az görüyor rüyasında.


Bedir: Sahabe Rüyâları, Kâfirlere Salınan İlâhî Korku ve Cenâb-ı Hakk’ın Müdâhalesi

Hani o vakitler Allâh sana uykunda onları az gösteriyordu. Eğer Allâh sana onları kalabalık gösterseydi korkacaktınız ve savaş konusunda anlaşmazlığa düşecektiniz. Fakat Allâh böyle bir şeyden sizi uzak tuttu çünkü o gönüllerde yatanı bilir. Enfâl 43-44. Peygamber ve sahabı, dikkat edin, Peygamber ve sahabına Cenâb-ı Hak rüya yoluyla konuşuyor. Ne yapıyor? Müşrikleri az gösteriyor. Müşrikleri az gösteriyor. Oysa, müşrikler çok kalabalık. Müşrikler çok kalabalık. Aynı şekilde müşrikler de Müslümanları çok az görüyor. Ne büyük tezgah ya. Bunu böyle düşündükçe derim ki kendi kendime. Canıma bak, öyle bir tuzak kuruyor ki. Müşrini de Müslümanını da. Evet, Ebû Cehl ne diyordu o sırada? Muhammed ve sahabı bir deve yiyeyim bir lokmacık demişti.

Onları öyle az görüyorlardı ki. Sahâbeler de onları az görüyordu. Ta ne zamana kadar bir tane esir tuttular. Tam savaştan az önce ama. Herkes bedirde toplandı. Savaş kılıçacak artık. Bir tane müşrik esir tuttular. Konuşmadı. Hiç kimse konuşturamadı. Tabii dövemiyorlar, sövemiyorlar, eziyet edemiyorlar. İslâm böyle bir şey. Esir ama siz onu konuşturmak için işkence edemiyorsunuz. İslâm’da işkence yoktur. Siz birisini konuşturmak için işkence edemezsiniz. Siz mahkuma işkence edemezsiniz. Sorguya aldınız kimseye işkence edemezsiniz. İşkence İslâm dışı bir harekettir. İslâm’da işkence yoktur. Siz işkence olsun diye birisini anadan ürüyen soyamazsınız. İşkence olsun diye anadan ürüyen soyup onun ayak izlerini de alacağım diye uğraşamazsınız.

İşkence olsun diye anadan ürüyen soyup ellerini böyle yok ıslampaya bastıramazsınız. Anadan ürüyen soyup ona tazzihti su tutamazsınız. Anadan ürüyen soyup önden arkadan fotoğraf çekeceğim diye ona eziyet edemezsiniz. İslâm bunu yasaklar. İslâm ne olursa olsun kafirdaya olsa onun şerefini, onun haysiyetini, onun insanlık onurunu korur. Ama zalimler, İslâm’dan haberi olmayanlar, İslâm’dan haberi olmayan gavurlar, bizdenmiş gibi görünen gavurlar bu işkenceler ederler mi? Evet ederler. Türkiye’de bunlar görüldü mü? Ne yazık görüldü. Yaşandı mı? Ne yazık yaşandı. Bedir Savaşı’nda böyle bir reisini esir aldı sahâbeler. Reisini esir aldı sahâbeler. Onu konuşturmak istediler konuşmadı o. Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri gayet mülayim dedi ki kaç deve kesiyorsunuz günlük yemek için?

O da dedi on deve. Allâh Resûlü bitirdi sorgusunu. Dedi ki bin kişiden fazla bunlar. Bir deve dedi yüz kişi, on deve bin kişi. Hesap bu. Bütün sahâbe bunu duydu. Ama artık savaş meydanındalar. Geri dönüşleri yok. Ahali imran âyet 13. Bu da kâfirler için. Göz görüşüyle kendilerinin iki katı kadar görüyorlardı. sahâbeler de normalde neydi? Aslında normalde azdılar. İlk önce onlar da onları az gördü. Ama sonra bir baktılar ki göz görüşüyle. Ya dediler bunlar çok kalabalık. Allâh onların kalplerine korku indirmek için. Sonradan onlara Müslümanları kalabalık gösterdi. Allâh bir oyun kuruyor. Bir tezgah kuruyor. Rüyada onlarla konuşuyor. Sen diyorsun ki öyle ya. Vay benim bu evliliğim çok hayırlı olacak.

İster yaptım diyor. Bilmiyorsun tezgah geride ne. Hayır bildiğinizde şer şer bildiğinizde hayır vardır. Sen diyorsun ki bu çok kötü. Bir bakıyorsun ki bir başkasıyla evleniyorsun. Çok iyi ondan. Bilemiyorsun. Hayır bildiğinde şer şer bildiğinde hayır var. Kim ne tezgah düşüyor belli değil. Allâh bizi affetsin. Ve Müslümanlar sonradan o kâfirlere önceden onlar bir deve yiyip nıklıyorlardı. Sonradan iş kızışınca Allâh onların gönüllerine korku verdi.


Mısır Melik’i Rüyâsı (Yûsuf’un Yorumu), Konuşma Çeşitleri Özeti ve Kur’ân-ı Kerîm = Kelâmullâh

Ne yaptı? Onları çok gösterdi. Demek ki Cenâb-ı Hak rüyayla da, rüyalarla da kullarıyla konuşuyor mu? Evet. Mesela Mısır Melik’i ile konuştu mu? Konuştu. Mısır Melik’i bir rüya gördü. Öyle değil mi? bir başaklar büyüdü. Geldi inek o başakları yedi. O rüyayı bütün rüya tevilcilerine sordu. Bir türlü rüya tevilcileri işin içinden çıkamadı. En son e. Yûsuf aleyhisselâm neredeydi? Mapustaydı ceza ün dedi. Dedi ki haber gönderdi. O rüyayı ben tevil ederim diye. Yûsuf aleyhisselâm ne yaptı? Rüyayı tevil etti. Rüyayı tevil etmek ne demek? Allâh’ın tâbiri câizse bugünkü manada mesajını okumak demek. Allâh’la konuşmak demek. Rüyayı tabir etmek Allâh sana ne dedi? Allâh sana ne dedi? Sen anlamadın ya ne dediğini.

