Dergah Sohbetleri Serisi

310. Dergah Sohbeti — Yaratılışın Gayesi, Hediyeleşme Adabı ve İstihare

Allah Bizi Neden Yarattı?

“Allah bizi neden yarattı?” sorusu bugünün sorusu değildir, yarının da sorusu değildir. Bu hep sorulagelen bir sorudur. İnsanlar niçin yaratıldıklarını kendi dinlerinin arasında hep sorgulamışlardır. Bir kimsenin niçin yaratıldığını sorgulaması, birinci derecede onun imanını gösterir. Çünkü niçin yaratıldığını sorguluyorsa, yaratanı kabul ediyor demektir. Yaratanı kabul ettiği anda birinci derecede bir yaratıcıyı kabul etmiş oluyor. Oysa insanlar kendi içlerinde birbirleriyle konuşurken, birisi niçin yaratıldığını sormuş olsa, o otomatikman karşısındaki kimseyi küfür hükmünde görüp ötekileştiriyor. Halbuki niçin yaratıldığını sorgulayan kimse, birinci derecede yaratıcıyı kabul ettiğinden dolayı imana doğru yolculuğa başlamış oluyor.

Kur’an-ı Kerim’in deyimiyle cevaplanacak olursa, Allah insanları kendisini tanısın ve bilsin diye yaratmıştır. İnsanlar Allah’ı tanımak ve bilmek için yaratıldılar. O zaman insanın asıl vazifesi Allah’ı tanımak ve bilmektir. Bu manada dinlerin ve İslam dininin de asıl vazifesi Allah’ı tanıtmak ve bildirmektir. Bütün peygamberlerin vazifesi de budur. Bütün ilahi kitapların gayesi de budur. Sufinin, tasavvufun ve insanın yeryüzünde elde edeceği bütün ilimlerin asıl maksadı ve gayesi Allah’ı tanımak ve bilmek olmalıdır.

İbadet, Allah’ı Tanımanın Tecelliyatıdır

İbadet etmek, Allah’ı tanımanın ve bilmenin bizim üzerimizdeki tecelliyatıdır. Biz Allah’ı tanıdığımız ve bildiğimiz kadar ibadet ederiz. İbadet etmek sadece namaz kılmak değildir. Farzları yerine getirmek ibadet olduğu gibi, haramlardan kaçmak da ibadettir. Bir kimsenin haram işlemeye muktedir olduğu halde haram işlememesi de ibadet hükmündedir. O zaman gece namazına devam edenler takva noktasında daha ileridirler. Nafile oruçlar tutan kimse Allah’ı tanımada daha ileridedir. Çok zikrullah yapan kimse Allah’ı tanımada daha ileridedir.

Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Ama hiçbir şekilde bilinmeyen bir varlığın manası da yoktur. Cenab-ı Hak yarattığı her şey onu hamdedince, onu zikredince, onu tesbih edince bu bilinmekliği hoşuna gitti. Ve bu tanınmışlığını, bilinmişliğini devam ettirmek istedi.


Sünnilik Nedir?

Sünni demek hukuki demektir, makul demektir. Sünni demek Kur’an ve Sünnet’in özüne vakıf olmak, özünde hareket etmek demektir. Sünnilikte anarşizm yoktur. O yüzden kim Kur’an ve Sünnet’e uyuyorsa o sünnidir. Bir kimsenin yapmış olduğu fiil, söylemiş olduğu söz, davranış biçimi Kur’an ve Sünnet’e uygunsa o davranış biçimi sünnidir. Mesela kıybet etmek sünnilik değildir. İftira etmek sünnilik değildir. Bilmediğini konuşmak sünnilik değildir. Dedikodu yapmak sünnilik değildir.

Bizde öyle bir anlayış oturdu ki bir kimse ‘ben sünniyim’ diyorsa sünnidir, her ne kadar sünniliğe uymasa dahi. İçki içmek sünnilik değildir. Kumar oynamak sünnilik değildir. Zina etmek sünnilik değildir. Haramla iştigal etmek sünnilik değildir. Bir adam içki içiyor, sünni o kimse. Kardeşim senin içki içmende sünnilik var mı? Hukukilik var mı? Makullük var mı?

İhtiyar ve İmtihan Sırrı

Sünni düşünce, yani hukuki düşünce şöyle der: Allah bizim bütün kainattaki yarattığı her zerrenin ne olacağını biliyor, ne yapacağını da biliyor, neye dönüşeceğini de biliyor. Fakat insanın aklı kendisinde, ihtiyarı kendisinde payı vardır. Cenab-ı Hak bir miktar ihtiyarı kullarına vermiştir. İmtihanın sırrı budur. O ihtiyarınla sen doğru mu yapacaksın, yanlış mı yapacaksın? Allah’ın öğrettiği hidayet yolunda mı yürüyeceksin, yoksa sapkınlardan mı olacaksın? Bunu biz kendi kendimize şehadet ediyoruz.


