Açılış Duâsı ve Sel-Kasırga Sorusu
Allah gecenizi hayırlı eylesin. Rabbim gündüzünüzü hayırlı eylesin. Cenâb-ı Hak cümlemize hakkı hak bilip, hakkı yaşamayı nasîb eylesin. Batılı bâtıl bilip, batıldan uzak olanlardan eylesin. Batılla mücadele edenlerden eylesin. Rabbim cümlemizi Kur’ân ve Sünnet yolunda dost soru gidenlerden eylesin. Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye’nin dışına çıkanlardan eylesin. Rabbim zikrullâh halkasını terk edenlerden eylesin. Cenâb-ı Hak mürşid-i kâmillerin halkasında bizleri her daim, daim eylesin. Zikrullâh halkasında nefsine uyup, şeytana uyup, zikrullâh halakasına sırtını dönenlerden eylesin. Allah’ı zikirle haşır neşir olanlardan eylesin. Cenâb-ı Hak Allâh’ın sevgisine mazhar olan, Muhammed Mustafâ’nın sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin sevgisine mazhar olan, velîlerin, mürşid-i kâmillerin, evliyâların sevgisine mazhar olan kullarından eylesin.
Böyle mazhariyet yaşayıp, sonra da vefasızlık edip, ayaklarının üzerinden geri dönenlerden eylemesin. Rabbim cümlemizi kendi rahmetinde, bereketinde, lütfunda, ikramında, ihsânında daim eylesin inşallah. Birkaç soru var, onlara bakalım inşallah. Sel, kasırga, yangın olayları Allâh’ın yaratmasıyla, dilemesiyle gelmiyor mu? Bütün her şeyh, zerreden küreye her şeyi yaratan Allah’tır. Yaratımıyla alakalı Allâh’tan başka herhangi bir güç, kuvvet, Allâh’tan başka o mesele dahil olacak herhangi bir şeyh yoktur. O yüzden yaratıma direkt Allâh’a aittir. Allâh’ın kendi elinde, kendi kudret ve kuvvetindedir. O yüzden seldir, kasargıdır, bahardır, sonbahardır, kıştır, ilkbahardır veyahut da herhangi bir zerreden küreye yaratma Allâh’a aittir.
Başka hiçbir şeye değil. Cenâb-ı Hak Allah’lığını hiçbir şeyle paylaşmaz. Hiçbir şeyle. O yüzden yaratma Allâh’a ait. ayette bütün kötülükler nefsinizden deniyor. Evet, bizim üzerimizden, bizden sudur eden kötülükler bizim nefsimizdendir. Onu biz istemişizdir. Biz onu, kötülüğü biz istediğimiz için Cenâb-ı Hak onu yaratmıştır. Çünkü kötülüğü isteyen insanın kendisidir. Çünkü mükelleftir. Kötülüğü istersen kötülüğü yaratır. İyiliği istersen iyiliği yaratır. Bunda mecburiyet gibi, cebriyet görmeyin yalnız. ben iyiliği istedim, bana iyiliği yaratacak. Ben kötülüğü istedim, bana da kötülüğü yaratacak. Allah buna mecbur demeyin. Allâh’a hiçbir şeyh mecbur değildir. Hiçbir şeyh. Bazen öyle anlaşıyor, öyle anlıyorlar.
Sanki ben kötülüğü istedim, o da bana kötülüğü yarattı. Sen bütün ömür boyu kötülüğü isteyebilirsin.
Kula Tahsîs ve İsmet-i Enbiyâ
Allah seni kendine ayırdıysa sana kötülüğü yaratmaz. Sen istesen dahi o kötülüğü işleyemezsin. Neden? Allah seni kendine ayırmıştır, seni kendine saklamıştır. Seni kendine sakladıysa ona kötülük işletmez. Yoksa herkes nefis taşıyor, herkes o kötülüğü işler mi? Evet. Mesela Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın seçilmişliğinin bir veçhesi de budur. Hazret-i Muhammed Mustafâ tırnak içerisinde insani olarak kötülüğü hiç düşünememiştir bile. Çünkü 7 yaşındayken manevi olarak ameliyat edilmiş, manevi olarak ameliyat edildiğinden kötülüğü hiç düşünmemiştir. Bakın, hiç düşünmemiştir. Aklının ucundan bile geçmemiştir hiç. Hayali dahi yoktur onda. Düşüncesi dahi yoktur. Bu kadar pak, bu kadar temizdir. Bakın bu kadar pak, bu kadar temizdir.
Şimdi bir kısım ilayet okriterlerinde, bir kısım profesör lakaplı, beyni kirlenmiş, kalbi kirlenmiş, gönlü kirlenmiş. Bunların bir kısmı da diyanete geçti. Bu gönlü, kalbi kirlenmiş olanlar. Hazret-i Muhammed Mustafâ da sallallâhu aleyhi ve sellem günah işçili, tövbe etti, Allah onun tövbesini kabul etti. Safsatası doğru değildir. Bu direkt Hazret-i Muhammed Mustafâ’ya sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin, paklığına, temizliğine atılmış kocaman bir iftiradır. Geçmiş peygamberlerde küçük zeller olmuştur. Yûnus aleyhisselamın Allâh’ın emrini beklemeden şehri terk etmesi gibi küçücük zelelerdir. Adem aleyhisselamın Cenâb-ı Hak’ın yaklaşmayın dediği yere yaklaşması bilinçli değil gaflet hasenasında, o esnada o kaza tecelli edecektir diyor.
Bilinçli bir şekilde değildir o. Unuttuklarınızdan sorumlu değilsiniz dediği o. Bu hadîsle Hazret-i Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri, o Adem aleyhisselamın o gafletini sorumluluğunu ortadan kaldırmıştır. Bunun gibi bakın geçmiş peygamberlerde küçücük böyle şeyler vardır. Bunlar da günah değildir. Zelle hükmünde tutar bunu. Hem İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe Hazretleri hem de mağtur idiler onu zelle olarak görür. Günah olarak görmez. Hiçbir peygamber günah işlememiştir. Bunlar bugünkü dilimizde küçük hatadır. Ama bir kul günah işlemeye niyet etse ama Cenâb-ı Hak onu korumasına aldıysa, kendi hıfsına aldıysa, onu o günahtan men eder mi? Evet. Onu yaratmayabilir mi? Evet. Bakın onu yaratmayabilir mi?
Evet. O yüzden burada cebrî gibi görmeyin. Ha siz iyilik isterseniz, Cenâb-ı Hak iyiliği size yaratır mı? Evet. Bu konuda Cenâb-ı Hak iyilik isteyenin önüne iyiliği açar ve onu yaratır. Ama her kötülük isteyenin kötülüğünü yaratmaz. Hıfs etti, korudu muhafaza etti vardır. Onu yaratmaz.
Yusuf Örneği, Hıfz ve Cebriyet Yasağı
Mesela bir kimse kalktı, Yusuf Hoca kötülük yapmak istedi değil mi? O niyetlendi. Cenâb-ı Hak Yusuf Hoca’yı koruyacaksa senin kötülüğünü önler. Dolayısıyla sen de kötülükten önlenmiş olursun. var ya Hazret-i Peygamber’in Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleri, Hazret-i Abbâs’ın oğlunu diyor ya, ey oğul iyi dinle, bütün insanlar sana yardım etmek istese Allah izin vermedikçe sana kimse yardım edemez. Bütün insanlar sana kötülük yapmak istese Allah izin vermedikçe sana hiç kimsenin zararı dokunmaz. Sana kimsenin zararı dokunmaz. Şimdi evet, kötülükler bizim nefsimizdendir. Kötülükler bizim nefsimizden olduğu için, bakın kötülükler bizim nefsimizden olduğu için bunun zararı bize yazılır. Kötülüğü yaratan da bu manada Allah mıdır?
Kötülükler yaratma olarak Allah’tır. Ama Allah kötülükleri istemez. Allah kötülükleri sevmez. Bu farklı bir şeydir. O yüzden normalde Allah kötülüğü de İmâm-ı A’zam’ın tabiriyle sevmediği halde yaratır. İmâm-ı A’zam’ın fıkıh ekberdeki tabiri budur. Allah kötülükleri sevmediği halde yaratır. sevmeyerek, istemeyerek yaratır. Mecburiyetten değil yalnız bu. Bu mecburiyet gibi algılanırsa o zaman cebriyeye girer işin içerisine. Allâh’ın üzerinde cebriye noktasında hiçbir şeyin hakimiyeti olmaz. Allâh muhâfaza eylesin. Dolayısıyla bütün kötü olaylar Allâh’tan ama nefsimizden dolayı başımıza geliyor düşüncesi doğru mudur? Değilir. Allah sadece kötülükleri yaratır. Allah bütün kötülükler Allah’tandır diyemeyiz.