Sen anlamadın. Aslında Morse alfabesi değil o. Aslında gizli bir şey değil. Onun bir manası var. Ama senin kalbin bu konuda çalışmadığından dolayı senin kalbine rüyanın tevilik inmedi. Gelmedi. Eee o zaman siz bilmediklerinizi ehli zikre sorunuz. İstikametin belli, yolun belli. Allâh seni başıboş bırakmadı. Sana indirilen vahyi, tâbiri câizse ilhamı, rüya bir ilhamdır çünkü vahiydir. Sen onu bir ilham olarak al. Çünkü sâlih rüya peygamberlerin 46 cüzünden bir cüzdür. vahiydir. E sana ilham olarak gelecek. Ne perdenin arkasından öyle ayrıştırdık ya. O zaman o rüya sen gördün. Sana onun rumuzu kalbine gelmediyse sen gideceksin onu zikir ehline soracaksın. E İbrahim aleyhisselamın da rüyası var mı?

Var. Yûsuf aleyhisselamın rüyası var mı? Var. Mesela Yûsuf aleyhisselamın meşhur ya. Ne yapmıştı? Ay ve yıldızlar ona secde etmişti. Çocuktu daha. Ve rüyasını gitti Yakub’a babasını anlattı. Ehli zikre olan, ehli zikir olan babasını anlattı. Dedi ki rüyamda böyle böyle gördüm. Dedi ki sakın bunu kardeşlerine anlatma. Çünkü şeytan sizin apaçık düşmanınızdır. Bakın kardeşlerin senin düşmanındır demedi. Şeytan sizin apaçık düşmanınızdır dedi. Biz kardeşlerimizi düşman tutuyoruz. Bizi düşman tutuyoruz. Allâh muhâfaza eylesin. O zaman vahiyde olduğu gibi Allâh hiçbir ayrım yapmadan her insanla zaman zaman rüya ile konuşur mu? El cevap konuşuyor. Ve Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri de sadık rüya Allâh’tan.

Bakın hadîs-i şerîf çok sahi ve keskin. Sadık rüya Allâh’tan böyle sadık olmayan düş diyelim biz ona. Şeytandan olduğunu söylüyor. Demek ki bir sadık rüya Allâh’tan. Allâh’ın sana ilhamı. Ebu Hürer’e radıyallâhu anh Hazretleri naklediyor. Diyor ki sallallâhu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken işittim dedi. Ümmete nübüvvetten sonra sadece mübeşşirat kalmıştır. Ashab mübeşşirat nedir diye sorunca Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri sâlih rüyadır diye buyurdu. Bu harim üstüme bir Davut termizi ne sayı İbn-i Maca. kütüb-i side de geçen bir hadîs-i şerîf. Yine Ebu Hürer’e naklediyor. Zaman yaklaşınca mü’minin rüyası yalan çıkmaz. Mü’minin rüyası nübüvvetin 46 cüzünden biridir. Bu harim üstüme bu Davut termizi İbn-i Maca. kütüb-i side.

Allâh konuşur. Bu manada Cenâb-ı Hak ama kalbine ilham ederekten konuşur. Ama nefsine ilham ederekten konuşur. Ama perdenin arkasından konuşur. Ama perdesiz, vasıtasız konuşur. Ama rüyanda konuşur. Allâh kullarıyla konuşur. Onun konuşmasının niteliğini, niceliğini biz bilmeyiz. Allâh bir şekilde ama seninle konuşur. Ve Kur’ân’la konuşur. Zikirle konuşur. Rüyalla konuşur. Perdeli konuşur. Perdesiz konuşur. Ama O konuşur. Kur’ân’ın bir adı da neydi? Kelâmullâh. Bir kimse Kur’ân-ı Kerîm okuyunca da Allâh’la konuştuğu hükmüne girer mi?


Allâh’ın Eşsiz Kelâmı, Şe’n Tecellîleri ve Cebrâil’in Bilmediği Aşk Gamı: Hz. Mustafâ Aşkı

Evet cevap girer. Ama onun konuşması insanların konuşması gibi değildir. Çünkü onun benzeri yoktur. O hiçbir şeye benzemez. O her tecelliyatta ayrı bir şe’n üzerinedir. Ayrı bir şen üzerine olduğu için Cenâb-ı Hak’ın her sıfatsal tecelliyatı farklı perderde, farklı boyutta olur. Ve Allâh bu manada ister vasıtalı, ister vasıtasız, ister perdeli, ister perdesiz, ister kelamlı, ister kelamsız kullarıyla da bütün varlıkla da Allâh Celle Celaluhu konuşur. Ve onun konuşması peygamberlere vahiy olarak nitelendiririz. Peygamberlerin haricindekinlere de ilham olarak nitelendiririz. Hz. Pîr, Hz. Pîr, beytin başında seninle harfi, sesi, sözü birbirine uğrayayım, parçalayayım, seninle bu üçü de olmaksızın diye konuşayım dediği beyti bu fakir böyle.

Bu fakir böyle anladı. Allâh sessiz, harfsiz, kelimesiz, cümlesiz bir kulla bu dört veçeden, dört veçeden konuşur mu? El cevap konuşur. Aslında Âyet-i Kerîme’de üç veçe var ama diğer Âyet-i Kerimelerde rüyada var. O yüzden dört veçeden de kullarıyla konuşur mu? El cevap konuşur. Allâh rüyada görülür mü? El cevap görülür. Allâh kullarıyla konuşur mu? El cevap konuşur. Konuşmayan bir Allâh’a îmân etmedim ben. Zikrettiğim zaman beni zikreden, duâ ettiğimde duamı kabul eden, duâ ettiğimde duamı kabul eden, dertlendiğimde benimle konuşan, neşelendiğimde benimle neşelenen bir Allâh’a îmân ettim. Konuştu, konuştu, evet. Ama sadece benimle değil Allâh hepinizle konuşuyor. Allâh kafirin nefsine de konuşuyor, ona da ilham ediyor.

Mahşere çıktığında kafir şunu demeyecek. Sen beni dünyada yapayalnız bıraktın. O da hayır diyecek. Ben senin nefsine ilham ettim. Ben senin nefsine ilham ettim. Hiçbir kul Allâh benimle konuşmadı diyemeyecek. Allâh nefislerinize ilham eder, konuşur. Allâh konuşan bir Allâh’tır. Çünkü Allâh bilinmekliği istedi. Ben gizli bir hazîneydim, bilinmekliği istedim dedi. Allâh bilinmekliği istediği için ve en yüksek derecede insan bileceği için bütün sıfatsal tecelliatlarını insanların üzerinde açtı. Tecelli ettirdi. Hazret-i Pîr tel yakmaya devam ediyor ama saat 22.33. Şuraya da bir dokunayım. Hızımı almışken. Çünkü tel mel bırakmıyor Hazret-i Pîr. Âdem’den bile gizlediğim sırrı, ey cihanın esrarı olan sevgili sana söyleyeyim.