Allah’ı Tanımanın Yolu: Yakınlık

Allah’ı tanımanın yolu Kur’an ve Sünnet’e sımsıkı yapışmaktan geçer. Kul farzları yerine getirmekle Allah’ın emrini yerine getirmiş olur, Allah’ın en çok sevdiği işi yapar. Nafilelerle Allah’a yaklaşır ve Allah’ı sever. Bir kimse yaklaştıkça tanır. Bir kimse yakin oldukça bilir. Uzaktaki bir şeye kendisi uzak kaldıysa onun hakkında yakin bilgisine sahip olamaz.

Burada yaklaşmak kula aittir. Allah’a yakın olmak kula aittir. O bize şah damarımızdan daha yakındır. Allah’ın kula yakınlığında uzaklık söz konusu değildir. Allah her şeye her şeyden daha yakındır. O zaman bu uzaklık, kulun kendi kendisini perdelemesidir. Kulun kendi kendisinin önüne duvar örmesidir. Cenab-ı Hak ayet-i kerimede “Kötülükleri nefsinizden, iyilikleri de Rabbinizden bilin” buyurmuştur (Nisa, 4/79). Yanlışlıkları ve eksiklikleri kendi nefsimizden bilmek sünniliktir.

Yakınlığın Dereceleri

Yakınlık noktasında birinci derecede haramlardan uzak durmak gerekir. İkinci derecede şüphelilerden uzak durmak gerekir. Üçüncü derecede ise mübah olan, herkes için uygun olan şeyleri dahi kendisine şüphelidir deyip uzaklaştırmak gerekir. Herkes onu yiyordur, ama sen şüphelidir deyip yemeyeceksin. Herkes onu alıyordur, ama sen şüphelidir deyip almayacaksın.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri’nin önüne keler koydular. Keleri yemedi. Cüveyriye Validemizin dayıları ‘Ya Resulallah, bu haram mı?’ dediler. Allah Resulü ‘Hayır, ama benim kavmimin yiyeceği değildir’ buyurdu. Onlar kelerden yediler, Hz. Peygamber onları menetmedi. Benzer şekilde bir gazaya çıktıklarında aç kalan sahabenin toplattığı kelerleri pişirirken asasıyla devirmesi de aynı hikmettedir. Hz. Peygamber kendisi kaçınarak bize bir yol gösterdi.


Anne-Baba ile Kavga Meselesi

Bir kimsenin anne babasıyla kavga etmesi, haklı olmuş olsa dahi günah-ı kebairdir. Anne babalarınızla kavga etmeyin, haklı olmuş olsanız dahi. Onlarla tartışmayın, onlarla didişmeyin. Bu sizi kaybettirir. Bunu kendinize düstur haline getirin: tövbe edin, ‘bir daha annemle babamla tartışmayacağım, onunla kavga etmeyeceğim’ deyin.

Anneler, babalar da çocuklarını zorlamasınlar. İllaki çocuklar size itaat edecek değil, onların yapamayacaklarını onlardan istemeyin. Ama çocuklar da anne ve babalarına karşı şefkatli, merhametli, uyumlu olmak zorundadırlar. Anne ve babayla tartışmak, kavga etmek kesinlikle haramdır. Bunun haklı bir noktası yoktur.

Agresiflik ve Şeytanın Vesvesesi

Şeytan bizi haram noktalarda agresif yapar. Nefsimiz bizi haram noktalarda dengimizi bozar. Bu sufilerde az zikirden ve muhabbetsizlikten olur. Bir kimse ‘ben böyle sinirliyim, patlayabiliyorum’ diyorsa, o şeytana yenik düşmüştür. Şeytan onu aldatmıştır.


Hediyeleşme Adabı

Hediyeleşme, Hz. Adem’den itibaren bütün peygamberlerin sünnetidir. Hukuku çok geniştir. Ama bunu basit bir mantıkla ‘hediyeleşmek sünnettir’ deyip çıktığınız anda, bunun genel dairede insanların arasına atılmış bir bomba haline gelebilir. Herkesin kendi bir dairesi vardır, kendi dairesine göre bir hediyeleşme adabı çıkmıştır.

Zekat Memuru Hadisesi

Sahabeden birisi zekat toplamaya çıkmış, zekat topladığında oradaki insanlar zekat memuruna hediye de vermişler. O da Medine’ye döndüğünde ‘bunlar zekat koyunları, bunlar da bana hediye verilenler’ diye ayırınca, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri büyük bir ciddiyetle hemen hutbeye çıkmış ve ‘Size ne oluyor?’ buyurmuştur. Yani sen o vazifeyle vazifelenmiş olmasaydın, o kimse sana o hediyeyi verecek miydi?

Hediyeleşmenin Sınırları

Üstatlık noktasında duran kimselerin hediyeleşme kapısını herkese açmaları uygun değildir. Dergahın içerisinde nakip, mukabba, çavuş, yönetici noktasında olan kimselerin de hediye alırken dikkat etmeleri gerekir. Ama vazife yapmayan kardeşlerin birbirleriyle hediyeleşmelerinde hiçbir sıkıntı yoktur.

Birisinden bir şey istiyorsanız, talep ediyorsanız onun parasını vereceksiniz. Birisine bir şey aldırıyorsanız onun ücretini ödeyeceksiniz. Kendi nefsinizle alakalı bir talep söz konusuysa, o hediye olmaz. Ama bir kimsenin kendi etrafındaki arkadaşlarına, dostlarına, kardeşlerine, gelinine, damadına, eşine hediyeleşmesi kadar normal bir şey yoktur.

Hz. Ömer’in Oğlu Abdullah Hadisesi

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, Hz. Ömer Efendimiz’in oğlu Abdullah’a hediye göndermiştir. Abdullah ‘Ya Resulallah, benim buna ihtiyacım yok’ deyince, Peygamber Efendimiz ‘Ya Ömer oğlu Abdullah, eğer sen istemeden sana bir şey geldiyse bu sana Rabbinin lütfudur. İhtiyacın varsa al, ihtiyacın yoksa ihtiyaçlı olan bir kimseye sen de hediye et’ buyurmuştur.


Osmanlı Meselesi ve İleri Gitmek

Süleyman Demirel yıllarında ‘Cumhuriyeti tutturabilmemiz için Osmanlı’yı kötülememiz gerekiyordu, biz de kötüledik’ denmiştir. Okul yıllarımızda Osmanlı’yı devamlı kötülediler, karaladılar. Hala da öyle. Ama önemli olan insanın tarihiyle övünmesi değildir. Önemli olan insanların kendi zamanlarında doğruyu yaşamaları ve doğru noktalara gitmeleridir.

Geçmişe Takılmak Yerine İleri Gitmek

Osmanlı’yı Osmanlı yapan temel bellidir: Kur’an ve Sünnet. Bu temel sağlamdır. Bu temelde eksiklik yoktur. Osmanlı’nın içindeki doğru olan şeylere bakacaksak, onların bu doğruya nasıl ulaştıklarını araştıralım. Bu yol gayp bir yol değildir. Elimizde Osmanlı’yı Osmanlı yapan kültür hazinesi var. Bu hazinenin temeli bütün peygamberlerin gitmiş olduğu ilahi hikmet yoluyla atılmıştır. Bu temeli Cüneyd-i Bağdadi, Sırrı Sakati, Maruf-i Kerhi, Beyazıt-ı Bestami gibi zatlar atmıştır. Abdülkadir Geylani, Ahmed er-Rufai, bu topraklarda Hazreti Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bayram-ı Veli, Üftade Hazretleri, Emir Sultan Hazretleri gibi büyük manevi sultanlar bu temeli atmıştır.

Yaşanmış yaşanmıştır. Yaşanmışı bir daha yaşamak mümkün değildir. Bir zamanlar ‘biz nasıldık’ demeyin, ‘biz şimdi nasılız’ diye bakın. Siz durduğunuz yerde geriye bakarsanız hiçbir yere gidemezsiniz. Atınızı ileri doğru mahmuzlayın. Her gün yeni bir gündür. Her gün o at mahmuzlanmak ister. Ne demiş aşık? ‘Aşk atına binen kişi hiç usanıp yorulur mu?’

Durağan Sufilik Kokar

İslam devamlı ilerlemeye, sufilik devamlı yenilenmeye muhtaçtır. O yenilenme döngüsüne sahip olamayan sufi anlayışı, duran su gibi kokmaya mahkumdur. Suyun kokusu ve rengi su hükmünde olacak. Eğer kokusu su kokusunun haricinde ise, rengi su renginden kaçtıysa, o sudan abdest dahi alınamaz. Siz dünkü sufi anlayışında duruyorsanız, kokuyorsunuz. Yeni argümanlar, yeni düsturlar, yeni ölçüler, yeni adımlar atmak zorundasınız. Günün ve bugünün denk ise, daha ileriye adım atmadıysan, tembelleşmişsin demektir.


İstihare ve Salih Rüya

Abdullah Efendi Hazretleri istihareyi farklı tarif ediyordu, diye eleştiri gelir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri istihareyi tarif ederken şöyle buyurmuştur: İki rekat Allah rızası için namaz kılarsın, son oturuşta tahiyyatta istihare duasını okursun. Tahiyyatta istihare duasını okuduktan sonra senin kalbine gelen doğrudur.

Ancak burada mesele şudur: Bir kimsenin kalbi harekete geçmemişse, kalbi ilhama açık değilse, o kimse Hz. Peygamber’in tarif ettiği istihareyi yapmaya kalkarsa, olur ki kalbine gelen ilham hakikat kaynağından değil şeytanın kaynağından olabilir. O kimse onu hakikat kaynağından zannederek yanlış yapar ve perişan olur. O yüzden önce salih rüya görmenin kapısı aralanmalıdır.

Kalbin Harekete Geçmesi

Peygamberliğin kırk altıda biri salih rüya görmektir. Ondan sonra senin o kapının aralanması lazım, daha yolun yürümesi lazım, halinin açılması lazım. Ama insanlar ne yalanı, ne kıybeti, ne dedikoduyu, ne iftirayı terk edemediler. Allah’ı da zikredemediler. O yüzden kalp haline vakıf olamadılar.

Risale-i Nur külliyatının sahibi Bediüzzaman Said-i Nursi der ki: Kalbi harekete geçmemiş ise, bir nurcu ile bağlı değilse de, onun bugünkü zındıkanın karşısında kendisini muhafaza etmesi müşkülleşmiştir. Ya kalbiniz harekete geçecek, yani kalbinize ilham gelecek, ya da bir üstadınız olacak. Üstadınız yok ise, kalbiniz de harekete geçmemiş ise, bir elinizi şeytana bir elinizi nefsinize vermişsiniz gidiyorsunuz.


İsim Kısaltma Meselesi

İbrahim’e İbo, Mehmed’e Memo gibi isimleri kısaltarak hitap etmekte beis vardır. Bunların hepsi Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri’nin ve geçmiş peygamberlerin isimleridir. Bu isimleri kısaltmak, onları alaya almak, bile bile orasını burasını kesmek, yokmak uygun değildir.


Kaynakça

Ayet Referansları

  • Nisa Suresi, 4/79 — “Sana gelen iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir.”
  • Zariyat Suresi, 51/56 — “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Ma’rifetullah hadisiyle birlikte tefsir edilir)

Hadis-i Şerif Referansları

  • Keler hadisi — Sahih-i Buhari, Kitabu’z-Zebaih ve’s-Sayd, No: 5391; Sahih-i Müslim, Kitabu’s-Sayd, No: 1946. Hz. Peygamber’in keler yememesi ama yasaklamaması.
  • Zekat memuru hadisi — Sahih-i Buhari, Kitabu’l-Ahkam, No: 7174; Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İmare, No: 1832. Hz. Peygamber’in zekat memuruna hediye alınmasını eleştirmesi.
  • Hz. Abdullah b. Ömer hediye hadisi — Sahih-i Buhari, Kitabu’z-Zekat, No: 1473; Sahih-i Müslim, Kitabu’z-Zekat, No: 1045. İstemeden gelen malın Rabbinin lütfu olduğu.
  • İstihare hadisi — Sahih-i Buhari, Kitabu’t-Teheccüd, No: 1162; Sünen-i Tirmizi, Kitabu’l-Vitr, No: 480. Hz. Peygamber’in istihare namazı ve duası tarifi.
  • Dilinize sahip çıksaydınız hadisi — İmam Ahmed, Müsned, No: 13680. Hz. Peygamber’in sahabelere ‘Eğer dilinize sahip çıksaydınız benim gördüğümü görürdünüz’ buyurması.
  • Peygamberliğin kırk altıda biri salih rüyadır — Sahih-i Buhari, Kitabu’t-Ta’bir, No: 6989; Sahih-i Müslim, Kitabu’r-Rüya, No: 2263.
  • Günü gününe müsavi olan zarardadır — Deylemi, Müsnedü’l-Firdevs, No: 8453.

Fıkıh ve Tasavvuf Kaynakları

  • Bediüzzaman Said Nursi — Risale-i Nur Külliyatı, Lem’alar, 21. Lem’a (İhlas Risalesi). Kalbin harekete geçmesi ve manevi bağ meselesi.
  • İmam Gazali — İhyau Ulumi’d-Din, Kitabu’l-Helal ve’l-Haram. Şüpheli şeylerden kaçınma ve mübahlardan sakınma dereceleri.
  • Süleyman Demirel — Osmanlı hakkındaki beyanatı (tarihsel bağlam).