İslam Dininin Tebliğe mi Temsile mi İhtiyacı Var?
Hiçbir kimse, Hazret-i Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden sonra dinin temsilcisi değildir. Din ilâhî bir şeydir; herkesin o ilâhî manadan anladığı ve yaşadığı kadar bir şey vardır. Bir kimse dinin temsilcisi dendiğinde, o kimsenin eksik ve kusurları dinin eksik kusuru gibi görünür.
Muhammed-î inanışta asla bir şahıs Allah’ın temsilcisi ve yetkilisi değildir. Vatikan’daki Papa Hristiyan dininin temsilcisidir; Papa isterse bir hükmü kaldırabilir veya yeni bir hüküm icâz edebilir. Oysa İslam dini tamamlanmıştır. Hz. Resûlullah buyurmuştur: “Size iki şey bıraktım; kim buna sımsıkı yapışırsa kurtulmuştur: Kur’an ve Sünnet” (Mâlik, Muvatta, Kader 3; Hâkim, el-Müstedrek, I/93).
İslam dininin yaşanmaya ihtiyacı vardır — dinin değil, kendinizin yaşamaya ihtiyacı var. Tebliğ nasıl olur? Dil ile değil, hal ile olur. Yaşarsın. Sabahtan akşama kadar “Allah’ı zikredin” deyin ama siz zikretmezseniz söylediğiniz tesir etmez. “Yapmadıklarını tebliğ edicilerden olma” (Saff Sûresi, 61:2-3). Dini başkasına göre yaşamayın; başkasına örnek olsun diye değil, Allah emrettiği için yapın.
Bir başkasına göre din yaşayan insanlar riyakâr olurlar, münâfık olurlar. Sen inandığını yaşa, inandığını kuruş, inandığınla hareket et — o seni kurtuluşa götürecektir. Bir başkasına göre yapmak ve bir başkası için yapmak hep seni helâke götürür.
Mürşide İntisap ve Söz Verme Geleneği
Eski tarikatlarda bir mürşitten ders alırken belli şeylere söz verilirdi: namazını kılacağına, orucunu tutacağına, zekâtını vereceğine; günah-ı kebâirlere karşı şirke düşmeyeceğine, adam öldürmeyeceğine, gıybet etmeyeceğine söz verilirdi. On kapı vardır — hepsi imanın ve İslam’ın gerekleridir. Kırk makam vardır — onların açılımlarıdır.
Önemli olan bir kimsenin farzları yerine getirmesi ve haramlardan uzak durmasıdır. Tasavvufu basit bir şekilde tanımlarsak üç merhale vardır: Birincisi farzları yerine getirmek — hem ibadet hem haramlardan uzak durma noktasında. İkincisi nâfilelerle Allah’a yaklaşmak — bu güzel ahlakla, üstün ahlakla alakalıdır. Üçüncüsü Allah’ı sevmek. Bir kimse bir mürşide giderken bu üç merhaleyi yaşamak için gider.
“Siz bilmediklerinizi zikir ehlinden sorunuz” (Nahl Sûresi, 16:43; Enbiyâ Sûresi, 21:7). Yaşayacak ve yürüyecek olan kimsenin kendisidir. Ama daha önce o yolu gittiğinden dolayı rehber niteliğinde bilen birine ihtiyaç vardır. Koca Yunus Emre demiş: “Rehbersiz yola gidinmez.” Her yere bir rehberle çık; ama çıkacak olan sensin.
Aşkın Hakikati: Tarif Edilemez, Ancak Tadılır
Şeyh Gâlib’in sözü: “Sen Rahm-ı Galat’ta eğledin meşk.” Sen kelamda laf söyledin, aşka ulaşamadın. Aşkın halinden anlamadın, aşkı bilemedin, eksik noktada konuştun. Eğer sen aşka karşı hüsnüniyet besleseydin, aşka olumlu baksaydın, aşk da senin bağrına basacaktı.
“Aşkın tanımı yoktur, ancak tadılır; tadan da aşkın ne olduğunu anlatamaz” (Muhyiddin İbn Arabî). “Aşk, ruhların çeşitli yaratıklar arasında bölünmüş parçalarının birleştirilmesidir” (İbn Hazm, Tavku’l-Hamâme). Her zerrede aşktan bir tecelliyat vardır; âşıklığımızın derecesi kadar bunu görebiliriz.
Hüsnüzan ve Aşk İlişkisi
“İman edenler, Allah’a hüsnüzan besleyiniz.” Kim Allah’a hüsnüzan beslerse Allah’tan hüsnüzan bulur; kim Allah’a iyilikle yaklaşırsa Allah’tan iyilik bulur. Sen aşka karşı ve aşıklığa karşı sakın kalbini bozma. Kalbini bozmazsan, içini temiz tutarsan, niyetini hâlis eylersen — aşk sana bağrını açacak, yolunu açacak ve seni güzel görecek.
Sen aşka bakarken kendini görüyorsun, aynada görüyorsun. Senin aşka verdiğin anlam senin içindeki anlamdır. Aşkını yüce tut, büyük tut, derin tut. Sevdiğinin üzerinde sûizan besleme — beslerseniz kendi aşıklığına hançer vurursun, kendi aşıklığını katledersin. Aşk seni boğmazdı ama sen aşka ihânet ettin, ona sûizan besledin.
Aşıklık Zirvesinde Dolaşanlar: Büyük Velilerin Hali
Muhyiddin İbn Arabî, Hz. Mevlânâ, Abdülkâdir Geylânî, Ahmed er-Rifâî gibi zirvede dolaşanlar aşktan hiç bahsetmemişlerdir. Meşhurdur: Abdülkâdir Geylânî hazretlerine gelmişler, “Efendi, aşk nedir?” demişler. “Halazâdeme gidin, ona sorun” demiş — yani Ahmed er-Rifâî hazretlerine. Oraya gitmişler, “Aşk nedir?” diye sormuşlar. Mübarek kalkmış: “Aşk, aşk, aşk, aşk!” diyerek sema etmiş ve gözden kaybolmuş.
Aşık, aşkı hal olarak görür. Bir kimse bir şeyin tadını tam anlamıyla tarif edemez. Çayı hiç görmemiş bir kimseye çayı anlatırsınız — bilgi sahibi olur. Görür — bilgi sahibi olur. İçer, tadar — ama o lezzeti tam anlatamaz. Herkesin aldığı lezzetle farklılık vardır. Aşıklık da böyledir: asla ve asla aşk, ancak aşıklarca tadılır; aşıklar da tadan aşkı anlatamazlar, ancak aşıklığı anlatırlar. Tatmamış olanlar ise edebiyatını yaparlar.
Fenâ fi’ş-Şeyh: Yolun Başlangıcı, Sonu Değil
Tasavvufta fenâ fi’ş-şeyh olan kimse, her gördüğü yerde şeyhini görür, her baktığı yerde şeyhini bakar, her içtiği suyun damlasında şeyhinin suretini görür. Dağda, taşta, kuşta, havada, karada, denizde — âlemin her tarafında üstadının mührünü gören derviş, yolun sonuna geldiğini zannediyorsa tehlike yolunun sonuna gelmiştir. Orası yolun sonu değildir — orası daha yolun başlangıcıdır!
Ondan sonra fenâ fi’r-Resûl gelir, ondan sonra fenâ fillâh gelir, ondan sonra bekâ billâh gelir, ondan sonra ehadiyet gelir. Mürid bu noktada öyle bir mutmainniyet noktasına gelir ki — aşkın zerreleri dile gelir, duvarlar dile gelir, ağaçlar dile gelir, taşlar dile gelir. Âşığın eline geçince taş mücevher olur, küçücük bir ağaç dalı meyve verir, bir avuç toprak gülle olur.
Ama âşık bilir ki bu kendisinin işi değildir. Maşuk der: “Sen atmadın, ben attım; sen tutmadın, ben tuttum; sen öldürmedin, ben öldürdüm” (Enfâl Sûresi, 8:17). Ve maşuk büyük bir tevâzuyla: “Beni Rabbim terbiye etti, ne güzel terbiye etti” (Hadis-i Şerif).
Kıymetli dostlar, bu noktada kaybeden derviş kardeşlerini görmüş bir kimse olarak söylüyorum: Bu yolun başlangıcıdır! Ben vefat etsem, bu dünyadan göçsem — böyle bir hali başka bir üstadda, bir mürşid-i kâmilde yaşayabilirsiniz. Sakın yolu tamamladığınızı zannetmeyin. Aşıklık yolu bitmez; ama aşığın mesafesi o kadardır. Nefesi yetmemiştir, gücü yetmemiştir, bir takıntısı kalmıştır. Çünkü aşıklık hiç leke götürmez, asla durmayı istemez.
Kaynakça
- Hadis: “Size iki şey bıraktım; Kur’an ve Sünnet” — Mâlik b. Enes, el-Muvatta, Kitâbü’l-Kader 3; Hâkim, el-Müstedrek, I/93
- Âyet: “Yapmadıklarınızı niçin söylüyorsunuz?” — Saff Sûresi, 61:2-3
- Âyet: “Bilmediklerinizi zikir ehline sorunuz” — Nahl Sûresi, 16:43; Enbiyâ Sûresi, 21:7
- Âyet: “Attığın zaman sen atmadın, Allah attı” — Enfâl Sûresi, 8:17
- Âyet: “Allah’a itaat edin, Resûlüne itaat edin” — Nisâ Sûresi, 4:59
- Hadis: “Beni Rabbim terbiye etti, ne güzel terbiye etti” — Suyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, No: 311
- Tasavvuf: Şeyh Gâlib — Hüsn ü Aşk, “Sen Rahm-ı Galat’ta eğledin meşk” beyti
- Tasavvuf: Muhyiddin İbn Arabî — Fusûsu’l-Hikem; aşkın tarifi ve zerrelerdeki tecelliyat
- Tasavvuf: İbn Hazm — Tavku’l-Hamâme (Güvercin Gerdanlığı), aşkın ruhların birleşmesi tanımı
- Tasavvuf: Yûnus Emre — “Rehbersiz yola gidinmez” beyti
- Tasavvuf: Beyâzîd-i Bestâmî — “Görmediğim Allah’a ibadet etmem” sözü
- Tasavvuf: Fenâ mertebeleri (fenâ fi’ş-şeyh, fenâ fi’r-Resûl, fenâ fillâh, bekâ billâh) — İmâm Kuşeyrî, er-Risâle