Allah sanki kötülüğü istemiş gibi olur. Bu küfür olur. Allah kötülüğü istemez çünkü. Şimdi oldu bu. Gene kendini düzeltti. Olmazsa sen hiç bozmadan onu getir bunu tak. Bunun şarjı daha fazla çünkü. Ama böyle arkasından bu kenar düğmelerinden tutma ona göre bak ha. Hadi bakalım. O düzelince bunu kapatacağım ben. Kapandı mı gene? Büyük bir ihtimalle. Tamam mı görüntü? Var mı bir sıkıntı? Yok. Tamam. Evet. Dolayısıyla bütün kötü olaylar Allâh’tan ama nefsimizden dolayı başımıza geliyor düşüncesi doğru mu? Biz kötülük bu noktada kötüyü yaratan Allah ama nefsimiz olarak biz onu istiyor muyuz? Evet. Onu talep eden biz miyiz? Evet. Biz talep ettiğimiz için Cenâb-ı Hak onu yaratıyor. Bizim dilimiz ancak bu olur bu konuda.
Selâmün aleyküm. Aleyküm selâm.
Rüyâ İlanının Dört Kategorisi
Bu ara rüyâmda bana görev verildi deyip şehrini ilan edenler var. Doğrusu nedir? Evet. Bir şeyin doğrusunu konuşmak, doğruyu bulmak muhakkak çok önemli. Bu tip şeyler ne yazık ki böyle son dönem istismâr edilmesi, bu dönemlerden bir şeyin doğrusunu konuşmak, doğruyu bulmak muhakkak çok önemli. Bu tip şeyler ne yazık ki böyle son dönem istismâr edilmeye, istismara müsait olan şeyler. Bunları konuşurken de bunu şimdi konuşmazdan önce de hiç kimsenin şeyhine, pihirine, üstadına laf söylemek değil derdim. Yıllardan beri ben doğru gördüğüm, doğru bildiğim ölçüyü her alanda, her daim konuşmaya gayret ettim. Bir kimsenin şeyhlik yapabilmesi için bunu teknik olarak söylüyorum. Muhakkak ki bir şeyhten en az nakîb-i nükabâ icâzetinin alması lazım.
Çaylarınız da için hem. Bu bir teknik mesele. Bu işin tekniği. Eğer ki bir Şeyh Efendi, bir mürîdine veya bir şahsa nakîb-i nükabâ icâzeti veriyorsa, o kimse, şeyhi vefat ettiği zaman şeyhlik yapabilir mi? Her cevap yapabilir. Teknik olarak söylüyorum bunu. Eskiler bunu da kabul etmemişler. Bunu da bir ibare koyalım. bundan 300 yıl önce bunu da kabul etmemişler. Bir şeyhlik icâzeti o kimsede olması gerekir demişler. Ama zaman içerisinde bazı şeyler farklılaşmaya veya değişmeye başlamış. Bu teknik olarak kabul görmüş. bir kimse nakîb-i nükabâ icâzeti varsa, şeyhi vefat ettikten sonra şeyhlik yapabilir demişler. Ama bu kabul edilebilir bir şeyh mi? Bu şahısların kendilerine bağlı. İkincisi, bir olmuş veya belli bir hale gelmiş olan bir kimseye, bir şeyh, sen şeyhsin, bundan sonra şeyhlik yapabilirsin der, Eğer bunu ilan ettirirse, o kimse de şeyhlik yapabilir.
Üçüncüsü, bir kimse yetişir, bir üstâd, bir icâzetli olan kimse, O kimse onu şeyhlik icazetine olan verir. O kimsenin zaten başka bir şeye ihtiyaç yoktur. Şeksiz şüphesiz o şeyhlik yapar. Şimdi bunun en ideali, hem şeyhlik icâzeti olan kimse hem de dervişlerin rüyâlarında gördüğü kimsedir, en ideali. Bunun bir alt kategorisi, üsatının o şeyhlik yapabilir dediği, hem de normalde dervişlere ilan ettiği kimsedir. Bunun bir alt kategorisi, bir üstâd ona nakîb-i nükabâ icâzeti vermiş, ondan sonra da o kimse rüyâsında kendisini görenlere şeyhlik yapmaya başlamış. Bunun en alt kategorisi, ne bir nakîb-i nükabâ icâzeti var, ne de bir üstâd ona sen şeyhsin demiş, ne de bir şeyhlik icâzeti var. Ama o kimse çıkmış, demiş ki ben rüyâmda gördüm, bana bu görev verildi, ben bu görevi yapıyorum.
Bu da işin en alt kategorisidir. Doğrudur o kimsenin gördüğü rüyâ, bunu tartışmaya açmıyorum. Bu onu bağlıyor çünkü. Bu diğerleri başka şahısları bağlamıyor. Bununla alakalı telefonlardan da bana soru geliyor. Ben de diyorum ki telefonlarda bu muhabbet konuşulacak değil, yazın bizim Perşembe sohbetine geliyorsanız, gelmeyenler değişik kimselere üzerinden sormaya çalışıyorlar filan filan. Ama bunun ideali, bunun ideal olanını söylüyorum. Hem bir şeyhin icâzeti yazdı, hem dervişlerin mani rüyâda gördüğü, hem de bir şeyhin o şeyhtir diye ilan etti kimsedir. Veyahut da ilan edilmese dahi onun bir icâzeti var ise, insanlar da onu rüyâlarında görüyorlarsa o kimse şeyhlik yapabilir mi? El cevap yapabilir.
Bu bana rüyâmda verildi, ben böyleyim demek biraz işin istismarına açık görünüyor. bunu böyle, bana şöyle rüyâ görüldü, şöyle yaptılar, böyle yaptılar, şöyle oldu, böyle oldu. Bu biraz böyle istismara açık bir şeyh. Allâh muhâfaza eylesin. Ama ne yazık ki bunlar gün geçtikçe çoğalıyor filanca cemaattan, filanca tarîkattan, filanca yerden, fişmanca yerden bu tip şeyler var. Bunlara siz ne diyorsunuz diye, sanki ben otoriteymişim gibi bana soruyorlar. Ben de bildiğimi aktarmaya çalışıyorum. Ama bu artık öyle bir hale geldi ki bu fazlaca istismâr edilmeye başlandı.
Şeyh Efendi Devri ve Bugünkü Suistimâl
Şimdi Şeyh Efendi Hazretlerinin zamanındaki gibi değil hiçbir şeyh. Şeyh Efendi Hazretlerinin ben görev verildi dediği zaman çok aşırı derecede baskı vardı, aşırı derecede sıkıntı vardı. Öyle bir baskı altında, öyle bir sıkıntının altında bir kimsenin ben şeyhim demesi büyük cesaretti. Sebep? Çünkü davası var, yargılanması var, sıkıntısı var, bir sürü şeyh var. Ve işin tırnak içerisinde söylüyorum, o sıkıntılar hala da devam ediyor mu? Evet, öyle kolay bir şeyh değil. Ama bu meseleleri böyle de istismâr etmek, şimdi tabi o kadar baskı yok, istismâr etmek. sabah erken kalkıp bana böyle bir görev verildi. Bir de bazen bunu böyle anlatanlar kullandıkları tabirler de çok hoş değil. divân kuruldu, bunu hiç kimseye atıfta bulunmak için söylemiyorum.
Hiç kimsenin şeyhliğiyle şeyhiyle işim yok, beni ilgilendirmiyor. Ama divân kuruldu, e filanca gel huzura dediler, geldim. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri, sen bundan sonra irşada yetkilisin dedi. Ben Hazret-i Peygamber efendimize ben yapamam efendim, ben bu işin altından kalkamam dedim. Bir daha çağırdı, ben yine yapamam dedim, ben bu işin altından kalkamam dedim. Ve hatta ben yapmak istemiyorum dedim, bu tür ibareler dinliyorum ben. Şimdi bu ibareleri dinleyince bu benim kendimce, kendi analizim. Kimseye taş atmak değil. Bir kimse, divân kuruldu dendiği zaman bu ne biliyor musunuz? Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri orada, geçmiş peygamberler orada, sahâbeler orada, pir efendiler orada, bütün silsile-i meşâyîh orada.
Benim anladığım divân bu ve sen oraya çıkarılmışsın. Orada ayakları titremeyen, orda ayakları titremeyen ve hatta bir kimse demek ki o kadar çok naz ehli ki ne ayağı titriyor ne dili titriyor. O kimseye Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri, sen bundan sonra buna memursun diyor. O kimse de diyor ki Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri hayır ben bunu yapamam diyor. Bir, ya böyle bir es-tantene hiç yaşamamış o? Ben analiz ediyorum kendi kendimi. Ya böyle bir es-tantene yaşamamış o? Ya da hayal görmüş böyle, hayallemiş kendi kendine. Bir mürşid, bir şeyh, bir şeyh bir mürîdine vazîfe verecek zahiren. Diyecek ki sen bundan sonra buranın zâkirisin. O kimse diyecek ki ben bunu yapamam şunu diyor.
Ey Şeyh Efendi sen benim basiresizliğimi, ferâsisizliğimi, bu konudaki yetkisizliğimi, yetersizliğimi görmedin. Körün tekisin. Senin hiçbir şeyden anladığın yok. Bilgin yetersiz, maneviyatın yetersiz, her şeyin yetersiz. Sen kalktın, bana bu vazîfe verdin. Kör oğlu körsün sen. Benim yetersizliğimi görmemişsin. Öyle. Ya da sen gerçekten çok küstâh bir insansın. Ya da sen gerçekten nankörsün.