Halile bile söylemediğim sırrı, Cebrâil’in bile bilmediği gamı, Mesih’in bile den vurmadı, hatta Allâh’ın bile kıskanıp biz olmadıkça kimseye açmadığı sırrı sana açayım. Âdem’in bile gizlediği sırrı. Bunu şimdi zahiren bakan teymiye grubu, zahiren bakan hariciler, zahiren bakan vahabiler, zahiren bakan kendince kendisinin alib zannedilen zibidiler. Bu beytleri baktığında aha diyecekler ya, Hazreti Mevla’nın küfrü bu. Âdem’den bile gizlediğim sırrı, ey cihanın esrarı olan sevgili sana söyleyeyim. Halile bile söylemediğim sırrı, Cebrâil’in bile bilemediği gamı, Mesih’in bile den vurmadı, hatta Allâh’ın bile kıskanıp biz olmadıkça kimseye açmadığı sırrı sana açayım. Âdem’in bile bilmediği, Âdem’den bile gizlenen, Hazret-i Pîr peygamberlerden üstün müydü ki?

Halil’in bile söylemediği sırrı, Cebrâil’in bile bilmediği gamı, Cebrâil bile bilememiş o kema. Mesih İsa Aleyhisselâm bile den vurmadı, hatta Allâh’ın bile kıskanıp biz olmadıkça kimseye açmadığı sırrı sana açayım. Aşk! Cebrâil’in bilemediği gamdı, ayrılık açısı ancak aşıklarda olur. Âdem’in bilmediği, Âdem’den gizlenen sırrı, Cebrâil’in bilmediği gamı, âşık gamı. Çünkü Cebrâil âşık değildi. Âşık olan Muhammed Mustafâ aleyhissalâtü vesselâm.


Allâh Dostlarına Korku Yoktur (Yûnus 62-64): Şehit Olmadıkları Halde Gıpta Edilenler

Yürüyoruz gündüz gece. Dikkat edin! Allâh dostlarına hiçbir korku yoktur onlar mahzun dolacak değillerdir. Onlar ki îmân edip takvaya ermişlerdir. Onlar için dünya hayatında da âhirette de müjde vardır. Allâh’ın sözleri değişmez. Bu büyük kurtuluşun ta kendisidir. Yunus âyet 62-63-64. Bu âyet-i kerimelerin hepinizde malum. Allâh’ın veli kulları var. Allâh bunları ilm-i ilâhîde seçmiş kendine. Allâh yaptıklarından sorunlu değil. Nasıl Meryem’e kendini seçtiyse, nasıl İsa’yı, Mûsâ’yı, Âdem’i, Yûsuf’u, Yakub’u kendine seçtiyse, Allâh seçtiklerinden sorunlu değil. Allâh üstün vasıftaki velilerini de kendisi seçmiştir. Allâh bu seçtiğinden sorunlu değildir. Cenâb-ı Hak onları yüceltmiştir. Âyet-i Kerîme böyle.

Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri bize velileri anlatıyor. Ebu Hüreyre’den naklediyoruz yine. Allâh’ın kullarından öyle kullar vardır ki, Peygamberler ve şehitler gıpta eder. Peygamberler ve şehitler mahşer gününde, mahşer kurulduğunda Allâh’ın gölgesinin gölgelendiği nurdan minberlerde, nurdan elbiseler, nurdan taç giydirilmiş bir zümre var. Bunlar hiçbir gölgenin bulunmadığı Allâh’ın gölgesinde gölgeneniyorlar. Özel. Mahşer, herkes kimisi batarak, kimisi çıkarak, kimisi nefsi diyerek, kimisi annesinden şikayetçi, kimisi babasından şikayetçi, kimisi şeyhim dediği kimiseden şikayetçi, herkes birbirlerinden şikayetçi, kimisi dilini taşıyamıyor, kimisi gömülmüş. Herkes perîşân, Peygamberler dahi, Peygamberler dahi nefsi diye bağırırken, Muhammed Mustafâ hariç ve Peygamberlerin ümmetleri, Peygamberlere gidip halimiz nice olacak diye feryat ederken, ve bütün Peygamberler, Hz.

Muhammed Mustafâ’nın sancağının ve gölgesinin altına sığınmak için uğraşırken, ve bütün Peygamberler canhıraş, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin sancağının altında toplanacağım diye ve ümmetlerini toplayacağım diye var güçleriyle kendilerini mahşerde perişan ederken, kiminin battığı yerden çıkaracağım diye uğraşırken zamk gibi zamklanmış çıkaramazken, dikkat edin, Peygamberler o zamk gibi zamklanmış olan ümmetlerini mahşer yerinde çıkaramazken, kimisi zincirlere bu kağlara vurulmuş halde yürüyemezken ve Peygamberler onları oradan çıkarmak için uğraşırken ve sen de onu bunu rüyanda Peygamberin vahyi ilhamı olarak görüyorken, ve bütün herkes de Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin şemşiyesinin altına girmek için uğraşırken bir zevat var, bir topluluk var, o topluluk nurdan tahtlara oturmuş, nurdan elbiseler giymiş, nurdan tacile taşlanmışlar, Allâh’ın gölgesinde gölgeleniyorlar ve bütün mahşer halkı o bölgeye bakıyorlar, oraya bakıyorlar, o nurdan elbiseler giymiş, nurdan tacile taşlanmış, nurdan tahtlara oturmuş bütün mahşerde gözlerin alabora olduğu, gözlerin kaybolduğu yerde onlar orada tabri caizse Allâh’ın nuruyla nurlanmış, pırıl pırıl parlıyorlar ve bütün mahşer halkı diyor ki bunlar hangi Peygamber?

Çünkü İsa’yı gördü, Mûsâ’yı gördü, Yakup’u gördü, Yunus’u gördü, Zekarya’yı gördü, İsa’yı gördü, hepsi ümmetini toplamak için canhureş çalışırlarken orada bir grup var, onlar nurdan tahtlara oturmuşlar, soruyorlar bunlar hangi Peygamberlerden? Bir münaadi melek onlara cevap veriyor, bunlar Peygamber değil! Soruyor Peygamberler yine, bunlar hangi şehitlerden? münâdî melek cevap veriyor, bunlar şehit de değil! Bunlar şehit de değil! Bakın dikkat edin, bu Hazret-i Peygamber naklediyor bunu sallallâhu aleyhi ve sellem ve soruyorlar bunlar kim?


Özel Kavim: Silsile-Damar-Kan Hassâsı ve Üst Mertebelilere Gıpta

münâdî melek cevap veriyor, bu hadisi kutsi, buradan anlaşılıyor değil mi? münâdî melek cevap veriyor, onlar öyle bir kavimdir ki dikkat edin kavim bunlar, kavim ama özel bir kavim. Bunların damarları özel, bunların silsilesi özel, bunların kanları özel. Anneye, babaya bakma bu manevi bir damar, manevi bir silsile. Bu manevi bir seçilmiştik, kendi nefsini yüceltme. Bunlar öyle bir kavimdir ki mal ve nesep için değil, mal için değil, nesep için bizim akrabadan veya bu Türk veya bu Kürt veya bu Arnavut, bu Boşnak, bu şu, bu öyle değil. Kavim ve nesep yok. Bunlar mal da yok. Bunlar Allâh için birbirlerini severler. Toplandıklarında Allâh’ı zikrederler. İki özelliği var bunların. Aralarına dünya menfaati girmiyor, mal yok, alışveriş yok, satış yok, hiçbir şey yok.

Aralarına kavmiyetçilik de girmiyor. Bunlar Allâh için birbirlerini seviyorlar ve toplandıklarında sadece Allâh’ı zikrediyorlar. Nurdan yüzleri nurdur. Bunları Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri tarif ediyor. Yüzleri nurdur. Nurdan minberler üzerindedirler. Bütün insanların korkacağı zaman da onlar korkmayacaklar. İnsanların mahzun olacağı zaman da onlar mahzun olmayacaklardır. Sonra bu Yûsuf Suresini Allâh Resûlü okuyor. Dikkat edin Allâh dostlarına hiçbir korku yoktur onlar mahzun olacak değillerdir ayetini okudu. Şimdi ben beyte geleceğim en son. Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri yine buyurdu. Ajjini keşfi hafada geçiyor. Bazıları bu hadîs-i şerîf için böyle ben bunları kabul etmiyorum biliyorsunuz zayıf filan diyorlar ya, biliyorsunuz bende zayıf hadîs yok bütün hadîsleri geçiyorsa hadîs kitaplarında benim için sahidir.

Ümmetimin alimleri beni İsrâil peygamberleri gibidir. Ümmetimin alimleri bunları şerh edenler ümmetin velileri diyor sûfîler. Ümmetin büyük velileri. Onları da sınıflandıracağız şimdi. Beni İsrâil peygamberleri gibidir. Yine başka bir hadîs-i şerifte bir üstâd bir veli bulunduğu topluluğun peygamberi gibidir diyor ya başka bir hadîs-i şerifte. Ebu Davut da geçiyor hadîs-i şerîf. Allâh-u Teala bu ümmete her 100 yıl başında dinini yenileyecek bir mücaddit gönderir. Devam ediyoruz. İmâm Ahmed bin Hanbel’den bu. Bu ümmet içerisinde 40 kişi İbrahim meşribi kalbi üzerinedir. 7 kişi Mûsâ kalbi üzerindedir. Bir kişi de Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin kalbi üzerinde bulunur. Bunlar mertebelerine göre insanların efendisidir.

Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri efendisidir diyor. insanlar da üstadların efendim diyor. Siz nasıl efendim dersiniz? Hadi şerifte var kardeşim. Sen sakin ol. Cahillini ortaya koyma. Yine hem Suvît’den hem de Ajlûnî’den halkın içinde 300 kişi Âdem’in kalbi üzerinde, 40 kişi Mûsâ’nın kalbi üzerine, 7 kişi İbrâhîm’in kalbi üzerine, 5 kişi Cebrâil’in kalbi üzerine, 3 kişi Mikail’in kalbi üzerine, bir kişi de İsrafil’in kalbi üzerinedir. Hazreti Ali radıyallâhu anh hazretleri bunu naklediyor. Müsnette geçiyor. İmam Malik’in müsnetinde. Abdallar 40 kişi olup Şam’da ikamet ederler. Onlar sayesinde yağmur yağar, onlar sayesinde düşmana karşı zafer kazanılır ve onlar sayesinde Şam halkından azap uzaklaştırılır.

Evet. Demek ki ümmetin velileri var. Bu ümmetin velileri Beni İsrâil peygamberlerin mesabesinde. Bu ümmetin velileri ve o seçilmiş nurdan tahtlara oturanlar, peygamberlerin dahi gıpta ile baktığı kimseler. Siz kendinizden üstün olana gıpta ile bakarsınız. Öyle değil mi? Kendinizden aşağıda olana gıpta ile bakar mısınız? Değil mi?


Mürşid-i Kâmil: Seyyid, Şerîf, İnsân-ı Kâmil ve Hz. Muhammed Mustafâ’nın Halîfeliği

Gıpta edersiniz. Mesela zenginliğe gözünde büyütenler zenginliğe gıpta ile bakarlar. Öyle değil mi? Ulan ne zengin adam be. Gıpta ile bakar ona. Veya bir kimse bir mesleğinde üstün meziyetlere sahip. Helal olsun adamı be. Gıpta edilecek adam mesleğinde zirvede. Mesela dervîşlerin arasında olur ya birisi hal makinası gibidir. Dervişler kendi işlerinden derler ki helal olsun adamı be. Hal makinası gibi adam. Gıpta ile bakılacak bir adam. Mesela bizim hafızı ben gıpta ile bakıyorum. Çok güzel Kur’ân-ı Kerîm okuyor. Çok hoşuma gidiyor. Diyom ki bu yaştan sonra zaman olacak onun da zamanı olacak oturcan ondan Kur’ân dersi alcan içimden. Gıpta ile bakıyorum. Diyom ne güzel ben hafızlara gıpta ile bakıyorum.

Diyom ki ya ne kadar güzel annesi babası nurdan taçla gelecek mahşer yerine. Sorgudan sualden kurtulacak annesi babası. Annesi babası sorgudan sualden kurtulacak. Hafızın annesi babası sorgu sual yok. Veya güzel Kur’ân-ı Kerîm okuyanlar gıpta ile bakıyorum. Veya genç yaşta böyle Allâh’ı zikreden sohbetten sohbette koşan var ya böyle gençler içimizde. Böyle hatta çocuklar var, gençler var. Kendi kendime gıpta ile bakıyorum. Diyom ki sen bu yaşlarda nelerde dolaşıyodun. Şimdi diyorum bak bu çocuklar burada şimdi Allâh’ı zikirle hemhal oluyorlar. Çocuk daha gencecik haramdan uzak durcam diye uğraşıyor. Mesela erkekse kadınlardan kızlardan uzak durcam diye uğraşıyor. Kızsa erkeklerden uzak durcam diye uğraşıyor.

Gıpta ile bakıyorum ben ona. Mesela ahileler var içinizde kavgasız, gürültüsüz. Hayatlarına çok düzgün yaşıyorlar. Gıpta ile bakıyorum böyle onlara. Diyorum ne kadar güzel bu zamanda. Deccalın şeytanın kol gezdiği bir zamanda böyle ailesiyle böyle hoş bir geçim sağlayan kimse. Ne güzel bir aile. Gıpta ile bakıyor insan. O eşlere bakarken gıpta ile bakıyor. Neden? Güzel bir şey. Kendinde bulunmayan bir şeyi dışarıda görüyorsun, kıskançlık yok. Gıpta ile bakıyorsun. Onu seviyorsun, onu methediyorsun. Gıpta ile bakıyorsun ona. Gıpta etmek bu. Müslüman gıpta eder. Müslüman kıskanmaz. Hasislenmez. Onda var bende neden yok demez. Var olun alkışlar. Duâ eder. Daha iyi olsun der. Ama gıpta eder. peygamberler gıpta ediyor.

Kime? Muhammed ümmetinin velilerine. Gıpta ile bakıyorlar. O velilerle beraber. dedi ya Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem. Onlar gibi olamazsanız dair. Onları seviyorsanız onlardansınız dedi. Dediler ki ya Resulallah. biz seviyoruz ama öyle değiliz. Seviyorsanız onlarlasınız dediler. Evet. O zaman insanı kamil noktasında insanı kâmillerin zirvesi Hz. Muhammed Mustafâ’dır sallallâhu aleyhi ve sellem. İnsanların varoluş sebebi insanların kamil noktaya gelmesi içindir. Çünkü Allâh’ı tanıyan bilen en yüksek derecede kemale erenlerdir. insanı kamil olanlardır. İnsanın kamilliğin zirvesi Hz. Muhammed Mustafâ’dır. Onu buraya koyduk. Ekencesi nedir? Veraset sahibi insanı kamildir. Zamanın kutbu.

Üçüncüsü nedir insanı kâmillerin? İnsanları manen terbiye edenlerdir. Bizi ilgilendiren iki tane veli sınıfı var. İnsanın kamil sınıfı var. Bir, veraseti enbiyâ diyeceğimiz zamanın kutbu. İki, o kutbun altındaki insanı kâmiller. Onlar insanları ne yapıyor? Manen irşad ediyorlar. Ve sûfî dünyasında insanın kamilliğin zirvesinde Hz. Muhammed Mustafâ oturur. Onu değiştirmek, onu bir şey söylemek mümkün değil zaten. İkincisi Hz. Muhammed Mustafâ’nın halifesi hükmündedir o. O hem seyyiddir hem şeriftir. O bütün insanı kamillik olgunluğunu üzerinde toplamıştır.


Zamanın Kutbu: Her Asırda Mevcûdiyet, Kıyâmete Kadar Süreklilik ve Velîler Sırrı

Ve her devirde Hz. Muhammed Mustafâ’nın tâbiri câizse temsilcisi hükmünde zamanın kutbudur o. O, temsilcisi hükmünde. Ve o tâbiri câizse her asırda ve her zamanda var olacaktır. Ne zamana kadar? Kıyamete kadar. Kıyamet kopacağı zaman ilk önce onun nefesi alınacak, onun yerine birisi atanmayacak. Atanmayınca da bozuma başlayacak. Onun haricindekiler, tâbiri câizse bu ayrışmadan dolayı ikinci mürşid-i kâmillerdir. Bunlar da nelerdir? Bunlar da kırkın içindedir. Bunlar da halkı irşad ederler manen. Ve bu noktada da o zaman ne olmuş oluyor? bu veliler zamanın kutbu olan zat. Zamanın kutbu olan zat. O zaman o şöyle diyor, o zamanın kutbu olan zat, Ben-i İsrâil peygamberleri mesabesinde olan, zamanın kutbu olan Hz.

Muhammed Mustafâ’nın tâbiri câizse makamını temsil eden zat. Tabiri caizse ne tarafa dönersen dönün Allâh’ın vecih o taraftadır sırrına vakıf olan. Nereye bakarsa baksın varlığın her zerresinde Muhammed Mustafâ’nın nuraniyetini ve ruhaniyetini, ruhaniyetinin tecelliyatını seyreden zat. Ve ne tarafa dönerse dönsün attığı her adımda, attığı her adımda Muhammed Mustafâ’nın izini takip eden o zat, o çünkü Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin kalbi üzerine olduğu için, onun kalbi üzerinde olduğu için ve onun kalbinin içinde olduğu için, onun kalbinin içinde olduğu için. Ve onun seyri suluku, onun seyri suluku Hz. Muhammed Mustafâ’nın kalbinin içerisinde bitmek, tükenmek bilmeyen hayretten hayrete geçiyorsa evet, o zat şunu diyor, o zat şunu diyor, diyor ki o zat, Âdem’den bile gizlediğim sırrı diyor.

Evet Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri varlığın başlangıcıdır. İlk yarattığı şey onun ruhaniyetinden ve nuraniyetinden, onun ruhaniyetini ve nuraniyetini yaratmış. Varlığı tamamıyla Muhammed Mustafâ’nın nurunun üzerine yarattığı için, o Âdem’in de bu manada manada babası hükmündedir. Ve bütün peygamberlerin manevi olarak babası hükmündedir ve o Muhammed Mustafâ’nın varisi olan, hem seyyid olan, hem şerif olan, hem veraseti enbiya olan o zamanın kutbu, Âdem’den bile gizlediği sırrı olur. O zamanın kutbu, evet Cebrâil aleyhisselamın ayrılık ateşi olmadığından dolayı, Cebrâil aleyhisselâm çünkü bir müddet daha gidip ondan sonrasına ben gidemem deyip orada bıraktığı ve Muhammed Mustafâ’nın tek başına yalnız bir şekilde yürüdüğü zaman, onun yüreğinde, onun kalbinde, onun gönlünde geçmiş gelecek ne kadar, ne kadar mürşid-i kâmil veli zatlar onun gönlünde numune bal pete gibi durduğunda, Cebrâil aleyhisselâm da oyulttu.

O Cebrâil’in bilmediği gamı yaşayan o zamanın kutuplarının bitmek, dinmek, bilmeyen ayrılık destanıydı. Onu Cebrâil aleyhisselâm bilmiyordu. Çünkü o bir melekti, o belli bir kategori de yaratmıştı orada. Mesih’in dahi devuramadığı yerde, Mesih o yüzden Allâh’a yalvardı, beni tekrar yeryüzüne gönder Muhammed ümmeti olarak dedi. Çünkü Muhammed ümmeti olmak maddi manevi, uhrevi zahiri şereflerin en büyük şerefiydi. Ve Muhammed Mustafâ’nın ümmeti olmak, hele hele Muhammed Mustafâ’nın ümmetinin içerisinde evliya olmak, hele hele Muhammed Mustafâ’nın ümmetinde veli olmak, hele hele Muhammed Mustafâ’nın ümmetinde zamanın kutbu olmak şereflerinin en yücesiydi. O yüzden Mesih İsa aleyhisselâm yeniden yeryüzüne inip, o Muhammed ümmetinin kutbu seviyesinde olmak istiyordu.

Mesih’in dem dahi uğramadığı şey Allâhu a’lem oydu. Ve Allâh’ın kıskanıp da biz olmadıkça kimseye açmadığı sır, o velilerin sırrıydı. Allâh veliler cemaatinde, Allâh veliler kavmine o sırrı açıyordu.


Hz. Pîr’in Dâveti: Kutbu’l-Azamdan Öğrenmek ve Varlığın Hayal-Gölge Hükmü

Bunları söyleyecek olan da ancak Hazreti Pirdi. Ve Hazreti Pirdi diyordu ki gel Âdem’in bile gizlediği sırrı zamanın kutbundan, zamanın kutbu’l-azamından öğren. Gel Cebrâil’in bilmediği gamı, çekmediği gamı ondan öğren. Mesih’in dile getiremediği, Mesih’in söyleyemediği sözü gel ondan dinle diyordu, devam ediyordu. Hatta Allâh kıskançtır, velilerini kıskanır, dostlarını kıskanır, söyleyeceği esrarlı sözleri dostların olmadan, o velileri olmadan söylemez. Sen onunla konuşmak istiyorsan, o sırra ayak basmak istiyorsan, gel diyordu o velilerin o zamanın kutbunun sofrasına otur. Ancak o zaman dinlersin diyordu. Ve Hazret-i Pîr, haşa kendisini peygamberlerden üstün görüp küstahlık yapmıyordu. Bu gece saldım yakasını bitireyim be.

Biz ma kalimesi, Lugat’te nasıl bir kelimedir? İspat’a ve nefye delalet eden bir kelime. Telleri yaktı bu gece. Halbuki ben ispat değilim, zatım. Varlığım yoktur ki ispat edilebilsin. Varlığım olmadığından da nefid edelim. Yokluğun varlığı nefid edilemez. Esas edilen olmadığı için yoktur da denemez. bütün ben ne varım ne yokum. Gel bu işin içinden çık diyor. Hazret-i Pîr. Bütün varlık, tün dedi ol dedi olan o varlık ma kelimesi gibidir. Bir veçeden bakarsan, bir veçeden bakarsan, bir pencereden bakarsan bütün varlığı var görürsün. Eyvallâh. Ama bir pencereden de bakarsan bütün varlık yok hükmündedir, gölgedir. Bir gölgenin varlığı da yokluğu da kendi içindedir. Gölgenin oluşması için bir şey lazımdır.

Ama o bir şeyin gölgesi için de bir ışık lazımdır, güneş lazımdır. Güneş olmazsa gölge de olmaz, varlık olmazsa da gölge olmaz. O zaman varı var olarak göldüğünde yok hükmündedir. Neden? Çünkü güneş yansırsa sen onu görürsün, aydınlanırsa görürsün. Aydınlanmazsa görmezsin. Ben bunu tarîkat demiyorum biliyorsunuz. Sufîler için, sûfîler için. Hayal, ben hayale çok önem veririm ya. Hayal, Allâh’ın zatının haricinde, dikkat edin, Allâh’ın zatının haricinde her şeyin bir sıfatı hükmündedir, hayal. Benim dediğim hayal sizin kendi aklınızda kurduğunuz hayaller değil. Zengin olma hayali değil, kadın hayali değil, erkek hayali değil, makam hayali değil, mevki hayali değil. Bu hayal değil, o aklın hayali.

Allâh’ı bir zat olarak, zatını tefekkür etmiyoruz. Allâh’ın zatının karşısında, aslında sûfîler öyle düşünürler. Bu varlığın var hükmü yoktur gerçekten. varlık tamametle hayal veya gölge hükmündedir. Hazret-i Pîr’de, ruhumuzda hayal yok gibidir. Sen bütün bir cihanı hayal üzerine yürür gör demiştir. Hocam böyle bakıyorum matematiğe aykır konuşuyorum. Benim matematik değişim yok hocam. Hoca diyor şimdi matematiksel olarak nasıl varlığı hayal olarak göreceğiz? Var diyor. Değil mi hocam? Matematiğe yok diye diyen çıktı mı daha? Çıkıyor mu? Bizim sınıfa dahil oldular yani. Ha? Matematiksel olarak nasıl varlığı hayal olarak göreceğiz? Var diyor. Matematiğe aykır konuşuyor. Şimdi bu hükmü yok. Matematiğe aykır konuşuyor.

Matete yok diye diyen çıktı mı daha? Çıkıyor mu? Bizim sınıfa dahil oldular yani. Ha? Yavaş yavaş geliyorlar. Ben 35 yıl önce değil 40 yıl önce 45 yıl önce dedim ki bu varlık hayalinden başka bir şey değil. Yol hükmünde gördüm ben varlığı babam öldükten sonra. Babam ölmüş dedim. Bu dünya var olsan olacak, olmasan olacak dedim. Yaktım telleri. Benim teli yakışım o zamandan. Şimdi, o zaman varlık diye baktığımız şey aslında bir hayal. Yok. Bakın matematikçiler de geliyor bizim sınıfa.


Lâ Taayyün-İlk Taayyün, Hadîs-i Kudsî ve Velîlerin ’Hem Varım Hem Yokum’ Hâli

Yavaş yavaş astrofizikçiler, matematikçiler bizim dediğimiz ölçüye gelecekler, bizim dediğimiz şey bundan yıllar önce tespit edilmiş olan Hz. Muhammed Mustafâ’nın tespit ettiği şey, velilerin tespit ettiği şey bütün varlık yok hükmünde, gölge, yok değil, gölge hükmünde, hayal hükmünde. Ve Hz. Piri de diyor ki, bu normalde hayal üzerine yürür gör diyor. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri de şöyle diyor, Allâh vardı, beraberinde başka bir şey yoktu, bu harivetlerimizi. Hazret-i Ali Efendimiz ilave ediyor buna. Allâh vardı, beraberinde başka bir şey yoktu, Hazret-i Ali radıyallâhu anh Hazretleri, pirimiz, sultanımız Aliyyü’l-Haydar, Hz. Muhammed Mustafâ’nın yeğeni, aynı zamanda Fâtıma annemizin kocası, Hasan ile Hüseyin’in babası, cennet efendisi, ilmin kapısı o diyor.

Bu hadîs-i şerîf, Allâh vardı, beraberinde başka bir şey yoktu, ilave diyor, hala daha yok diyor. Yakıyor telleri. Başka bir şey yoktu, hala daha yok diyor. Bakın, Hazret-i Ali Efendimiz diyor bunu. Ama Allâh’ın bilinmesi için var görünmesi lazım. Allâh’ın bilinmekli istemesi ve bu varlık aleminin var görünmesi ile alakalı. Cenâb-ı Hak da ne dedi? Ben gizli bir hazîneydim, bilinmezdim. Bilinmekliyi istedim. O zaman bu durumda varlık alemi sufilere göre Cenâb-ı Hak’ın zatının gölgesi hükmünde oldu veya hatta hayal hükmünde oldu. O zaman buradan yola çıkartan Cenâb-ı Hak’ın bilinmekli istemesi Arabice, buna birinci merhalesi hatırlayın eski derslerden, Lâ Taayyün bilinmezlik. Lâ Taayyün bilinmezlik.

Allâh bilinmezdi. Lâ Taayyün. Ve yine Arabice ilk taayyün bilinirliğe geçmesi ne? Allâh’ın Allâh olarak tecelletmesi. Bilinirliğe geçmesi. Ondan sonra üçüncü tecelliyat, hep bunları sıralarız ya â’yân-ı sâbite. Ondan sonra ruhlar alemi ondan sonra misal alemi ondan sonra varlıklar alemi tecelliyatlar. Bu sıralamaya göre gölgelerin de üstünlük dereceleri var ve en son aşamada oluşan gölge diğerlerine göre en aşağıda olan gölge. varlık alemi. Gölgeden ibaret mi? Evet, gölgeden ibaret. ma kelimesi hem ispata hem de nefyedilmeye. İşaret. Daha açıkçası hem yokluya hem varlığa gösteriyor. Mesela ma kelimesi ma huve yunus dediğimde o zaman ne anlayacağız biz? Yunus o kimdir? Soruyorum. Yunus o kimdir dedin?

Yunus da cevap verecek o zaman. şubudur diyecek ma kelimesiyle. Cevap veriyor ya. Desem ki ma huve yunus göstersem nafızı o da diyecek ki o huve ma nafız. Demek ki buradaki Hz. Pîr’in ma kelimesi hem bir şeyin varlığını ispat ediyor bir şey var ama aynı zamanda da ma kelimesi kullanıldığı yere göre yoklu nefyi ispat ediyor. Biraz karışık mı anlattım ya? Hakkınızı helal edin. Böyle bakıyorsunuz da. Evet. O zaman normalde hem birisi geldi diyeceğiz hem birisi gelmedi diyeceğiz. Hem birisi var diyeceğiz hem birisi yok diyeceğiz. Hz. Pîr de diyor ki ben ne varım? Benim var olarak görüyorsanız ben var değilim. Beni yok olarak görüyorsanız ben varım. Bu nefiyle ispat. Allâh şuna benzer hayır ona benzemez.

Allâh şöyledir hayır öyle değildir. Allâh öyle değildir ama Allâh öyledir. Nefi ve ispat. Hz. Pîr de burada diyor ki ma kelimesi lügatta nasıl bir kelimedir? Hem ispata hem nefye işaret eder. bende diyor bende hem varım hem yokum. Kendini hiçliğe atmış. Kendisini var görenlere diyor ki yokum. Yok görenlere de diyor ki ben varım. Ona varsın dediğinde o kendi kendine yok hükmünde görüyor. Onu yok hükmünde görüne de diyor ki evet ben varım.


Kaynakça ve Referanslar

  • Mesnevî-i Ma’nevî (1730. Beyit ve Şerhleri): Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevî-i Ma’nevî; Abdülbâkî Gölpınarlı, Mesnevî ve Şerhi; Tâhirü’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî; Ahmed Avni Konuk, Mesnevî-i Şerîf Şerhi; Reynold A. Nicholson, The Mathnawi of Jalāluddīn Rūmī; William C. Chittick, The Sufi Path of Love; Eflâkî, Menâkıbu’l-Ârifîn.
  • Cenâb-ı Hakk’ın Konuşma Çeşitleri (Şûrâ 51): Şûrâ 42/51 («Allâh bir insanla ancak vahiyle yâ da perde arkasından konuşur, yâhud bir elçi gönderip izniyle dilediğini vahyeder»); Bakara 2/253 (kelîmullâh — Mûsâ); Nisâ 4/164 («Allâh Mûsâ ile sözle konuştu»); A’râf 7/143-144; Tâ-Hâ 20/11-14; Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Şûrâ 51 tefsîri.
  • Hz. Meryem’e Cebrâil’in Konuşması: Âl-i İmrân 3/42-47 (meleklerin Meryem’e müjdesi); Meryem 19/16-21 (Rûh — Cebrâil’in temessülü); Tahrîm 66/12; Buhârî, Enbiyâ 44; Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe 70; İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Kur’âni’l-Azîm, Meryem sûresi.
  • Allâh Dostu Kadınlar — Hz. Hatîce, Hz. Fâtıma, Hz. Âişe, Râbiatü’l-Adeviyye: Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 20 (Hatîce); Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe 73-74; Tirmizî, Menâkıb 60 (Fâtıma «cennet kadınlarının seyyidesi»); İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ VIII; Ferîdüddîn Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ, Râbiâ bahsi; Margaret Smith, Râbi’a the Mystic; Annemarie Schimmel, My Soul is a Woman.
  • Mûsâ’nın Annesine Vahiy ve Havârîlere İlhâm: Kasas 28/7 («Mûsâ’nın annesine vahyettik»); Tâ-Hâ 20/38-39; Mâide 5/111 («Havârîlere vahyettim ki bana ve resûlüme îmân edin»); Âl-i İmrân 3/52-53; Saff 61/14; Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Kasas 7 ve Mâide 111 tefsîri; Kuşeyrî, Letâifu’l-İşârât, vahy-ilhâm farkı.
  • Seyr-i Sülûk’te İlhâm, Keşf, Vahiy Olmaması: Şâtıbî, el-İ’tisâm, ilhâm hücceti bahsi; İmâm Rabbânî, Mektûbât I/100, 217 (vahiy peygambere mahsûstur, evliyâya ilhâm vardır); Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif, keşf bâbı; Ku­şeyrî, er-Risâle, ilhâm-vahy farkı; İbn Haldûn, Mukaddime, tasavvuf faslı.
  • Bedir Rüyâsı ve Düşmanın Az Görünmesi (Enfâl 43-44): Enfâl 8/43-44 («Hani Allâh sana onları rüyâda az gösteriyordu… Karşılaştığınızda da Allâh onları sizin gözünüzde az gösteriyor, sizi de onların gözünde az gösteriyordu»); Âl-i İmrân 3/13 (Bedir mu’cizesi); Buhârî, Megâzî 4-12; Müslim, Cihâd 58; Vâkıdî, Megâzî I; İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye, Bedir bâbı.
  • Mısır Melik’inin Rüyâsı ve Hz. Yûsuf’un Yorumu: Yûsuf 12/43-49 (yedi semiz inek-yedi cılız inek rüyâsı); Yûsuf 12/100 (rüyânın gerçekleşmesi); İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Kur’âni’l-Azîm, Yûsuf sûresi; İbn Sîrîn, Tabîrü’r-Rüyâ; Nâblusî, Ta’tîrü’l-Enâm fî Tabîri’l-Menâm.
  • Kelâmullâh ve Kur’ân’ın Mahlûk Olmaması: Tevbe 9/6 («Allâh’ın kelâmını dinlesin»); Bakara 2/75; Fetih 48/15; İmâm Eş’arî, el-İbâne; İmâm Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd, kelâm-ı nefsî bahsi; Bâkıllânî, el-İnsâf; Sa’düddîn Teftâzânî, Şerhu’l-Akâid, kelâm-ı ilâhî bahsi.
  • Şe’n Tecellîleri ve Aşk Gamı (Cebrâil’in Bilmediği): Rahmân 55/29 («Külle yevmin hüve fî şe’n»); Mevlânâ, Mesnevî, Cebrâil-Mi’râc bahsi («Eğer bir parmak ucu ileri gitsem yanarım»); İbn Arabî, Fütûhâtü’l-Mekkiyye, mahabbet bâbları; Ahmed Gazâlî, Sevânihu’l-Uşşâk; Sühreverdî el-Maktûl, Mûnisü’l-Uşşâk; Ferîdüddîn Attâr, Mantıku’t-Tayr, vâdî-i aşk.
  • Allâh Dostlarına Korku Yoktur (Yûnus 62-64): Yûnus 10/62-64 («Bilesiniz ki Allâh’ın velîlerine korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir»); Bakara 2/38, 2/62, 2/112, 2/262, 2/277; Mâide 5/69; A’râf 7/35; Buhârî, Rikâk 38 (velî hadîs-i kudsîsi); Hakîm Tirmizî, Hatmü’l-Evliyâ; İbn Teymiyye, el-Furkân beyne Evliyâi’r-Rahmân ve Evliyâi’ş-Şeytân.
  • Mürşid-i Kâmil ve İnsân-ı Kâmil: Mâide 5/35 («O’na yaklaşmaya vesîle arayın»); Kehf 18/65-82 (Hızır-Mûsâ); Azîz Nesefî, Kitâbü’l-İnsâni’l-Kâmil; Abdülkerîm el-Cîlî, el-İnsânü’l-Kâmil; İmâm Rabbânî, Mektûbât, mürşid-i kâmil sıfatları; Muhammed Emîn el-Kürdî, Tenvîrü’l-Kulûb; Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif, şeyh-mürîd âdâbı.
  • Zamanın Kutbu (Kutbu’l-Aktâb) ve Velîler Hiyerarşisi: Hakîm Tirmizî, Hatmü’l-Evliyâ; İbn Arabî, Fütûhâtü’l-Mekkiyye, ricâlü’l-gayb bâbı (kutub, evtâd, abdâl, nüceba, nükabâ); Sa’düddîn Cüveynî, Levâmi’ u’l-Beyyinât; Süleymân Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, «kutb» maddesi.
  • Lâ Taayyün-İlk Taayyün, A’yân-ı Sâbite ve Hadîs-i Kudsî («Gizli Hazîne»): Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ 2/132 (hadîs-i kudsî: «Küntü kenzen mahfiyyen…»); Sadreddîn Konevî, Miftâhu’l-Gayb; İbn Arabî, Fütûhâtü’l-Mekkiyye, taayyünât ve a’yân-ı sâbite bâbları; Dâvûd Kayserî, Şerhu Fusûsi’l-Hikem; Cendî, Şerhu Fusûsi’l-Hikem; Toshihiko Izutsu, Sufism and Taoism.
  • Mustafa Özbağ Efendi Silsilesi: Çorumlu Hacı Mustafâ Anvârî Efendi; Nevşehirli Hacı Abdullâh Gürbüz Efendi; Hacı Haydar Baba; Hacı Bekîr Baba; Bayındırlı Hacı Mustafâ Özbağ Efendi (mürşid-i kâmil); Hüseyin Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, Halvetiyye-Karabâşiyye babı.

İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Mürşid, Mürîd, Tarîkat, Zikir, Tevhîd, İhsân, Nefs. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı