Zahiri ve Batıni Temizlik
Temizlik muhakkak çok önemlidir. Temizliğin bir zahiri boyutu vardır, bir de batıni boyutu vardır. Zahiri boyutu insanın hem bedenen hem elbise olarak temiz olmasıdır. Bu iş birçok tarafı kapsar: evi, mahallesi, sokakları, caddeleri, ili, ilçesi, oturduğu kasabası neyse oranın temiz olması. Bir Müslüman zahiri olarak beden temizliğine dikkat etmelidir; ağız kokusu, ayak kokusu, vücut kokusu, kasık ve koltuk altlarını tıraş etmesi gerekir. Bilhassa yaz günlerinde mümkün olduğunca dikkat edilmelidir. Ter kokmaması, gömleğinin elbisesinin necis kokmaması, bu noktada kötü kokusu olan her şeyden uzak durması gerekir. Allah temizlenenleri sever (Bakara, 2/222).
İkincisi batıni, manevi temizliktir. O kimsenin günahlarından temizlenmesi, heva ve hevesine dur demesi, eksikliklerden ve noksanlıklardan arınması, iç alemini temiz tutmasıdır. Asıl önemli olan budur. Bir kimsenin dışı temiz, içi kirliyse dengeyi kuramamıştır. İçi temiz, dışı kirliyse yine dengeyi kuramamıştır. O zaman sufi, iç ve dış temizliği tam olarak tamamlamaya çalışmalı, bu dengeyi korumalıdır.
Zikrullah Meclisinde Kardeşlerin Kusurunu Görmemek
Yaklaşık yirmi altı yıldır dervişlerle, sufilerle oturup kalkarım. Ben hiç dervişten beden kokusu duymadım, ayak kokusu duymadım. Sufi terbiyesi almamış olan kimselerin sigara içenlerin ağızlarının koktuğunu duymadım ama sufi kardeşlerin ağızlarından da böyle bir koku duymadım. Zikrullahta nefes nefese zikir olur, o nefes nefese zikrullahta bir kardeşimin bedeninin veya ağzının koktuğuna hiç şahit olmadım.
Biraz kendinizi derviş kardeşlerin eksik ve kusurunu görmekten uzak tutun. Etrafınızdaki insanların eksik ve kusurunu görmekten uzak durun. Bir kardeşinizin eksik ve kusurunu gördüğünüzde, şahit olduğunuzda ‘Bu benim eksik ve kusurumdur’ deyip hem kardeşiniz için hem kendiniz için tövbe edin.
Eğer kardeşlerimizin arkadaşlarımızın eksik ve kusurunu görmeye devam ederseniz, Allah sizi zikredenler cemaatinden uzaklaştırır. Çünkü Cenab-ı Hak zikredenlerle beraberdir, zikredenlerini korur. Siz zikredenlerinin üzerine eksik, kusur, hata, yanlış görürseniz, onların üzerine düşüncelerinizi bina ederseniz bir bakmışsınız ki o zikredenler topluluğundan uzaklaşmışsınız. Allah muhafaza eylesin.
‘Beni zikredin, ben de sizi zikredeyim.’ (Bakara, 2/152) Kim Allah’ı zikrederse Allah onu zikreder. O zaman kimin eksik ve kusurunu görüyorsak, Allah’ın zikrettiği kimsenin kusurunu görüyoruz demektir. Bu çok ciddi bir meseledir.
Aşk, Şevk ve Dergaha Yeni Gelenin Hali
Bir tasavvuf dervişi, mürit ya da sufi, tarikat hayatında dergaha yeni geldiğindeki veya aşkı yakaladığı zaman dilimini nasıl muhafaza edebilir? Bu enteresan bir meseledir. Bir kimse Antep baklavasının şanını, şöhretini duysa ama hiç yemese, sonra ona gerçekten mükemmel bir Antep baklavası önüne konsa, o çıtır çıtır Antep baklavayı yese, onun tadını unutamaz. Ve ondan sonra siz ona hiç Antep baklavası yedirmemiş olsanız bu Antep baklavasının tadını hep arayacaktır.
Sufi dergaha ilk geldiğinde bu halde olur. Onun aşkı, muhabbeti yerindedir, yüksektir. Ve o halde giren o sevgi pınarları ondan akıyormuş gibi gelir. Bir müddet sonra onu kendinden görür. Bir müddet sonra o sevgiyi kendi kendisine katletmeye başlar. Bir süre sonra o sevgi çocuğunu kendi kendisine boğmaya başlar.
Bir müddet zaman aşkı hakikate geçemediyse o halden yavaş yavaş aşağı düşecektir. Allah bizi affetsin. Devamlı aşkını tazeleyen, aşkını derinleştiren, aşkını genişleten, sevdikçe seven şevk ehlinden eylesin.
Aşığı bu noktada en kuvvetli tutan şey şevkidir. Aşığı ayakta tutan, aşığı besleyen, kuvvet ve kudret veren şevkidir. Şevk her daim insanı koşmaya, ileri doğru itmeye yarayan aşkın en büyük itici güçlerinden birisidir.
Nasıl bir ateşin arkasında bir körük varsa ateşin hem harareti hem de yanmışlığı devam edecekse, yakıt arttıkça körük çalıştıkça o ateş her an derecesini yükseltecek ve üzerinde korunan her şeyi yakıtlayacaktır. Bu manada şevk körük gibidir aşıkta. Körük gibi havire arkadan çalışmalı, üflemeli. O zaman o aşık her dem kendini tazeleyecektir.
Emanet ve Emanete Hıyanet
Emanet meselesi iki boyutludur: Birincisi Allah’ın kula emaneti, ikincisi insanların birbirlerine olan emanetleridir. Allah’ın kula emaneti dindir. Cenab-ı Hak kulun bu emanete hıyanet etmesini istemez. Bu emanetin hıyaneti dini yaşamamaktır. Kim dini yaşamıyorsa Allah’ın kendisine vermiş olduğu din emanetini yerine getirmemiş, o emanete hıyanet etmiş olur.
‘Münafıklığın alameti üçtür: Konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde sözünde durmaz, emanete hıyanet eder.’ (Buhari, İman, 24; Müslim, İman, 107) O halde münafıklığın alametlerinden birincisi emanete hıyanet etmektir.
Kur’an ve sünnet gayreti içinde yaşayan bir kimse hem Allah’ın emanetini hem Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin emanetini hem de insanların kendisine tevdi etmiş olduğu emaneti taşır. O zaman emanetlere hıyanet etmeyin. Allah’ın indirmiş olduğu Kur’an’a sımsıkı sarılın, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretinin sünnet-i seniyyesine sımsıkı yapışın, insanların emanetlerini muhafaza edin.
Ticaret, Borç Hukuku ve Örtülü Faiz
Ümmet-i Muhammed’in içerisinde en zor taraflardan biri ticarettir. Ben o yüzden derviş kardeşlerin birbirleriyle ticaret etmelerini, borç alışverişi yapmalarını çok sıcak bakmam. Önce birinci derecede ben kendi bu sıkıntıyı yaşayan bir insanım.
Ben Bursa’ya geldiğimde belli bir müddet hiç kimseden borç para istememiştim. Derviş kardeşlerinden de hiç istememiştim. Bu kanıda Allah rahmet eylesin, Şeyh Efendi’ye kardeşler şikayet etmişler: ‘Bizden borç para almıyor, bizden istemiyor. Sıkıntının içerisinde, biz ona yardım etmek istiyoruz ama bize söylemiyor.’ Allah rahmet eylesin, Şeyh Efendi de bana kaşlarını çatarak: ‘Allah sana gökten sofrayla mı indirecek? Millet sana yardımcı olmak istiyormuş, borç vermek istiyormuş. Ne almıyorsun milletten? Al insanlardan, borç vermek isteyenlerden!’ deyince emir oldu benim için.
Bir sahabe, başka bir sahabe kardeşine para hibe etti. Sonra canı sıkılınca gidip o parayı geri istedi. O kimse Resulullah’a gitti, durumu anlattı. Hz. Peygamber o geri isteyene ‘Yere tükür!’ dedi, tükürdü. ‘Hadi bunu yala şimdi!’ dedi. ‘Bu alınır mı? Bu para geri istenmez.’ buyurdu. (Buhari, Hibe, 30; Müslim, Hibe, 8)
Bizim İslam toplumunda borç hukuku, alışveriş hukuku düzgün çalışmıyor. Yaşadıklarımdan örnek vereyim: Bir adam borç para verdi dolar olarak. Dolar yükselince bugünkü kur üzerinden hesap yaptı, dolara çevirdi; sonra altına çevirdi, altın yükselince altın üzerinden hesap yapmaya başladı. Bunlar örtülü faizciliktir, uzak durun.
Araba ticaretinde de aynı şeyler yaşanıyor: Bir araba var, yirmi kişiye satılıyor. Adam hiç direksiyonuna oturmadan arabayı alıyor, aynı gün başkasına satıyor, o da bir başkasına satıyor. Araba el değiştirdikçe fiyat artıyor. Bunlar hep örtülü faiz mekanizmalarıdır.
Kardeşler, aranızdaki hukuku yazın! Ticaret yapın ama kurallarına göre yapın. Akitleşin, akitlerinizi yerine getirmeye gayret edin. Örtülü faizcilerden uzak durun. Bir kardeşinize yardım ettiyseniz ağzınızı kapatın, bir kardeşinize borç para verdiyseniz ağzınızı kapatın.
İslam Felsefesi Meselesi ve İmam Gazali
Felsefe normalde şeytan işi olduğu söylenmiştir. İslam felsefesi diye bir şey var mıdır? Aslında İslam’da felsefe yoktur. Bizim dinimiz felsefe dini değildir. Felsefenin temelinde bir yaratıcıya inanmakla beraber peygambere ve kitaplara inanmayanlar vardır. Deistler gibi: Allah’ın varlığına inanırlar ama peygamberlere ve kitaplara inanmazlar. Felsefeciler de kitaba ve peygamberlere inanmaz.
İslam bir vahiy dinidir. İslam’ın her şeyi vahye dayalıdır, haklara dayalı değildir, matematik değildir, değişken değildir. Felsefe ise değişkendir; her felsefeciye göre felsefe değişir. Sokrates’e göre, Eflatun’a göre, Plotinus’a göre, Engels’e göre, Marx’a göre farklıdır. Oysa vahiy hakikattir, bu manada değişmez.
Kur’an-ı Kerim değişken bir şey değildir. Kur’an’ı anlaman değişebilir, senin idrakin genişler, idrakin genişledikçe Kur’an’ı anlaman değişebilir. Ama bu Kur’an’ın değiştiği anlamına gelmez, bu senin kalbinin genişlediğine, gönlünün derinleştiğine işarettir.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünnet-i seniyyesi de meydandadır, değişken değildir. Abdestin sünnetleri bellidir: ağzına üç sefer su vermek, burnuna üç sefer su vermek, kulak arkalarını mesh etmek, ayak parmaklarının aralarını hilallemek. Sen kalkıp da ‘Ben göbeğimi de mesh edeceğim’ diyemezsin, ‘Ben dizimi yıkarsam ayağımı yıkamış kabul ederim’ diyemezsin. Bakın değişken değildir.
İmam Gazali, kendisine varıncaya kadar ne kadar felsefeci varsa hepsinin ayaklarının kaydığı, küfre düştüğü, yanlışa düştüğü noktaları teker teker cevaplamıştır. O cevapları bugüne kadar ne Batı felsefecileri ne Doğu felsefecileri çürütememiştir. Gazali o kürsüye oturmuştur, o tahttan indiren daha hiçbir liderini çıkmamıştır. (İmam Gazali, Tehafütü’l-Felasife)
Hz. Mevlana da felsefecilere karşı savaş açmıştır, felsefecileri hiç kabul etmez. Çünkü Hz. Mevlana doğrudan vahyi savunur. Fahreddin Razi’nin felsefeye kaydığını söyler ve bu sebeple Razi’nin tefsirinin okunmaması gerektiğini ifade eder. Ama tabii bu kısımları okumazlar; hemen Divan’a kayarlar, ‘Sevelim, aşık olalım, meşk edelim’ derler. Onu da anlamıyorlar aslında. Mesnevi’nin içerisinden cımbızlarlar aşkla alakalı yerleri, ama Cebriyecilere, Kaderiyecilere nasıl ağır konuştuğunu görmezden gelirler. (Mevlana, Mesnevi-i Manevi)
Anne-Babaya İsyan: Günah-ı Kebairlerin İkincisi
Annelerimizi üzersek büyük günahtır. Anne-babaya isyan etmek, günah-ı kebairlerin şirkten sonra ikincisidir. Günah-ı kebairlerin birincisi şirk, ikincisi anne-babaya isyan etmek, itaat etmemektir. Allah zulüğünden eylemesin.
‘Rabbin, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi ve anne babaya ihsanda bulunmanızı emretti.’ (İsra, 17/23) Bu ayet-i kerimede Allah’a kulluğun hemen ardından anne-babaya ihsan zikredilmiştir. Bu, meselenin ne denli büyük olduğunu göstermektedir.
Sufi Adabı: Nefse Kötü Zan, Himmet ve Hizmet
Sufilerin adabından biri de nefisten az razı olmak, daima onu kötü zan beslemektir. Abdullah İbn Mübarek şöyle demiştir: ‘Ancak nefsinin kusurunu bilmeyen kimse nefsine iyi zan besler.’ Zünnun-ı Mısri da şöyle demiştir: ‘İnsanlar arasında nefsini en iyi bilen, nefsine en çok kötü zan besleyendir.’ (Kuşeyri, er-Risale)
Sufilerin adablarından en önemlisi de himmeti korumak, güzel arkadaşlık etmek ve arkadaşlara hizmet etmektir. Himmet ne demektir? Yardım etmek, yardımlaşmak. Himmeti koruyacak, etrafına yardım edecek, güzel arkadaşlık edecek. Senin arkadaşın senin elinden, dilinden, gözünden emin olacak.
‘Sizin en hayırlınız, etrafına en fazla faydalı olanınızdır.’ (Taberani, el-Mu’cemü’l-Evsat, 5787) Bunun alt ölçüsü: ‘Sizin en hayırlınız, etrafına hiç zarar vermeyeninizdir.’ Önce zarar yolunu kapatın: eşine, çocuklarına, anne-babana, dergah kardeşlerine, komşularına, akrabalarına zarar verme. Dilini muhafaza et; arkadaşlarının gıybetini etme, iftira etme, aleyhine konuşma.
Sana bir şey verildiğinde, hediye edildiğinde, ikram edildiğinde onu hemen kendine döndürme, etrafındaki insanlarla paylaş. Ama bunu yaparken ‘Ben bakıyorum, ben gözetiyorum’ deme, dilini tut. Birine bir kuruş verdiysen onu kendinden görme, ‘Allah bana nasip etti, Cenab-ı Hak bu sevabı bana verdi’ de.
Senin üzerinden bir iyilik, bir cömertlik, bir nasihat, bir doğruluk sudur ediyorsa bunu Allah’ın lütfu olarak gör. Sakın ‘Ben yaptım, ben hizmet ettim, ben koşturdum, ben fedakarlık ettim’ deme. Gizli şirke düşersin. Allah muhafaza eylesin. Üzerinden tecelli eden ne kadar iyi, güzel, doğru, hakikat varsa bu Allah’ın lütfudur, bunu böyle gör.
Misafirlik Adabı
Sefere çıkanın adabından sorulmuş mübarek zatlardan birisine, o da şöyle demiştir: ‘Misafirin arzusu ayaklarını geçmez ve kalbine neresi uygun gelirse orası onun menzili olur.’ Siz misafiri misafir etmeye çalışın ama o kimseyi kalbinin gideceği yere de müsaade edin.
Misafirlik adabı açısından ‘İlla gel, illa ye, illa yat, illa kal’ demek doğru değildir. Bırakın misafir kalbinin attığı yere gitsin. Sen davet et, davetine samimiyetini ve ihlasını koy, ama ısrarcı olup o kimseyi kalbinin gideceği yoldan geri çevirme. Belki bir rüya görmüştür, belki bir hal görmüştür, belki de ona manevi bir işaret gelmiştir.
Kaynakça
- Kur’an-ı Kerim, Bakara Suresi, 2/152 — ‘Beni zikredin, ben de sizi zikredeyim.’
- Kur’an-ı Kerim, Bakara Suresi, 2/222 — ‘Allah temizlenenleri sever.’
- Kur’an-ı Kerim, İsra Suresi, 17/23 — ‘Rabbin, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi ve anne babaya ihsanda bulunmanızı emretti.’
- Buhari, İman, 24; Müslim, İman, 107 — Münafıklığın üç alameti hadisi
- Buhari, Hibe, 30; Müslim, Hibe, 8 — Hibeyi geri istemenin hükmü hadisi
- Taberani, el-Mu’cemü’l-Evsat, Hadis No: 5787 — ‘Sizin en hayırlınız etrafına en fazla faydalı olanınızdır.’
- İmam Gazali, Tehafütü’l-Felasife (Filozofların Tutarsızlığı) — Felsefecilere reddiye
- Mevlana Celaleddin-i Rumi, Mesnevi-i Manevi — Felsefecilere, Cebriyecilere karşı eleştiriler
- Mevlana Celaleddin-i Rumi, Divan-ı Kebir — Aşk ve şevk bahisleri
- Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir) — Hz. Mevlana tarafından felsefeye kayma eleştirisi
- Kuşeyri, er-Risaletü’l-Kuşeyriyye — Abdullah İbn Mübarek ve Zünnun-ı Mısri’nin nefis hakkındaki sözleri
- Abdullah İbn Mübarek (v. 181/797) — ‘Nefsinin kusurunu bilmeyen, nefsine iyi zan besler.’
- Zünnun-ı Mısri (v. 245/859) — ‘Nefsini en iyi bilen, nefsine en çok kötü zan besleyendir.’