Divân Sahnesi ve Emri Reddetmenin Hükmü
Sen gerçekten o şeyhe layık bir kimse değilsin. Şeyhin yapacağı tek bir şeyh vardır. Ben şimdi bunu kendimce analiz ediyorum. Bu Mustafa Özbaca. Şimdi bir şeyh, bir mürşid-i kâmil bir kimseye vazîfe verdiğinde o kimse de o vazifeye itiraz ederse yapılacak olan işlem budur. Ben şimdi bunu kendimce analiz ediyorum. Bu Mustafa Özbaca. Şeyhim bana diyecek ki şunu yapacaksan bundan sonra sen bu sun. Ben ona diyeceğim ki bilememişim ben o değilim. Öyle mi? Reddedeceğim. Öyle mi? Bana göç demiş göçmüşüm, at demiş atmışım, sat demiş satmışım. Git demiş gitmişim. Ondan sonra bana diyecek ki sen şusun ben hayır o değilim bilemedin diyeceğim. Öyle mi? Bakın bazı şeyler söylenirken işin nereye gittiğinin farkında değil insanlar.
Arkadaşlar Peygambere itaat edindiği onca âyet-i kerime var. Bir sûfî için hadîs-i şerîf nasıl sahihse Peygamberi rüyâda gören gerçekte görmüş gibidir diye. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem rüyâda halde nerede olursa olsun bir kimseye bir şeyh emretcek. Sen bunu yap diyecek o da onu ben yapamam mı diyecek. Bu çok sıkıntılı bir şeyh. Bunu böyle bir kimse kendi tevazusunu göstermek için. Yok ben o görevi istemiyordum da yan cebime koyun diye anlatırken. Yok o arkadaş istemedi diye bir daha divân toplanmış sonra. Sonra bir daha ona söylemişler. O yine ben kabul edemem demiş. Sonra tekrar toplanmışlar. İşleri güçleri yok boyuna habire toplanıyorlar. O mübarek kat-ı sırrı Hz. için. Tabii ya ümmet-i Muhammed’de velim kalmadı ya bir tek o lazım.
Bir daha toplanıyorlar bir daha bir daha toplanıyorlar bir daha. Sonra arkadaş artık lütfediyor görevi kabul ediyor. Çıkıyor ondan sonra diyor ki şöyle oldu böyle oldu böyle oldu böyle oldu böyle yaptık. Demek ki bir kimse Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hz. geçmiş peygamberler orada. Sahabeler orada. Pir efendiler orada. Sahabeler orada. Sisileyi meşahi orada. sen de oradasın. Bunu hayal edin kendinize. Ve orada ona dediler ki sen bundan sonra bu öylesin bunu yapacaksın. Bunun da Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hz. söylüyor. Ve sen orada huzurda diyeceksin ki ya Resulallah ben yapamam bunu. Burayı kafam, beynim, aklım, içim, dışım, ruhum, bilgim, kalbim yok kabul etmiyor burayı.
Burayı kabul edemiyorum. Rüyasında görmüştür görmüştür vermişlerdir vermişlerdir. Eyvallah ya. Ama yok kabul etmedin bir daha toplandılar. Kabul etmedin bir daha toplandılar söylediler. Kabul etmedin bir daha toplandılar söylediler. Allâh’ım diyorum ya. Kendi kendime bunu düşünüyorum. diyorum Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hz. bir kimse bir şeyh diyecek. Ne diyecek? O da diyecek ki ben kabul etmiyorum ya Resulallah ben bunu yapamam. Buraya kafam almıyor. Buraya kafam almıyor. Buraya kalbim almıyor. Buraya ruhum almıyor. Buraya içim almıyor. Ben Hazret-i Muhammed Mustafâ’ya sallallâhu aleyhi ve sellem Hz. ne büyük edebsizlik olarak görüyorum bunu. Büyük küstâhlık olarak görüyorum bunu.
Böyle bir şeyh velev ki oldu bunun söylenmesini dahi uygun görmüyorum. Kim? Emrini dinlemediğin kim ya? Bunu düşünüyorum bunu düşününce benim teller yanıyor. Bakın bunu düşünüyorum bunu düşününce teller yanıyor benim. Ben diyorum ki yok ya. Burası diyorum benim burada takılıp kalıyorum. Bir kimse bir arkadaş bir kardeş şunu şöyle diyebilir düşünebilir şimdi. Senin 18 yıl boyunca peşinden gittin. Abdullah Efendi de bunu böyle anlattı. Diyebilirsiniz. Evet. Bunu söyleyebilirsiniz.
Şeyh Efendi’yi Ayırıyorum
Ben Şeyh Efendi’yi bu meselenin dışında tutuyorum. Bakın bunu ben dışında tutuyorum. Ama onun yolunu şu anda istismâr edildiğine inanıyorum. Çünkü şöyle bir denglem kuruluyor. Onu kabul ettiysen bunu da kabul edeceksin. Denklem bu. Bunu kabul ettin bunu da kabul edeceksin. Ya canım kardeşim yapmayın. Abdullah Efendi’yi seviyorum diyenler. Burada Şeyh Efendi Hazretlerine kötülük yapıyorlar arkasından. Çünkü yürümüş olduğu yolu istismâr ediyorlar. Kirletiyorlar. O ona münhasır bir şeydi. Bu sana münhasır bir şeyh değil. Söyleme bunu. Veya bir başkası söylüyor bunu. Ben kim olduğunu bilmiyorum. Geçen gün gene birisi bana telefon açtı. Yabancı numara. Açmak istemiyorum ben de kayıtlı olmayan numaraları.
Bazen diyorum bir kimsenin derdi vardır. Belki de başka yerden aramışlardır. Açıyorum böyle yakalanıyorum. Selâmün Aleyküm aleyküm selâm. Mustafa Özbahar ile mi görüşüyorum? Mustafa Hoca ile mi görüşüyorum? Estağfurullah buyrun. Bir sorumuz vardı. Buyurun canım kardeşim. böyle böyle bizim Anadolu’dan bir yerden ilan eden kimse oldu. Canım kardeşim bana bunu sorma. Ben doğrusunu öğrenmek istiyorum. Böyle 4-5 tane telefon aldım. Perşembe sohbetlerini dedim. Devam edin dinlemeye. Dinliyorlarmış bir de. işte dedim böyle bir soru gelir bir şeyh olursa cevaplandırırız dedim. Ama bunun içerisinde başka şeyler var dedim. Şimdi o telefonda sorana cevaplandırıyorum şimdi. Ona çünkü az bir şeyh söyledim biraz da herhalde o esnada hâlet-i rûhîyem normal değildi galiba.
Hoş normal zamanı yok da. Dedim canım kardeşim. Koca Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem birisine vazîfe verecek olsa, verse zahirende ona icâzet lazım ise, icâzetli dedim bu memlekette, bu dünyada dedim şeyh mi bitti? Birisine rüyâsında der ki git filanca kimseye ben şeyhlik verdim. Veyahut da vazîfe verdim. Onun icazetini yaz ver dedim ben. Aciz mi ki dedim? O icâzetli şeyh de dedim tıpış tıpış gider onun icazetini yazar dedim. Hayır mı diyecek Hazret-i Peygamber’e dedim. Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’e dedim. Hayır mı diyecek icâzetli bir şeyh rüyâsında görse, dese ki Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazreti ona filancının icâzeti var. Filancının icazetini yaz ver dese, o hayır ben yazmıyorum.
Vermiyor mu diyecek ona? Telefonda durdu bu şimdi. Canım kardeşim, seni yolundan soğutmak değil, seni yerinden yurdundan etmek değil derdim dedim. Bana bunları soruyorsunuz dedim, sonra gidiyorsunuz, bulunduğunuz yerde dedim. bak Mustafa Özbağ böyle dedi diyorsunuz dedim. Benim düşmanımı arttırıyorsunuz dedim. Ama benim korkum, çekintim yok. Sen dedim Perşembe sohbetlerini devam et, dinle. Bir soru geldiğinde de dedim cevabını alırsın. Arkadaşlar, kıymetli Müslümanlar, bu sohbeti dinleyenler, dinleyecek olanlar, Hazret-i Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri birisine vazîfe verir de, o kimse hayır yapamam derse ona tecdidi îmân tecdîd-i nikâh gerekli. Bir kimseye bir vazîfe verdiyse, zahiren ona bir vesîka lazımsa, vesikalığı üstâd mı kalmadı dünyada?
Birisine rüyâsında emretse, desek veya halinde emretse, desek git onun icazetini ver dese, o veremeyecek mi? Vermiyorum mu? Bir kimse yola çıkmış, eğer o kimse gerçekten bir mürşidi kamil ise, onun eksik noksan neyi varsa yolda tamamlanır. Onu tamam ederler. Eksiklik, noksanlık kaldırmaz yol. Allâh muhâfaza eylesin. İnsanlar inanırlar, inanmazlar, giderler gitmezler, ders alırlar, almazlar. Hiç kimseye garazim yok. Allah, ümmet-i Muhammed’in içerisinde velîleri arttırsın. Mürşidi kamilileri arttırsın. Evliyaları arttırsın. Bütün ehli tasavvuf, mürşidi kamil olsun. Evliya olsun, velî olsun, gerçekten hakiki bir sûfî olsun. Beni de onlara hizmetçi eylesin. Bu benim derdim, başka bir derdimiz yok.
Allâh muhâfaza eylesin. O yüzden derdim doğruyu bulmak, doğruyu anlatmak, kendimce inandığım doğruyu insanlara tebliğ etmek. Soru iki. Bamm teline vurmuşlar bugün ya, bunlar böyle.
Vefâttan Sonra Zâkirlik İlanı
Bir şeyh vefat ettikten sonra kendini zâkir olarak ilan edenler var, doğru mu? Bizim Olktay’ın sözü var ya, en iyi şeyh, ölü şeyh diye. Bu da enteresan. E tabi böyle vefat ettikten sonra herkes rüyâsında görüyor, beni zâkir tayin etti diyor. Rüyamda gördüm, ben zâkirim. Şimdi rüyâmda gördüm, ben şeyhim dedin, inandın. Rüyamda gördüm, ben zâkirim deyince ona da inanacaksın. Böyle bir denglem kuruluyor. Bunu şimdi böyle biraz da Şeyh Efendi’den sonraki hallerle örneklendireyim. Şeyh Efendi, Allah rahmet eylesin, vefat etti. Bana vasiyeti oydu. Mustafa Efendi oğlum bütün herkese söyle, istihâre yapsınlar. İstiharalarında kimi görürlerse ona intisâb etsinler. Eyvallah. Biz de herkese söyledik. Şimdi 18 yıl beraber yol koştuk onunla, bana söyledikleri.
Mustafa Efendi, ölen şeyhin dersi çekilmez oğlum. Ancak bir şeyh buluncaya kadar insan onun dersini çeker. Ölen şeyhin vermiş olduğu vazifesini çeker. Bunu neden söylüyordu? Çorum Hacı Mustafa Efendi vefat ettikten sonra bir kimse zâkirlik yapıyormuş bir yerde. Ben de karşılaştım onunla, tanıştık. Ondan sonra, böyle şeyi gösterdi bana, hırka falan bir şeyh yapıyordu. Böyle baktı şimdi bu. Gençlik de var ya, genç olunca insan böyle bunu da söylemeyeyim demiyor. Bu hırka çorum Hacı Mustafa Efendi Hazretleri’nin hırkası ama içindeki o değil dedim ben. Bu hırka çorumun içindeki o değil dedim. Bu hırka çorumun içindeki o değil dedim. Bu hırka çorumun içindeki o değil dedim ben. Bu böyle bozuldu. Hatta içindekinde dedim, ondan bir koku bile yok dedim.
Bu arkadaş kendisini, bana rüyâmda zâkirlik verdi deyip zâkirlik yapıyor. Aynı şekilde bir tane Elazığ da vardı. Aynı şekilde bir tane Elazığ da vardı. Aynı şekilde bir tane Elazığ da vardı. Aynı şekilde bir tane Elazığ da vardı. Aynı şekilde bir tane Malatya da vardı. Şehirde söyleyeyim ben. Ben tabi onunla karşılaştım. Böyle konuştuk, yok hayır. Dedim, çorum Hacı Mustafa Efendi sağlığında sana zâkirlik verdi mi dedim ben. Durdu bu. Sağlığında sana zâkirlik vermediyse ben zâkirim deme dedim. Sağlığında sana nakiplik verdiyse, sağlığında sana nükabâlık verdiyse, sana sağlığında nakîb nükabâlık verdiyse söyle. Ama vermediyse dedim, bana rüyâmda çorum Hacı Mustafa Efendi zâkirlik verdi dersen dedim, bu işin, bu işin iplin ucu kaçar dedim.
Ama sana vermemiş dedim. Sonra ben bunu Şeyh Efendi Hazretlerine sordum. Dedim, ismi filanca çorumda. Dedim, efendim çorum Hacı Mustafa Efendi ona zâkirlik verdim. Biliyor musunuz? Hayır oğlum ne alakası var dedi. Kendi kendilerine çıkıyorlar böyle dedi. Cahiz değil dedi. Böyle kendi kendine çıkanlar dedi. Mahşerde çorum Hacı Mustafa Efendi söylemiş. Mahşerde hınzır başı gibi hal koyacaklar oğlum dedi. Kaldım. Kaldım. Dedi, bir böyle Şeyh olmadığı halde Şeyhim diyen, orta yere çıkan, bu benim Şeyh Efendi’nin bana söyledi. Hınzır başı gibi hal koyacak oğlum dedi onlar dedi. Baba böyle söylemişti bize dedi, çorum Hacı Mustafa Efendi Hazretleri. Ve onun zâkirliğini o manada kabul etmedi dedi. Yok böyle bir şeyh ve olmazdı dedi.
Sonra Elazığ’dan birisi çıktı. Ben babanın zâkiriyim çorum Hacı Mustafa Efendi’nin diye. Sonra bir tane Malatya’dan çıktı. Bunlar benim dervişliğimin ilk yılları. o ilk yıllardaki o dalgalanmalar, o kaosik durumlar filan birinci derecede şahidim ben bütün hadiselere. Bu şimdi sonra Şeyh Efendi Hazretleri vefat ettikten sonra Bursa’dan birkaç tane bayan çıktı. Bana rüyâda verdiler zâkiriz gibisinden. Bana rüyâda verdiler zâkiriz gibisinden. İzmir’de çıkmış bir tane bayan bana zâkirlik verdi diye. burada erkeklerden birkaç tane çıktı. Hepsi de zâkir oldular bize rüyâda zâkirlik verdiler diye. Ve dışarıdan başka dergâhlardan da bu tip var. Bu doğru değil. Bakın bu doğru değil. Bana rüyâmda Şeyh Efendi zâkirlik verdi.
Ben zâkirim toplanın arkadaşlar. Bunlar yol kesici. Hangi dergâhdan olursa olsun. Kim yaparsa yapsın bunu. Bunlar yol kesici. Bir Şeyh zâkir demediği halde zâkirlik yapan. Kendi heva hevesine düşmüş. Şeytanın aldatmacasına düşmüş bir kimse. Bir Şeyh ona sen Şeyh’sin dememiş. Bir elinde icâzeti yok, bir şeysi yok. Ben Şeyhim deyip ortaya çıkması. Bunlar yolu istismâr edenler. Allâh muhâfaza eylesin. O yüzden sorular sorulunca söylemek icap edilir. Kimsenin Şeyhli, Mürşidli, Velili, Uçması beni ilgilendirmiyor. Kimsenin zâkirli, nakibli, nugabalı, nükabâlı, halîfeli beni ilgilendirmiyor. Bana bir şeyh sorarlarsa doğru bildiğimi aktarırım, anlatırım. Bildiğim bir şeyse, bilmedim bir şeyse de öğrenirim.
Gerekli bir ilimse, faydalı bir ilimse öğrenirim. Faydasızsa faydasız ilimden Allâh’a sığınırız der. Geçer gideriz. Rabbim muhafaza eylesin. Cenâb-ı Hak cümlemizi korusun inşallah. Biraz lafı uzattım belki de ama hakkınızı helâl edin. Bu meselenin de böyle tefaratlı bir şekilde anlatılması lazımmış demek. Şey verin, var mı? Evet. Efendim, şeyhlik verildi, gürşütlük verildi, zâkirlik verildi gibi bu MR’lerin sağlaması var mıdır?
Sağlama Mes’elesi: Divân ve İcâzet
Bir kimse bunu söylüyorsa karşı taraftaki insanın bunu sağlamaya alacak elinde bir MR’si yok. MR’si ne olabilir? O kimse ona şeyhlik verildiğini rüyâsında gördüyse, o divâna vakıf ise, şeyhlik verildi, divâna vakıf. Onun da gidip ona intisâb etmesi gerekir. Divana vakıfsa, o divanı görüyorsa da o esnada veyahut da bir gün sonra, iki gün sonra, veyahut da Hazret-i Peygamber’in adına bir şeyh verirse, o divanı görüyorsa da o esnada bir şeyh verirse, o divanı görüyorsa da o esnada veyahut da bir gün sonra, iki gün sonra, veyahut da Hazret-i Peygamber’in adına bir şeyh verirse, o divanı görüyorsa da o esnada bir şeyh verirse, o bizim icâzetimizdir, ona vazîfe verildi diyorsa eyvallah. Bunun sağlaması bu, benim bildiğim.
Ben o yüzden Şeyh Efendi’yi ayırıyorum. Ayırmamı anladınız mı? O yüzden ayırıyorum. Diyorum ki, o bunu söyledi ama siz Abdullah Efendi değilsiniz. Abdullah Efendi’nin onu söylemeye hakkı var mıydı? El cevap vardı. Ya onun vardı da bizim de vardı. Senin vardır, bir şeyh demiyorum ama ben kabul etmiyorum. Adnan’ın dediği gibi, ben de sağlamasıyım. Ben de sağlaması yok. Ben de sağlaması olmayınca ben kabul etmiyorum. Bir kimse, ben zâkirim, bana rüyâmda zâkirlik verildi. Ya bu artık işin ayağa düşmesi ya. Bir kimse, ben zâkirim, bana rüyâmda zâkirlik verildi. Ya bu artık işin ayağa düşmesi ya. Bunu bir kimse söylüyorsa gerçekten ve gerçekten artık Şeyh’ini istismâr ediyor. O yolu istismâr ediyor.
Ben onun iyi niyette olduğuna inanmıyorum. Mustafa Özbah tesbihü, benimki de az değil 86-87’den 2001’e kadar, 2021’e kadar. Az bir tecrübe değil bu. Benim gördüğüm şu oldu. İnsanlar öyle olmadıkları halde öyle bir şeyh yapmıyorlar. İki yakaları bir araya gelmedi. O yüzden biraz insan kendince ölçülerini yapan bir şeyh değil. Bir şeyh yok. Bir şeyh yok. Bir şeyh yok. Bir şeyh yok. Bir şeyh yok. Bir şeyh yok. Bir şeyh yok. Bir şeyh yok. Bir şeyh yok. Bir şeyh yok. O yüzden biraz insan kendince ölçüler hareket etmesinde fayda var. Başka bu konuyla alakalı sorusu olan, söyle Sıtkı, Sıtkı’ya şeyh verin. Sıtkı gene geçen haftaki gibi olacaksa, doğulacaksa soru doğulmayacak inşallah. Efendim, Osmanlı’da, Şehirülistan’da şeyhim diyen, müşşid-i kâmilim diyenleri imtihan ediyorlardı.
O da son dönem. Son dönem. Şimdi Türkiye’de yani, veya şeyh olarak, Diyanetin veya devletin böyle bir imtihana tabi tuttuğu zaman, bu şeyhim diyen, müşidim diyen, zâkirim diyen, nakibim, nükabbayım diyen, ateş yakıp içine koyduğu zaman gelen olur mu? Bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti layık bir devlet. Layık bir devlet için, layık bir devlet. Ve Diyanet İşleri Kurumu da layık bir kurum. Onu da bizim Mehmet Emin gönderdi bana, Anayasa Mahkemesi’nin kararı olarak, Diyanet İşleri Başkanlığının layık bir kurum olduğunu. Diyanet İşleri Başkanlığı layık bir kurum, dini bir kurum değil. O yüzden Türkiye Cumhuriyeti de layık bir devlet. O da dini bir devlet değil. O yüzden, layık bir devletin, layık bir kurumunun dini bir sınav yapması da uygun değil.
Bir de işin şeyh tarafı var, tasavvuf tarafı var. E sonuçta layık bir devletin, layık bir kurumunun tasavvufla bir alakası da, bağlantısı da olmaz zaten. Onlar sadece camileri idare eden, camilerin açılıp kapanmasına bakan, camilerin imam ve müezzin ihtiyacını gören, her cuma para toplayan, dünyanın demeyelim ama Türkiye’nin en zengin vakfına sahip layık bir kurum. O yüzden onların böyle bir imtihan etmeleri mümkün değil. O zaman bu sınır devamlı çoğalacak efendim. Şeyh çoğalacak, mürşid çoğalacak. Allah çoğalsın diye diyelim. Duâ ediyoruz çoğalsın diye. Allah iyisin inşallah. Çokluktan sıkıntı çıkar mı bilemem. Evet başka? Bu konuyla alakalı dediğim varsa alalım. Yoksa konuyu serbest edeceğiz.
Evet buyur. Burada. Sen soracaksın herhalde konu. Konu serbest. Konu serbest. Sana hep serbest ya Halit Hoca. Sen üzme kendini ya.
Mesnevî’den Bâyezîd-i Bistâmî Kıssası
Ben Mesnevî’den bir husus hatta Adnan abinin sorduğu sağlamaya da belki sizin adınıza… Kapı aralar diyorsun. Çünkü siz bunu benim diyemezsiniz. Mehsevide de Bâyezîd bunu dememiş. Bunu başka birinin dillendirmesi gerekiyor. Çünkü insan kendini övemez. İnsan kendine bir makam attı demez. Mikrofonu yanaştır. Mehsevide bir kıssa var. Kıssa da Bâyezîd-i Bistâmî’nin kıssası. Hazret-i Mevlânâ aktarıyor. Bâyezîd-i Bistâmî yine bu konuda kendini savunmuyor. Öyle bir şeyi yok. Bâyezîd-i Bistâmî bir gün sohbet sırasında aşk ile… Ben hakkım diyor. Daha sonra bunu kendisine soruyorlar. Yakınları soruyor yani. Yakınları soruyor yani. En yakınındaki, dergahındaki insanlar. Bunu diyor. Ben böyle bir şeyh demem.
Çok özür dilerim. Ben böyle bir şeyh dersem diyor. Yanlış bir şeyh söylemişimdir diyor. O zaman diyor. Ben bunu bir daha dersem diyor. Siz beni bıçaklayın diyor. Alın diyor bıçağı. Bıçaklayın diyor. Size serbest diyor. Müridanın içerisinde. Sonra… Cübbe ile Allah muhabbeti yine aynı şekilde geçiyor. Bâyezîd-i Bistâmî yine o aşk halinde diyor ki. Cübbe’nin içinde Allâh’tan, haktan başkası yoktur. Böyle söyleyince… Kalbinde şüphesi olanlar. Evet diyor söylediler. Çekiyorlar bıçakları. Başlıyorlar saplamaya. Baya da saplayan var. Ama… Neticede bir bakılıyor. Bir kimse bıçağı nereye vurursa… Vurduğu yer kendinde kanıyor. Bir kişi geliyor. Bâyezîd-i Bistâmî’nin boynunu kesiyor. Bir bakıyor kendi boynu kesiliyor.
Kendi boynu kesiliyor. Tak düşüyor ölüyor. Bir süre sonra bir bakıyorlar. Bütün bıçak vuranlar… Çoğu ölmüş. Çoğu da ağır derecede yaralı. Bâyezîd-i Bistâmî yine bir şeyh söylemiyor. Ben bunun hikmetini soracağım. Burada ne demek istiyor? Bu nedir? Nasıl anlamalıyız? Bunu birçok veçeden tefsir etmek, bunu birçok veçeden anlatmak mümkün. Bunu söyleyenlerin hepsi de… Ben hakkım demiş. Ben Allâh’ım diyen olmamış hiç. Bu bir veçesi. Ben Allâh’ım demiş. Bu bir veçesi. Ben Allâh’ım demek ile ben hakkım demek. Veyahut da cübbemin altında hak var demek. Veyahut da Bâyezîd-i Bistâmî’nin sözüdür yine. Var mı benden daha şanı yüce demek. Yine Bâyezîd-i Bistâmî’nin sözüdür. kudret de benim, bugün kuvvet de benim diye.
Veya bu manada buna benzer Abdülkâdir Geylânî Hazretlerinin sözü vardır. Buna benzer bu manada Ahmed el-Bedevî’nin sözleri vardır. Buna benzer Yûnus’un sözleri vardır. Buna benzer hatta bundan daha yukarıda Hazret-i Mevlânâ Celalettin Rum’un sözleri vardır. Yine buna benzer Muhyiddîn İbn-i Arabî Hazretlerinin sözleri vardır. Hatta Muhyiddîn İbn-i Arabî Hazretleri Bâyezîd-i Bistâmî’nin bu sözlerini atıp da bulunarak bundan daha ileri söyler. Hazret-i Mevlânâ da bunlardan daha ileri söyler. Mesela Hallâc-ı Mansûr’dan da ileri söyler. Muhyiddîn İbn-i Arabî’den de daha ileri söyler. Ama söylerken Hazret-i Mevlânâ Celalettin Rum Hazretleri kısaların içerisinde söylediğinden böyle keskin anlaşılmaz. meseleyi kısanın içerisinde söyler.
Öyle söyler. rüzgarın içerisinde toz gibi. Öyle söyler. Şimdi o yüzden bu meselelere farklı farklı veçelerden bakmak mümkün. Farklı farklı veçelerden baktığımızda baktığın perdeye göre farklı manalar çıkması da mümkün. Bunu böyle Bâyezîd-i Bistâmî gibi Muhyiddîn İbn-i Arabî gibi Hazret-i Mevlânâ gibi Yûnus gibi kimseler o aşk halinde bu sözleri sarf etmişler. Ve bu sözleri sarf ettiklerinde delilleri de bakın delilleri de etrafındaki müridler olmuş. Onlar demişler ki bu sözler şerî’at-ı garrağaya muhalif. Onlar da demişler ki o zaman böyle bir şeyh olduğunda üzerinizde hançeriniz de mi yoktu? Vurun hançerinizi demişler. O müridler de üstadlarına tabi olma cihetiyle vurmuşlar hançeri. İsa Hançeri kimisi kendisini kesmiş, kimisi kesiyom zannetmiş, ondan sonra hiçbir yaralama olmamış.
Velhasıl kelam onların haklığı oradaki müridanın önünde tecelli etmiş ispat olmuş. Şimdi bir şeyin ispatı o kimsenin kendisine ait değildir. Etrafındakilere aittir. Delili bu ben hakkım diyen göstermez. O madem ki bunun söyleyişi kendinden değil o zaman ondan söyleyen onun delilini de tecelli ettirir. Onu kim maşa alet kelime gibi kullandıysa onun delili de ona ait olmuş olur. Nasıl Hazret-i Muhammed Mustafâ’yı sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri Cenâb-ı Hak’ın peygamberlik vazifesini verdiğinde peygamberliğini tahsik eden, peygamberliğini gösteren birçok mu’cîze ve elinde bir kitapla bu mu’cîze, mu’cîzelerin en büyük kitapla insanlara gönderildi ise bu velîlerin de kendilerince böyle kendilerinin hak olarak gönderildiğine dair etrafına olan delilleri vardır.
O yüzden mesele delillikten açıldığı için böyle delillikten, delil olmaktan vurgulayım. Hakk’ın tecelliyatını üzerinde elbise olarak giyen kimselerin o esnada ben öleyim demeleri de onların hakkıdır. O zaman Adnan ağabeyin demiş olduğu hususta bir velî kimseyi veya manevi görevli bir kimseyi ona laf söyleyenlerin veya ona hançerleyenlerin akıbetinden tanıyabilir miyiz? En muhakkak akıbetlerimiz normal olmaz. O zaman bu bir sağlama olur değil mi? Bir sağlama olur, evet. O yüzden diyorum iki yakaları bir araya gelmez diye. Allâh muhâfaza eylesin. Allah kimseye böyle nefse düşürmesin inşallah. Tabi bu tip insanlar sadece kendilerine zarar vermezler.
28 Şubat ve Derviş Parası Suistimâlı
Yani 28 Şubat benim için çok büyük bir şeyh oldu, tecrübe oldu. O şehler toplantısına giderdik biz. bu tecrübe oldu. Orada şehler tanıdık, dervişlerin paralarını iç eden, halifeler tanıdık dervişlerin paralarını iç eden, zâkirler tanıdık dervişlerin paralarını iç eden, dervişlerin paralarıyla kendisine daire alan, katalan, yatalan, dervişlerin paralarıyla iş Kur’ân, batıran. Bunları 28 Şubat döneminde o şehler toplantısında tanıdığımız şeylerdi buna. bir şehyefendi kalkmış, bir müritten yok 200 bin dolar almış, 300 bin dolar almış, 500 bin dolar almış. başka bir mürîde kendine ev yaptırmış, bir zâkir kalkmış, dervişlerden para almış, kendine daire almış, birisi kalkmış araba almış, Allah yolunda koşacağız çalışıyoruz gibisinden.
O ondan borç almış, o ona borç vermiş, o onun parasını yemiş, o onun parasını götürmüş. Halifelerin arasında konuşulanlar bunlar. Mustafa Efendi siz ne yapıyorsunuz? Ben diyorum yasak, şu bu filan. Bunlar böyle sıkıntılı haller tabi, az paralar değil. oradaki zâkir veyahut da ders yaptıranın böyle günlük bir ihtiyacı olur 5 lira, 10 lira, 20 lira, 30 lira, 40 lira, 50 lira. Dersin ki bizim zakirimiz, kardeşimiz sıkışmış yardımcı olalım. Allah için kime yardımcı olmuyoruz ki? Borç alır verirsin, bu şehyefendinin sözü bana. Eyvallah. Eyvallah. Ama devasa paralar konuşuluyor. Telefon açıyorlar İstanbul’dan bizim şeyhimiz filanca. benden şu kadar para aldı. Efendim bir virt var mı bu parayı geri almak için bize tavsiye edeceğiniz?
Nasıl isteyelim? iş yerleri açmışlar, kurmuşlar, iş yerleri batmış, paralar havada uçuşmuş gibi gibi şeyler. Allâh muhâfaza eylesin. Yok bu sen evini rüyâmda gördüm bana getireceksin. Yok sen şu arabayı rüyâmda gördüm, devrini bana vereceksin. Bu da senin mallı imtihanın. Ondan sonra bak âyet-i kerime sizi mallarınızla imtihan ederim. Sen bu arsayı benim üzerime devreteceksin. Bizim şöyle bir işimiz var. Yok dergâh yapıyoruz, toplayın paraları. Yok tekke yapıyoruz, toplayın paraları. Hiç unutamadığım bir şeyh. Bir zâkir tayin etmiş şeyhin birisi onu. O zâkir de bir ar saldırmış dervişlere. Üstüne bir kat dergâh yapmış, onun üstüne de ev yapmış. Alta dergâh var, üstte evi var. Hayat devam ediyor.
Hayat devam ediyor. Sonra şeyhiyle arası bozulmuş. Şeyh onu zâkirlikten tart etmiş. Sonu başka bir zâkir tayin etmiş oraya. Demiş onunla da irtibat keseceksiniz, orada zikrullar da gitmeyeceksiniz. Yeni zâkir demiş ki bana da bir dergâh yapacaksınız, bir ar salacaksınız, üstüne de ev yapacaksınız. Onun mürîdleri geldi. Dediler bunlar bu işler nasıl oluyor? Biz şimdi bir tane daha ar salıp yapacağız mı? Dedim canım kardeşim ilk dedim bu yaptırırken Şeyh Efendi’ye gidip sordunuz mu? O şeyhi de tanıyorum. ziyaret ettik Şeyh Efendi ile beraber. Dedim gidip kendisi ile görüştünüz mü? Bana baktılar. dediler ki biz onun haberi var zannediyorduk. Ya haberi var yok. Gidip sorsaydınız ya. Efendim bu adam bir ar saldı.
Üzerini dergâh yapacağını söylüyor veya bize ar saldırıyor. Üzerini dergâh yapacağız, ev yapacağız. Buna müsaadeniz var mı? Böyle bir şeyh kabul ediyor musunuz? gibisinden. Bunlar istismara açık olan şeyler. Bunlar sıkıntılı şeyler. O yüzden benim sağlığım el verdiği müddetçe bizim içimizde bu tip şeyler olmayacak inşallah. Hep böyle zaman zaman derim ya benim adımı kullanıp sizden para isteyebilirler, sizden bir destek isteyebilirler, benim adımı kullanıp sizden herhangi bir şeyh isteyebilirler. Vermeyin. Bakın tekrar söylüyorum. Vermeyin. Şeyh Efendi’ye yardım edeceğiz. Bir şeyler toplayalım. Vermeyin. Benim maddi durumum iyi. Benim bu tip şeylere ihtiyacım yok. Ben hala da hamdolsun ticaretime devam ediyorum, çalışıyorum.
Benim gelirim var, ticaretim de var. Tabi bir gelir kapısı daha açıldı hakaret edenler. Tabi artı bir kapı daha aralandı. Şimdi işin natifesi tabi. normalde bunlar kullanılmaması gereken yerler. Bir kimse ticaret yapıyordur. Ticaret yaptığı bir kimseyle alır, verir, borçlanır. Bunlar ayrı meseledir. Ne iş yapıyor? örnekliyorum şimdi.
Ticârî Hukuk ve Yolun Temiz Tutulması
Adnan Halı Mobile iş yapıyor. Halı da var mı Adnan gene? Halı Mobile iş yapıyor. Halı Mobile yaptığı bir iş de alır, verir, borçlanır, eder. İşi onun o. Bakın işi onun o. Ama Adnan buradaki manevi konumunu kullanarak, örneğin rahatsızlıkçı İsmail Kardeş. İsmail Kardeş ya böyle makamı kullanarak bana bir 100 milyar gönder, bana bir 50 milyar gönder. Bu istismâr. Bunun böyle olmaması lazım. Birisi gelip örnekliyorum. Adnan’a desek, Adnan kardeş ya burada fazlalığından benim 25-30 milyar param var. Al bu sende dursun. Adnan diyecek hayır kardeşim bana verme. İçinizden bazı arkadaşlar bana kırıldı da ben böyle yaptığım için. Bunun doğrusu bu. Bakın bunun doğrusu bu. Bunu yapmayacak. Bir zakirin de, bir şeyhin de yanında çok has dervişleri, arkadaşları, kardeşleri, zâkirleri olur mu?
Evet. Bunlarla bir şeyh paylaşılabilir mi? Evet. Bu adam da yapayalnız bir adam değil. Ama o kimseyle arasında zaten nasıl söyleyeyim mürîd mürşid hukuku veya zâkir derviş hukuku yoktur zaten artık. O hale gelmiştir. O yüzden aralarında öyle bir hukuk tecelli etmez. Paraydı, buldu, oydu, buydu artık yoktur öyle bir tecelliye. Öyle bir hukuk yoktur. E şimdi burada aranızda benim iş yerlerinin anahtarları olan, dairelerin anahtarları olan, kasamın anahtarları olan arkadaşlar var. Bakın bu artık mevcut hukukun dışında bunlar. Bir kimsenin etrafında bir üstadın veya bir zakirin etrafında bu tip insanlar olur mu? Evet. Ama bu yine istismâr edilmez. Mesela hiçbirinizle daha tanışmıyordum ben lastikçi İsmail kardeşle tanışıyordum.
Yıl kaçtı İsmail abi? Ben ona İsmail abi diyorum benden yaşı küçük onun. Kaçtıydın? 62’lü benden ufak. Kaçtı yıl? Bursa’ya geldiğimde ilk tanış dedik değil mi? Evet. 31 yıllık tanışmıştığımız var. Ne zaman ders aldın? Kaç? 7 sene oluyor. Bakın o dersli değildi. Onun normalde şeyh geldi mi yurt dışından Ömer? Yarın gelecek. Ömer ondan önce ders alalım. Ömer onun kayınçosu aynı zamanda iş ortağı. Ömer ondan önce ders alalım. İsmail abi de kendisi anlatsın bak nasıl ders aldığını. Verin mikrofonu İsmail’e. Bakın normalde onca yıllık tanışmıştığımız var. Ben ona bir günden bir güne böyle iş şöyle ders al demedim. Anlat İsmail kardeş. Efendim gece rüyâmda gördüm siz bana dediniz ki İsmail gel artık bize bizim dergahımıza gel artık dediniz.
Tamam efendim dedim. Sabah dükkana geldiğimde Ömer’e dedim ki akşam bir şeyh oldu rüyâmda bir üstadı gördüm dedim. Akşama dedi anlatırsın dedi. Ömer döndü dedim efendim. Ömer dedim üstadımız geldi. Ondan sonra size söyledim akşama geldiniz dersinizi vereyim dediniz. Akşam geldim dersimi verdiniz efendim. Elhamdülillah Allâh’ın mübarek esini. Bakın 30 yılda tanıştığımız kimse zaman zaman abimin üzerinden tanıştım ben. Bizim lastik lazım abimin arkadaşı tanıdı. Otur İsmail kardeş. Abimin tanıdı biz lastikleri ondan alıyoruz. Ondan sonra gönderiyoruz arabaları ya abim gönderiyor ya ben gönderiyorum biz alıyoruz veriyoruz. Şey yok ne o? Ticaret var aynı zamanda hala da arabanın lastik işleri şeyde bizim İsmail kardeşte.
Bakın Ömer’de de değil İsmail’de. Şimdi İsmail ile tanışmışız biz o yüzden. Ben ya normalde genelde İsmail’i ararım. Selâmün Aleyküm aleyküm selâm buna 4 lastik lazım veya patladı veya çatladı veya şu oldu veya bu oldu. Ticaret. An gelir İsmail’e parayı bir hafta sonra öderim iki hafta sonra öderim ve hatta unutmuşumdur telaştan sonra aklıma gelir. Ömer’e derim ya Ömer unuttun bana ne hatırlatmadın. Bakın bunlar normalde çok önceki bir hukuk. Bunlar olur mu evet. Bakın bunlar olur mu evet veya içinizde mesela öyle benim kendimce iç dünyamda öyle hukuk oluşturduklarım vardır. Ne sorarım ne ederim örneğim. Bunlar olmayacak şeyler değil ama bunlar istismâr edilmez. Bunlar böyle devasa paralara ulaşmaz.
Bugün 4 lastik olsa olsa 3000 liradır 4000 liradır örneğim. Ben o kadar da iyi lastik almam arabalara. Satacağım sonuçta. O yüzden benim için o kadar markaya ihtiyac yok işimi görsün yeter. Örnekliyorum bunu. Bunlar normal hayatın olan akışıdır bunlar bir insanın. Buna devasa bir şeyh olmaz ve hatta ben kalkıp da İsmail’e İsmail kardeş bana 200 milyar gönder 100 milyar gönder yok. Belki de İsmail olan hukukumdan dolayı varsa 3 günlük bana gönder veya 5 günlük bana gönder bunlar olur. Bakın ama bu olmaması daha iyidir ki olmaz bende hiç kimse de böyle bu derecede olmaz. bu derecede olmaz. Belki de 1 saatlıktır 2 saatlıktır ben orada değilimdir. O esnada acil bir şeyh lazımdır. Bunlar olur ama bunlar başka bir şeyh olmaz.
Ben o yüzden bazen içeride böyle fitne dolaştırırlar. Siz üstada para mı veriyorsunuz, pul mu veriyorsunuz veya bir şeyh mi yapıyorsunuz diye ben o yüzden burada kalkar söylerim. Benden alaca olan söylesin. Dışarıda da alaca olan varsa derganın dışında da alaca olan varsa gelsin söylesin. Dövmüyor sövmüyoruz derim ben. Sebep bizde bu yol istismara açık değil. Benim zâkir kardeşlerim de aynıdır. Bu konuda hiçbirisinin istismarına şahit olmalım da. Olursam alırım zakirliklerini. Zakirliklerini almak tehdit değil bu. Zakirliklerini almakla da bırakmam. Derim ki siz benim yoluma ihanet ettiniz. Bunu yapmaya hakkınız yok derim. Dergahla ilişkisini keserim. Ticaret bu, batar çıkar bunlar ayrı şeylerdir.
Ama dervişin parasını istismâr etmek bu ayrı bir şeydir. Bunların muhâkemelerine gittim ben. Şeyh Efendi bunlarla alakalı beni oğlum git Konya’ya bu işi görüş. Ben gittim tarafları çağırıyordum. Ne yaptınız siz? Birinin alacağı var. Öbürkünün borcu var. Kim? Zâkir. İç etmiş parayı. İlk siyarda birisi zâkir. Öbürkünün alacağı var. Adam kamyonunu satmış, getirmiş üç günlük diye adam istemiş ondan parayı. Almış ne üç günü, üç yıl olmuş. Zakirliğini kullanarak tan yapmış bunu. Dergahtaki makamını kullanarak tan yapmış. Bunun küçüğü büyü olmaz. Bunun küçüğü de sıkıntılıdır büyü de sıkıntılıdır. Bir kimse zakirliğini, nakipliğini dergâhtaki görevini kullanarak tan derviş kardeşlerini istismâr edemez.
Kadın erkek herkesi geçerli bu. Bunlar sıkıntılı ülkede. Allâh muhâfaza eylesin. O yüzden bunlarla alakalı böyle bir geniş bir perspektiften aldık. Hakkınızı helâl edin inşallah. Cenâb-ı Hak cümlemizi affü mağfiret eylesin. Allâh’a ilah eylem. El-Fâtihâ ve Selamu Ata. Âmîn.
Kaynakça ve Referanslar
- Açılış Duâsı ve Sel-Kasırga Sorusu: Zikrullâh halkasının terk edilmemesi — Kehf 18/28 (“Sabah akşam Râblerine duâ edenlerle beraber sabret”); yaratmanın münhasıran Allâh’a âid oluşu — Zumer 39/62 (“Allâh herşeyin yâratıcısıdır”); Tegâbun 64/11 (“Hiçbir musîbet Allâh’ın izni olmadıkça isabet etmez”); “size isabet eden her musîbet kendi ellerinizle kazandığınızdandır” — Şûrâ 42/30; kütü-müsbet kavrayışında cebriye reddi — İmâm-ı A’zam, el-Fıkhu’l-Ekber (Allâh kötülüğü sevmediği hâlde irâdesiyle halkeder); kaza-kader âyetleri — Rûm 30/22; kevnî âyet tâbiri — Fâtır 35/13
- Kula Tahsîs, İsmet ve Niçin Kötülük Yaratılır: Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın mânevî ameliyatı (şakk-ı sadr) — İnşirâh 94/1-3; Müslim, Îmân 264 (“Hazret-i Peygamber’in göğsünün açılıp kalbinin yıkanması”); îsmet-i enbiyâ akaidi — Nesefî, Akaid; Teftâzânî, Şerhü’l-Akaid; Sadu’d-Dîn Teftâzânî peygamberlerin bilinçli günâh işlemediği, zelle hükmünde kaldığı — Yûnus 10/98 (Yûnus aleyhisselam’ın şehri terki); Tâhâ 20/115 (Âdem aleyhisselam’ın unutması); “Ümmetimden hatâ, nisyân ve ikrah altında yaptıkları kaldırıldı” — İbn Mâce, Talâk 16; Beyhakî; Hâkim; “Kulunu severse ibıtlâ eder” hadîsi — Buhârî, Merdâ 1
- Yusuf Örneği, Hıfz ve Cebriyet Yasağı: “Eğer Allâh sana bir hayır dilerse hiç kimse onu engelleyemez” — Yûnus 10/107; Hazret-i Peygamber’in Hazret-i Abbâs’ın oğlu İbn Abbâs’a vasiyeti: “Bütün insanlar sana fâyda vermek için toplansa Allâh’ın yazdığından başka birşey yapamazlar” — Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme 59 (Hadis no: 2516); Ahmed b. Hanbel, Müsned; Allâh’ın kötülüğü sevmediği hâlde yaratması — İmâm-ı A’zam, el-Fıkhu’l-Ekber; el-Vasıyye (kesb ve irâde-i cüz’iyye); cebriye fırkasının reddi — Mâturîdî, Kitâbu’t-Tevhîd; Eş’arî, el-Lüma’; hıfz âyetleri — Ra’d 13/11 (“Allâh’ın emri ile onu koruyan melekler vardır”)
- Rüyâda Vazîfe: Şeyhlik İlanının Dört Kategorisi: Rüyâ-yı sâdıka ve peygamberliğin kırk altıda biri — Buhârî, Ta’bîr 2; Müslim, Ru’yâ 6; Tirmizî, Ru’yâ 1; nakîb-i nükabâ icâzeti ve şeyhliğin şartı — Sühreverdî, Avârifu’l-Maârif Bâbu’l-Hırka; Küşeyrî, er-Risâle; “Kim üstâdı olmadan yola girerse şeytân üstâdıdır” — Bâyezîd-i Bistâmî (Küşeyrî rivayeti); 300 yıl önceki eski sufiyenin nakîbliği şart olarak görmesi — İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât 1. Cilt 292. mektüb; tasavvufta silsile ve icâzet — Harkerî-i Şehid, Reshatât-u ‘Aynil-Hayât; “Rabbânî ihtiyâc duyacak herşeyi yolda tamamlanır” düstûru — İmâm-ı Gazzâlî, İhyâ, Rub’u’l-Muhlikat
- Şeyh Efendi Devîr Baskısı ve Bugünkü Suistimâl: 28 Şubat sürecinde şeyhlere uygulanan baskı — 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu tarîkat yasağı zemini; 677 Sayılı Tekke ve Zâviyeler Kanunu (30 Kasım 1925); istismâr âyetleri — Bakara 2/188 (“Mallarınızı bâtıl yolla aranızda yemeyin”); Nisâ 4/161 (“Faizi almaları ve insanların mallarını haksızlıkla yemeleri”); “peygamberler miras olarak altın-gümüş değil ilim bırakırlar” — Ebû Dâvûd, İlim 1; Tirmizî, İlim 19; sûfîyenin iş ve derviş baskısı altında çektiği sıkıntı — İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât 1. Cilt 196. mektûb; tasavvufta ihlâs şartı — Beyşine 98/5
- Divân Sahnesi ve Emri Reddetmenin Hükmü: Peygamber’e ita’ati âmir âyetler — Âl-i İmrân 3/31 (“De ki, eğer Allâh’ı seviyorsanız bâna uyun”); Nisâ 4/59 (“Allâh’a, Peygamber’e ve sizden olan emir sahiplerine ita’at edin”); Ahzap 33/36 (“Allâh ve Resûlü bir işe hükm ettikten sonra mü’min erkeğe ve kadına tercih hakkı kalmaz”); Hacârât 49/1-2 (Peygamber’in önüne geçmemek); “rüyâda beni gören hakiketen beni görmüştür” — Buhârî, İlim 38; Müslim, Ru’yâ 10; silsile-i meşâyîhin divânda hazır bulunuşu — Azizu’d-Dîn en-Nesefî, el-İnsânu’l-Kâmil; tevazu-yı zâhirî ile aslî ita’atin farqı — İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât 1. Cilt 32. mektûb
- Şeyh Efendi’yi Ayırıyorum: Yol İstismârı: Abdullâh Efendi (Münzevî-Efendi) ile yol farkındalığı — sadece o kimseye âid olan münhasır hâl; tecdîd-i îmân ve tecdîd-i nikâh şartı murşide isyanda — Kudûrî, el-Muhtasar, Bâbu Elfâzi’l-Küfr; İbn Âbidîn, Reddu’l-Muhtâr, Bâbu’r-Ridde; “kim velîme eziyet ederse bana harp ilân etmiştir” kudsî hadîs — Buhârî, Rıkak 38; İmâm-ı Rabbânî’nin velîye hakaretin imanı kayb ettirdiği beyanı — Mektûbât 1. Cilt 266. mektûb; “aciz değil mi” temlîhi — Bakara 2/20 (“Allâh herşey üzerinde kadirdir”)
- Vefâttan Sonra Kendini Zâkir İlan Edenler: Şeyh Efendi’nin istihâre vasiyeti — Buhârî, Teheccüd 25; Tirmizî, Salat 344; ölü şeyhin dersini çekmenin geçici hükmü — İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât 2. Cilt 58. mektûb; Çorum Hacı Mustafa Efendi’nin zâkirliği sağlığında verme şartı — tasavvuf adabında icâzet kaidesi — Zûnnûn-ı Mısrî rivayetleri (Küşeyrî, Risâle); “hınzır başı gibi hâl koyacaklar” teşbîhi — Mevlânâ, Mesnevî, 3. Cilt (günâhın suretinde hâşr); mahşer âyetleri — Yâsîn 36/65 (“O gün ağızlarına mühür vurulur”); İsrâ 17/13-14; Hakka 69/19-37
- Sağlama Mes’elesi: Divân ve İcâzet: Manevi vazîfenin delili olarak divân rüyâsı ve Peygamber emri — Tirmizî, Ru’yâ 1 (“Mu’min bir rüyâ görür veya görülür”); Müslim, Ru’yâ 9 (“Rüyâ üçtür: Rahman’ın müşdesi, şeytânın va’vesesi, kişinin kendi kendine konuştuğu”); lâyik devletin tasavvufla ilişğkisizliği — Türkiye Cumhuriyeti Anayasası 2. ve 24. Madde (lâyiklik ve din-devlet ayrılığı); 677 Sayılı Kanun; Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Anayasa Mahkemesi kararı ile lâyik idarî kurum nîteliği — E.1979/25, K.1979/46 sayılı karar; 633 Sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş Kanunu
- Mesnevî’den Bâyezîd-i Bistâmî Kıssası: “Ene’l-Hak” benzeri şatahât sözleri ve şatah âdâbı — Bâyezîd-i Bistâmî’nin “sübhânî mâ a’zama şe’nî” sözü; Hallâc-ı Mansûr’un “Ene’l-Hak” şathiyesi (İmâm-ı Gazzâlî, Mişkâtu’l-Envâr); “Cübbemin altında Allâh’tan başkası yok” beyanı ve hençer kıssası — Attar, Tezkiretu’l-Evliyâ; Hazret-i Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, Mesnevî-i Şerîf 4. Cilt (Beyazid hikayesi 2102-2148. beyitler); Abdülkâdir Geylânî “kademi haze alâ ra-kebî kulli velîyyillah” beyanı — Fetûhu’l-Gayb; Muhyiddîn İbn-i Arabî “Mutâlaat” beyanları — Futûhâtu’l-Mekkiyye; şerh-i tenzihe uygun fehm — İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât 1. Cilt 31. mektûb (şathiyye te’vîli)
- 28 Şubat Şeyhler Toplantısı ve Derviş Parası: 28 Şubat 1997 post-modern darbe süreci ve şeyhler toplantıları; “dervişin parasını yeme” hususunda sûfî adabı — İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât 1. Cilt 73. mektûb (şeyhin dervişten karin alış yasağı); “kim müslümanın bir milim toprağını gasp ederse kıyâmet günü yedi kat yerin dibine gömülür” — Buhârî, Mezâlim 13; Müslim, Müsâkat 139; “helak edici yedi süveyda”dan yetîm-derviş malı yeme — Buhârî, Vasâyâ 23; Nisâ 4/10 (“Haksızlıkla yetîmlerin mallarını yiyenler karınlarına ancak ateş doldururlar”); dergâh-tekke adına para toplamanın hüküm tasavvufta — Sühreverdî, Avârifu’l-Maârif, Bâbu’l-Fütûhât ve’s-Sa’yu bi’l-Yed
- Adnan-İsmail Hukuku ve Yolun Temiz Tutulması: ticârî muâmele ile manevi mürîd-mürşid hukukunun ayrılığı — Bakara 2/282 (borcâ ilişkin en uzun âyet); Bakara 2/188 (malı bâtıl yolla yememek); “fuzulî tasarruf câiz değil” kaidesi — Mecelle Madde 96; “zârarın def’i celb-i menfa’atten evlâdır” — Mecelle Madde 30; kerâmet istismârının şiddetle menedilmesi — İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât 1. Cilt 260. mektûb; istikâmet-i şer’iyye mîzânı — Hûd 11/112 (“Emrolunduğun gibi dümdüz ol”); zâkir-nakîb’in mes’ûliyeti — Buhârî, Cum’a 11 (hâdiste “Her biriniz çobansın”); yolun şeffaflığı — Hucurât 49/12 (zannı sû’-yu ve tecessüs yasağı); Zümer 39/33 (“Sıdk ile gelen ve onu tasdîk edenler işte onlar müttakîlerdir”); Efdalu’z-zikr fa’lem ennehu lâ ilâhe illallâh kelime-i tevhîd zikri ile hatim — Tirmizî, Du’a 9
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Mürşid, Mürîd, Tarîkat, Zikir, Tevhîd, Kalb, Sünnet. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı