Find Property:

Silsile

Merhaba hayırlı sohbetler,

1. Geçen hafta kimseye halifelik vermediğinizi söylemiştiniz fakat youtube da Bosna da bir icazet verdiğinizle alakalı bir video var. O konuda ne dersiniz?

Halifelik icazeti şeyhlik icazeti farklı bir şeydir.

2. Abdullah Efendi bir sohbetinde şöyle diyor “Derviş mutmainne makamına gelmeyince şeyhinin sahte mi gerçek mi olduğunu anlayamaz.” Onu en iyi tanıyan içimizde sizsiniz. Dolayısı ile bu söz ile ne anlatmak istemiştir?

Mutmaine gelen bir kimse kabir haline vakıf olur. Mesela Üftade hazretleri ile görüşebilir, Emir Sultan hazretleriyle görüşebilir. Mutmainneye gelen bir kimse salih rüya daha fazla görür, kalbine ufak tefek ilham gelmeye başlar o yüzden şeyhini tanımlamada daha rahat olur öyle söyleyeyim.

3. Eski ders kağıtlarında Abdullah Efendi dergâh silsilesine bağışlama yaptırıyordu ve sizde aynen yaptırıyorsunuz. Bu durumda yine zat-ı aliniz buyurmuştunuz ki: Aslında Şeyh Efendi silsileyi yazmamalı çünkü Çorumlu Mustafa Efendi kendisine hilafet vermemiş, demiştiniz yani bunu tasavvufi bir gelenek açısından doğru bulmamıştınız. Bunu izah etmeniz mümkün mü?

Şimdi bir mürşid-i kâmil bir şeyh efendi bir kimseye şeylik verir bir kimseye şeyhlik verince o kimse o silsileyi devam ettiğine işarettir o silsileyi kendi ders kağıdına alabilir. Neden? Çünkü o şeyh kendisinden sonra gelecek olan şeyhi vazifelendirmiş. Elinde bir icazet var bir delil var ise o zaman teknik olarak onu delillendirebilir. Çorumlu Hacı Mustafa Efendi hazretleri hiç kimseye şeyhlik icazeti vermemiş. Daha ileri söyleyeyim, hiç kimseye halifelik icazeti de vermemiş. Teknik olarak şeyhlik yapan bir kimsenin kendi ders kağıtlarına bir önceki şeyhinin adını yazması teknik olarak doğru değil. Sebep? Çünkü o ona şeyhlik vermemiş ki teknik olarak onu yazsın, icazeti yok bu noktada. Yani bir şeyh efendi başka bir şeyh efendiye icazet vermemiş. İcazet vermeyince şunu diyemeyiz biz, ya bu o şeyhin devamı. Canım kardeşim sen eğer onun zamanında şeyhlik makamına ulaşmış olsaydın o da sana şeyhlik icazetini verirdi bu kim olursa olsun. Demek ki seni o esnada kendi sağlığında şeyhlik makamında görmemiş. Bakın bu kimin şeyhi olursa olsun bu herkes için geçerli teknik olarak söylüyorum, bir kimse seni şeyhlik makamında görmemiş şeyhlik makamında görmediği için sana şeyhlik icazeti vermemiş. Ben bunu kendi tasavvufi bilgim dairesinde söylüyorum, o kimsenin kendi daha önceki şeyhini sanki o silsileden geliyormuş gibi ders kağıtlarına yazmasını uygun görmüyorum. Sebep? Çünkü şeyhliği o vermemiş ona. Onun silsilesinin devamı değil. Şimdi bunu bütün herkes için söylüyorum: Herkes oturup bir şeyhe intisap eder o şeyh vefat ettikten sonra -bakın bunun sapkınlıkları bu- o şeyh vefat ettikten sonra der ki, ben o şeyhin devamıyım devam eder. Mesela Şeyh Efendi hazretleri vefat ettikten sonra başka bir kimse şimdi isim zikretmeyeyim yani gıybet olacak dedikodu olacak iftira olacak bir şeye gidecek diye, başka bir kimse Şeyh Efendiden dersli olmadığı halde ben Abdullah Efendinin devamıyım dedi devam etti Şeyh Efendinin arkasından. Canım kardeşim Şeyh Efendi bu dergâhın içerisindeki nakîbü’n-nükabâların hiç birisine halifelik ve şeyhlik icazeti vermemiş yazılı olarak sen nerden dersli olmadığın halde onun devamı oluyorsun? Bunlar aldatmaca, bunlar kandırmaca.

Bakın ben bunu yapmak istediğim için söylemiyorum, Şeyh Efendi benimle alakalı “Şeyhliğini ilan et” dedi. Bana söyledi bunu. Ben böyle yapmam ben buraya şeyhlik için gelmedim, dedim bizim başka bir arkadaşımıza söyledi “Sen söyle” diye, o da çıktı cemaate Şeyh Efendinin söylediğini ilan etti. Öyle olmasına rağmen ve Şeyh Efendi benim yüzüme, sana vermiş olduğum şeyhliği aldım, demedi. Bakın böyle bir sözcük benim yüzüme söylemedi. Benim yüzüme “Senin dersini aldım”, benim yüzüme “Senin zakirliğini aldım”, benim yüzüme “Senin şeyhliğini aldım” demedi. Benim arkamdan millet iddia ediyor şöyle dedi böyle dedi. Bu işler dediyle doluyla olmaz. Bir şeyh bir kimseye şeyhlik verdiyse kaldırır telefonu “Ben sana şeyhlik verdim bundan sonra şeyhlik yapabilirsin” dediyse o kimse şeyhlik yapabilir. Sonra ti yansın ben senin şeyhliğini aldım. Nereye alın kardeşim? Pazardan domates biber mi aldın sattın? Mal mı bu? Bu doğru değil. Bakın Şeyh Efendi bu yanlışı yapmadı zaten. Bana telefon açıp diyebilirdi: Evladım sana şeyhlik verdim, şeyhliğini de aldım; sana zakirlik verdim, zakirliğini de aldım; sana ders verdim, dersini de aldım. Bunu diyebilir. Şeyhin müridden korkusu mu olurmuş? Şeyh müridden korkuyorsa şeyh değildir zaten. Bakın bir mürşid-i kâmilin müridden korkusu olmaz müridden korkusu varsa o zaman o kimse mürşid-i kâmil değil. Korkuyla hareket etmez mürşid-i kâmiller. Bunu ben yazsam, benim çünkü şahitlerim var o toplantıda bulunan bütün herkes şahit Şeyh Efendi birisine diyor ki: Ben Musta Efendiye söyledim o bunu söylemek istedi, çıkacaksın cemaate söyleyeceksin herkes Musta Efendiye intisap edecek şeyh olduğuna dair. İyi, sonra oradan ti yansın deyip döneceksin mesela? Dönebilir ama bana öyle bir şey söylemedi ben o yüzden Şeyh Efendinin üzerinde böyle bir şey diyemem, döndü diyemem. Başkaları dediğini iddia ediyor. İddia ediyorsunuz siz.  Ben o iddialar neticesinde gittim yanına, dedim böyle böyle söylüyorlar, benim dersimi zakirliğimi her şeyimi almışsın. Yalan söylüyorlar, dedi bana. Bana da söylediği bu. Yalan söylüyorlar sen bak işine, dedi bana. Eyvallah Allah yolunu açık etsin. Ona rağmen ama bana yazılı bir icazet verdi. Hiç kimseye vermedi. Birisinin kalkıp da Abdullah Efendinin üzerinden ben onun devamıyım deyip şeyhlik yapması etik değil, doğru değil. Bakın tasavvuf tekniği açısından doğru değil. O yüzden bir kimse kendince ben bu şeyhimde yetiştim ben burada büyüdüm ben onun ruhaniyetine okuyabilirim. Okuyabilirim. Bakın ben okuyabilirim. Sebep? Ben on sekiz yıl onun yanında durmuşum bana emeği var, ben ona okuyabilirim, bana söylediği var sen şeyhlik yaparsın, şeyhlikte yapabilirsin. İlan da ettirmiş ben istesem onun yolunu da devam ettirebilirim. Ben, örnekliyorum bunu ders kâğıtlarına yazdırabilirim ama teknik olarak bana şeyhlik icazeti vermedi canım kardeşim. Çorumlu Hacı Mustafa Efendi de ona vermedi. Senin elinde icazet yok ki bir başkasına verebilesin. Senin şeyhlik icazetin yok kimse şeyhlik icazeti vereceksin yazılı olarak? Veremezsin. Verirsin, verirsin ama ben yaptım oldu der. Şeyh Efendi de böyle bir şey yapmadı kimseye de vermedi zaten. Bir tek nakîbü’n-nükabâ icazeti verdi beş kişiye geri kalanlara nakîblik icazeti verdi bu kadar. Şeyh Efendinin verdiği bu.

 O yüzden Abdullah Efendi hazretlerinden sonra ders kağıtlarına da Şeyh Efendinin devamıymış gibi ders kağıtları tanzim edenler için ben yine doğru bulmuyorum. Bu doğru değil. Allah affetsin bunu böyle şatahatvari söylemek istemezdim, ben koysam hakkımdır. Sebep? Şeyh Efendi ilan ettirmiş bütün herkese. Bunu kabul eder-etmez bir kimse bu ayrı mesele. Birisi der, hadi ya ne alakası var inanmıyorum. İnanmıyor, inanma inanmak zorunda değilsin ama bunu ben kalkıp söylesem derim ki: ya bu adam kendi kendine uydurdu. Bir başkası mı söyledi? Evet. Bir başkası mı dedi? Evet. Bu söz bir kimse yeterli görür-görmez bu ayrı bir mesele o yüzden burada Şeyh Efendide Çorumlu Hacı Mustafa Efendi ona şeyhlik icazeti vermediğinden dolayı yazmayabilirdi bence teknik olarak yazmamalıydı. Eleştirel açısından söylemiyorum bunu teknik açısından söylüyorum. Şeyh Efendi de teknik olarak bana bir icazet vermedi sözlü söyledi. Ben sözlü söylemesine rağmen yazabilir miyim? Evet. Sözlü söyledi bütün şahitler de var bu konuda bütün eski dervişler o günkü sohbette bulunanların hepsi de şahittir. Onu geri aldı mı? Bunu gelip böyle tekrar aynı kanaldan “Ben onun şeyhliğini aldım” demesi lazımdı öyle bir şey de demedi. Öyle bir şey de söylemedi ortada öyle kaldı. Bende zaten ne reddettim dedim ne de tamam ben onun yolunun devamıyım dedim böyle bir şey de söylemedim. O yüzden Şeyh Efendinin, ben eski defterleri açmak gibi oluyor ama insanlar da bilsinler, öğrenmek isteyenler, gerçeği duymak isteyenler, gerçeği bilmek isteyenler duysunlar: Abdullah Efendi hazretlerinin Çorumlu Hacı Mustafa Efendi’den şeyhlik icazeti yoktu Şeyh Efendi hazretleri de ölmezden önce hiç kimseye zahiri olarak şeyhlik icazeti vermedi. Sözlü olarak Sivas’ta Ahmet Turan abiye verdi söylediğini söyledi, bana da söyledi bunu “Ahmet Turan’a da söyledim o da şeyhliğini ilan etsin sana da söylüyorum benim sağlığımda sende şeyhliğini ilan et” dedi. “Ben ilan edemem ben söyleyemem efendim hakkınızı helal edin ben buraya şeyhlik için gelmedim kusura bakmayın özür dilerim böyle söylemek istemezdim” dedim ben, “Ben söyletecek kimseyi bulurum” dedi o da bir arkadaşa telefon açtı söyletti. Aralarında ne konuştular ne konuşmadılar bilmiyorum o arkadaş biliyor. O arkadaşta Şeyh Efendinin söylediği sözü bütün derste herkese söyledi, ilan etti bu kadar.

4. Derviş bir rüya görüyor ve bunu üstadına anlattığında üstadım benim rüyama ehemmiyet vermedi ya da rüyamda bana şu şu makamları verdiler fakat üstadım vermedi. Bu tip sözlere ne buyurursunuz?

Bunlar doğru şeyler değil. Bir kimse rüyasında bir makam görür-görmez, rüyasında şöyle görür böyle görür üstadı ona göre tevil eder, üstadı ona göre o makamın rumuzunu biliyordur rumuzu yoktur orda o zaman o makam o rüya olmaz salih rüya olmaz ama üstadı ona yorumsuz kalabilir ama bunun gerçeğe dönüşebileceğini düşünebilir dua eder ona bu noktada onun üzerine nazar eder bunlar olabilir o yüzden dervişler rüya yorulsun yorulmasın nasıl yorulduysa nasıl yorumlanmadıysa tabi olup seslenmemeleri lazım ama insanlar çok haris bu noktada. Hele dervişler Allah muhafaza eylesin onlar asıl dinleyip itaat edeceklerine “Efendim bunun manası ne? Efendim bunun durumu ne? Bunu açıklar mısınız?” Canım kardeşim her şey açıklanacak her şey söylenecek diye bir kaide yok sakin ol sabırlı ol yoluna devam et. Sana bir şey olduğunda merak etme biz kıvanç duyarız bundan, alkışlarız. Sen kâmil bir insan olman bizi mutlu eder bu noktada sıkıntımız yok. O yüzden bu gibi sözler doğru sözler değil hatta insanı yoldan edecek olan söyler Allah muhafaza eylesin.

5. Bazı derviş kardeşlerimiz rüya-hal endeksli bir hayat yaşıyor ve bununla kendilerini doğru ya da yanlış ekseninde görüyorlar. Örneğin: rüyamda ikaz aldım ya da yanlış olaydı alırdım hatta usul-ü fıkıhta, tefsirde, siyerde, hadislerde vs. olan bazı hükümleri yokmuşçasına sanki ilk onlar fark etmişlercesine hayatları rüya-hal endeksli olmaya devam ediyor. Okusan da kitaplarda bu hükümler zaten var ama okumadığı bir meselede yorum yokmuşçasına rüyadan hayata aktarması gibi çetrefilli, iç içe geçmiş, karmaşık hallerine ne buyurursunuz?

Rüyalar da haller de hepsi de Kur’an ve sünnet dairesinde şeriata tabidirler. Bir kimse rüyasında halinde ne görüyorsa görsün hepsi de şeriata tabidir. Şeriata tabi olan rüya ve haller sahihtir o yüzden bir kimse rüyasına veya haline göre hareket edeceğinde üstadına haber verme zorunluluğu vardır. Eğer kendi rüyasına ve haline göre kendi kendisine hareket ediyorsa kendi kendisinin şeyhi olmuştur yani nefsi ona şeyh olmuştur kendi nefsinin şeyhliğinde gidiyordur üstadıyla manevi bağı kalmamıştır eğer rüya ve haline göre hareket eden bir kimse var ise. Çünkü bütün rüyalar bütün haller bütün kerametler bütün manevi tecelliyatların hepsi de şeriata tabidir. Şeriata tabi olmayan bir şey şeytanidir, zındıklıktır Allah muhafaza eylesin ve hayatı, dini böyle yorumlamak tehlikelidir doğru değildir. Biz hayatı sebepler dairesine zahire göre yaşarız ama rüyamızda bir şey bize ikaz edildiyse halimizde bize ikaz edildiyse biz gider üstadımıza anlatırız: işte rüyamda ben evimi satarken gördüm ne yapayım? O “sat” derse satarız. Ben rüyamda gördüm burayı satarken gördüm, satılmaz. Hiç rüyasında da ben “Malını filanca kimseye ver” diye bir rüya göreni görmedim. Yani 85 diyelim benim dervişliğim, 85-86 diyelim, 2020deyiz otuz dört yıl olmuş üç aşağı beş yukarı, otuz dört yıldır ben bir dervişin rüyasında: malını git filancaya hibe et, diye bir rüya göreni görmedim veyahut ta arabanı git filancaya hibe et, diye bir rüya göreni görmedim veyahut ta git kasandaki yüz bin doları filancaya hibe et, diye bir rüya göreni görmedim. O zaman bir sıkıntı var. Daha da söyleyeyim, otuz dört yıl boyunca rüyasında bir fakiri görüp de “Git bu fakire tasadduk et” emri alan birkaç tane derviş gördüm. Evet. Biz uçmaya kaçmaya gelince harikayız, nefsimize göre hareket etmek için harikayız. Adam haram işliyor “Bu yanlış olsaydı bana rüyamda gösterilirdi”. Be ahmak sen kimsin sen haramı işlerken rüyanda gösterilecek? Hanımına zulmediyor “Ben hata yapsam da rüyamda görürüm.” Sen o kadar aşağı düşmüşün o kadar nefsine uymuşsun ki sen, sen rüyanda bile ikaz edilmiyorsun meseleye o gözle baksana. Senin biraz maneviyatın olsaydı sen rüyanda ikaz edilirdin. Demek ki rüyanda ikaz edilmeyecek kadar düşmüşsün sen kendi kendini ne dev aynasında görüyorsun? Allah muhafaza eylesin

6. Biz Çorumlu Mustafa Efendi’nin başka icazet verdiği bir kimseyi duymamıştık. Bize böyle anlatılmıştı.

Çorumlu Mustafa Efendi hazretlerinden hilafet (1965) alan İskilipli Tığlıoğlu Mehmed (ö1994) Efendi adında bir zatın yine kendisinden icazetli bir Halife’si hâlen Çorum’da şeyhlik yapmakta imiş tekkesinde. Aşağıdaki kısaca alıntılanan paragrafta bu konuda şöyle yazıyor;

“Şeyhi olan Kadir’in Ali Efendi’nin 1946 yılında vefatından sonra irşada başlayan Tığlılı Hacı Mehmed Efendi, Kâdiri-Hâlisî Şeyhi iken Ahıskalı Ali Haydar Efendinin Çorumlu Hacı Mustafa Anaç Efendiye hilâfet vermesinden sonra dervişleri ile gidip Hacı Mustafa Efendi’ye biat eylemişlerdir. Efendi hazretlerinin kendi deyimi ile: Usta iken tekrar çırak olmuşlardır.” (Kaynak istenirse ayrıca verebilirim.) bu durumu siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çorumlu Hacı Mustafa Efendi hazretleri başka bir şeyhe icazet verdi ise o icazetin ortada olması lazım yani bu Tığlılı Hacı Mehmed Efendi bir başkasından zaten icazetli şeyhmiş. O bir başkasından icazetli şeyh olmasına rağmen Çorumlu Hacı Mustafa Efendi’ye intisab etmeye gitmiş harika bir şey ve Çorumlu Hacı Mustafa Efendi hazretleri ona eğer yazılı bir icazet verdiyse o zaman bu yazılı icazetin görülmesi lazım yoksa o kimse gitmiştir tekrar ondan ders almıştır Çorumlu Hacı Mustafa Efendi’den. Çorumlu Hacı Mustafa Efendi’den ders alması Çorumlu Hacı Mustafa Efendi’nin ona icazet vermesi demek değildir. Ona ders verir, kardeşim sende burada şeyhliğine devam et, der bu ayrı tekniktir sufilikte ama şimdi şatahat gibi olacak böyle bir şey söylemek istemem mesela bir Şeyh Efendi bu fakiri rüyasında gördü, dedim ders alman lazım, o da aldım kabul ettim dedi, dedim tamam. Şimdi o kimse şeyh ama icazetli. Bu noktada o kimse orda şeyhliğine de devam ediyor ben onu yetişmiş bir şeyh olarak görürsem ona icazet yazmam lazım. Ona ders vermek farklı bir şeydir ona icazet vermek farklı bir şeydir bunları açık çık konuşuyorum böyle bir miras kalsın bir ilim kalsın yoksa bir şeyh başka bir şeyhten ders alabilir mi? El-cevap: Alabilir ama o şeyhin ona icazet vermesi gerekir. İcazet vermiyorsa o ders almıştır, birbirlerine muhabbet beslemişlerdir, birbirleriyle kardeşlik tesis etmişlerdir bu farklı bir şeydir.

Şimdi tabi bugüne kadar bu mevzuları açık net anlatmıyordum. Zaman geçiyor hayat geçiyor böylede net sorulmadı Allah razı olsun soran kardeşten teşekkür ediyorum. Net sorular olunca da tabi net cevap vermek gerekiyor olan neyse ona cevap vermeye çalıştım yoksa hiç kimsenin şeyhiyle, yoluyla, dervişliğiyle bir işimiz yok biz insanlara doğru ilim kalsın istiyoruz. İnsanlar kendi kendine sonradan gelenler kendi kendine bilmiyorlar bir sürü şey üretiyorlar bir sür laf söylüyorlar. Bu işlerin böyle şaka kaldırır böyle çocuk oyuncağı değildir bunlar o yüzden bir şeyh bir kimseye “Sana şeyhlik verdim” dediyse bu şakadan veyahut ta kızgınlıktan veyahut ta ti yansından söylenecek laflar değildir. Öyle olursa onun şeyhliği tartışılır bu sefer Allah muhafaza eylesin. O yüzden bir icazet yazıldıysa bunlar böyle şaka maka şeyler değildir. O icazeti yazan onun altına mührü basan onun manevi mesuliyetini alır üzerine. O kimse icazetini alıp mahşerde çıkar “Bu kimse bana şeyhlik icazeti verdi ben bu icazetle şeyhlik yaptım” dediğinde o kimse bu sefer bunun sorumluluğunu kaldırması lazım, o da demesi lazım ki “Ben ona icazet verdim bana örneğin Hazreti Pir veya Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bana bunu emretti” der o zaman o manevi sorumluluğu onun üzerinden çıkar. Eğer böyle söylemeden bir kimseye örneğin kendi kendine sana şeylik verdim sen şeyhsin dediyse onun manevi sorumluluğunu almıştır veya ona icazet yazdıysa onun manevi sorumluluğunu almıştır. İcazet yazmak öyle kolay bir şey değildir. Bakın kolay bir şey değildir. Bir kimse bunun manevi ehemmiyetini bilmiyordur bir kimse bunun manevi sorumluluğunu bilmiyordur bir kimse bunun manevi derinliğini veya manevi yüksekliğini bilmiyordur böyle alelade bir şey söyler söyleyerekten hem kendi başını yakar hem de söylediği kimsenin başını yakar. Sebep? O da kendi kendine boş olduğundan, o hale erişemediğinden, o hale yetkin olmadığından ben şeyhim diye ortalıkta caka satar ortalıkta hava basar ortalıkta şatahat yapar Allah muhafaza eylesin onun hesabını veremez. O yüzden bir mürşid-i kâmil ağızından çıkan kelimelere dikkat etmesi gerekir. Bir kimseye “Sen burada çavuşsun” dediğinde o kimse çavuştur o kimse çavuşluğunu yapar. Ona “Sen nakîbsin” dediğinde o kimse nakîbtir o kimse nakîbliğini yapar ve nakîbliğini verdiği anda o kimsenin onda manevi delili olması gerekir. “Sen nakîbü’n-nükabâsın” diyorsa bir mürşid-i kâmil bir kimseye, onun kendisinde manevi delili olması gerekir. Manevi delili olmazsa o kimseye böyle söylediyse heva heves olmuş olur. Bir kimseye “Halifesin” dediğinde zahiren söylediğinde “Sen halifesin” dediğinde bunun manevi bir derinliği ve yüksekliği vardır. O şeyh efendi o manevi olarak onun sorumluluğunu üzerine alır ve “Halifesin” dediğinde ona icazet yazması gerekir eğer kendisinde icazet var ise. Eğer kendisinde icazet yok ise ona “Halifesin” dese dahi ona halifelik icazeti verememesi gerekir, vermemesi gerekir çünkü kendisinde şeyhlik icazeti yok. “Ya işte manen verildi” manen verildiyse sana zahirende gelir ayağına senin önüne gelinir konulur. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri sana manen bir şey verdiyse onun zahiri tecelliyatı da sende olması gerekir benim inancım benim bilgim budur. Sen rüyanda bir şey gördüysen zahiren de sana gelinir onun icazeti verilir. Ben bunu bilirim. Bir kimsenin manevi olarak bir hali var mı manevi olarak bir makamı var mı onun zahiri olarak da gerekçesi gelir. Öyle Hazreti Allah celle celalühu neye kadir değil ki ona kadir olmasın? Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine bu mesele ilham edilmeyecek mi veyahut ta zamanında yaşayan mürşidlerin yaşayan şeyhlerin kalbine ilham etmekten uzak mı Allah? Ona ne lazımsa gelir. Allah birisine manevi görev verdiyse ona lazım olan her şey gelir. İsterse onun hiçbir şeysi olmasın, isterse o dünya üzerinde cıs çıplak bir adam olsun isterse o dünya üzerinde hiç kimsenin itibar etmediği bir kimse olsun hiç önemli değildir bu. Allah için zorluk bir şey yok ki. Cenâb-ı Hakk birisine bir makam verdiğinde kim o makamı alabilecek onun elinden? İnsanlar otursunlar o kimse üzerinden istediği kadar desinler işte ona icazet verilmedi de o şöyle oldu da o böyle oldu da. Geç yavrum sen onu. Allah ona bir şey verdiyse ona lazım olan her şeyi verir. Ne lazım ona? İcazet. İcazette verir. Ne lazım ona? Tekke. Tekke de verir. Ne lazım ona? Dergâh. Dergâhta verir. Ne lazım ona? Mürid. Müridde verir. Ne lazım ona? Rüya görecek insanlar. İnsanların rüyasını da verir. Ne lazım ona? Lazım olan ona ne lazımsa verir. Makam geliyorsa makama ait ne lazımsa ona verilir. Örneğin bir yere bir vali tayin ettin. Valinin hukuku bellidir kanunu bellidir elindeki alet edevat araç gerek bellidir sen bir yere vali tayin ediyorsun. Vali tayin ettin hiçbir şeysi yok. Nesi vali onun? O vali değil. Devlet odur ki vali tayin ettiğinde valinin bütün alt argümanları da olsun. O zaman maneviyat odur ki tasavvuf öyle bir şeydir ki manevi yol öyle bir şeydir ki bir kimse makam verildiyse ona ona lazım olan her şey verilir. Hiç kimse boş yapmayacak. O yüzden, yok şeyh efendi verecekti de vermedi, yok şeyh efendi vermeyi düşünüyordu da ondan sonra şu girdi devreye de bu girdi devreye de vermedi. Bir mürşid-i kâmil hiç kimsenin emrinde değildir. Bir mürşid-i kâmil eşinin, çoluğunun çocuğunun, karışının, oğlunun, uşağının, dedesinin, nenesinin emrinde değildir. Bir mürşid-i kâmil Allah’ın, Resulullah’ın, sahabelerin, pir efendilerin emrindedir. Onu etkileyecek olan bir şey maneviyattır rüyasında görür, halinde görür, kalbine ilham gelir onu etkileyecek olan odur. Zahiren onu kim etkilemeye çalışırsa çalışsın, etkilediğini zanneder. O yüzden bir mürşid-i kâmil hem istikamet sahibidir hem istidat sahibidir hem de bu noktada irade sahibidir. İradesi elindedir. Ben rüyamda birsini görürsem gördüğüm şeyi veririm, bitti. Böyle kendimi bir şey gördüğümden için değil delil olsun diye söylüyorum, ben Bosna’daki Şeyh Efendiye bir Kadiri ağacının fidanını verdim daha başka şeyler vardı o yüzden ona dedim ki sen Kadiri yolunu burada yürüyeceksin devam edeceksin. Bundan başka bir mana çıkmaz zaten, bu ayrı. Bir kimse maneviyat ona neyi söylüyorsa onu yapacak, ondan sorumlu olmaz. Der ki: ben rüyamda filancayı gördüm bana böyle emretti bende yerine getirdim, bu kadar. Bakın bu kadar. Öbür türlü onun manevi sorumluluğu vardır onun manevi bir yetkinliği etkinliği vardır ona göre hareket edilir. O yüzden benim meşhur tezimdir bu, yürü kardeşim sen sufilik yap, sen Allah de, sen Allah’ı zikret Allah kendisi buyurmuş: Kim Allah’ı zikrederse Allah da onu zikreder, diye. O zaman bu büyük bir delil. Sen Allah’ı zikret, sen yürü seni maneviyat boş bırakmaz. Sen bir şey yaptın da o sana geri dönüşü olmayan olmaz. Herkes haddini bilecek, herkes hukukunu bilecek öyle kendi kendine, kendi kendine kendini dev aynasında görmeyecek. Bu yol tevazu yolu, bu yol nefisle mücadele yolu, bu yol böyle oldum yolu değil, benim bildiğim bu. Sen Allah yolundan koştur, sen Allah için yürü, Allah için sen bir şeyler yap eğer sana bir şey verilecekse bunu kim durduracak ki? Ebu cehil Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin peygamberliğini durdurabildi mi ki? Yok Onu peygamber seçmiş kendine Onu peygamber yaptı, Onu destekledi, Ona lazım olan her şeyi verdi. O zaman bir mürşid-i kâmilse o kimse ona lazım olan her şeyi verir. İcazetmiş, icazeti gelir, gelir, ona ne lazımsa gelir. O Allah yolundaysa Allah yolunda koşturuyorsa her şey ona gelecektir.

Mevzu Şeyh Efendinin Allah rahmet eylesin durumunu tartışmak değil derdim bu değil Allah muhafaza eylesin. Allah ondan razı olsun gani gani, Cenâb-ı Hakk ona rahmet etsin. O gerçekten zor bir zamanda zor bir vazife icra etti kolay değildi onun işi. Gerçekten kolay değildi. O, o zor zamanda o zor olan vazifeyi hakkıyla yerine getirmeye çalıştı Allah ondan razı olsun ama ondan sonra gelenler ne yazık ki onu istismar ediyor şimdi ona üzülüyorum. Yani Şeyh Efendiden sonra gelen bir kısım zevat, bir kısım zevat ne yazık ki Şeyh Efendi hazretlerini istismar ediyor ona üzülüyorum ve gerçekten mahşerde nasıl hesap verecekler bunu bilemiyorum. Allah muhafaza eylesin Allah yardımcıları olsun inşaallah.

Merhabalar. Hayırlı sohbetler

7. Perşembe akşamından devam ediyorum müsaadenizle. Görev alma ile ilgili kısaca şöyle alıntılayarak; sonra suale geçeceğim İnşallah. Biraz sabır ve anlayış istiyorum.

“Şeyhlik bir ver bir geri al meselesi değil” dediniz “İnsanlar verdiğini geri alırlar Allah verdiğini geri almaz, Allah’ın şanına yakışmaz” demiştiniz öncelerden de.

Tasavvuf kitaplarında bir kimseye verilen bir makamın hele ki şeyhlik makamının geri alınamayacağı, bunun nâkıslık alameti olduğu bildiriliyor. Tarikat-ı âliyye-i Rufaiyye’nin teamüllerine göre evvel emirde bir Derviş sırası ile Çavuş-Nakîb-Nükabâ makamlarını geçmeden Hilâfet verilmez. Hilafet ise iki nevi’dir. Mukayyed Hilâfet ve Mutlak Hilâfet. Bunlardan Mukayyed Hilâfet: Nükabâ olan zevât için geçerlidir ki bu mübarek zâtlar şeyh namzedidir. Fakat seyr-i Sülûkunu tamlamayacak olursa Kendisine Şeyhlik icâzeti verilmez ve Şeyhinin vefatından sonra Postnişin olamaz. Bu zâtlar Ders verme yetkisine sahiptirler fakat Dervişân’ın biâtını alamazlar. Kendilerine intisâb edilmez.

Mutlak hilâfet ise: Nükebâlar’dan seyr-i sülûkunu ikmâl edib Esma-i sebâ’yı tamamlamış olanlara, Şeyhi tarafından Mürşitlik icâzeti verilir ve müstakîlen irşada başlar.

Hacı Bekir Baba yolundan intikâlen gelen usul de Şeyh olan zevât’a Kılıç burhanı yetkisi hilâfetle birlikte verilir. Bekir Baba hazretlerinden gelen usûl budur.

Mukayyed hilâfet sahibi dediğimiz kimselerin halifeliklerini Şeyhi olan zât geri alabilir. Fakat bunun 3 şartı vardır Tarikat-ı Âliyye’nin mevzuât ve kavâidine hakîm olmayan birtakım insanların konuştukları “TARD” meselesi vardır. Şeyh Efendi tarafından bir Derviş imtihân icâbı tardedilebilir. Hatta Çavuş ve Nakiblik makamına gelmiş Sâliklerinde tardedildikleri vâkidir. Fakat Nükabâ olan zevât’ın tardedilme şartları çok ağırdır… Mutlak hilâfet alıp İrşada başlamış Halifelerin Tardedilmesi kesinlikle mümkün değildir… Zira tardiyet Şeyhin noksan oluşunu gösterir. Ehl-i Beyt yolunun hiçbir ferdi, Verdiğini geri almaz. Bizim Şeyh Efendi şunu tardetti, bunu tardetti gibi kelamları konuşanlar bilmeden Kendi Şeyhlerine noksan addederler.

“Hacı Mustafa Efendi de muhakkak isterdi diye düşünüyoruz bizzat yetiştirdiği kimseye icazet vermeyi. Onun için zaman içerisinde Nevşehirli Abdullah Efendi, Ali Karaman, Yakup ve Mustafa Boyraz gibi çalışkan nakiblerini taltif etmiş size vereceğim diye fakat vermemiş.                            Vereceğim ayrı, Verdim demek ayrı şeyler”

Doğru. Bunu ben Şeyh Efendi hazretlerinden de duydum Abdullah Efendi’den. O da dedi, oğlum bize icazetini yazacağını söylemişti ama yazmadı, dedi. Bunu söyledi bana. Bunu kendisi için söyledi Yakup Efendi için söylemedi. Şunu da biliyorum, bunu da açıklayayım o zaman burada: Yakup Efendi’ye Nevşehir’den üç dört tane derviş gönderdi arkadaşlardan onu dergâha davet etti dedi ki gelsin ona halifelik vereceğim dedi ama Yakup Efendi kabul etmedi. O zaman için Yakup Efendi’ye giden arkadaşlar biraz böyle tepeden konuştular ona karşı ben konuşmalarına biraz şahit oldum yani Yakup Efendi’ye yakışacak bir şekilde konuşmadılar ona orda bir hata oluştu. Tahminim bu benim, Yakup Efendi o konuşmalardan rahatsız oldu Yakup Efendi Abdullah Efendi hazretlerine intisap etmedi.

Çorumlu Mustafa Efendi’nin icazet verdiği Tığlılı Mehmet Efendi’nin icazetini görmek lazım demiştiniz. İcazet alımından günümüze kısacası şöyle alıntılayarak; sonra suale geçeceğim inşaallah.

Tığlıoğlu Mehmed Efendi Hazretleri, Çorumlu Hacı Mustafa Anaç Efendi Hazretlerinin 1957 yılında Çorum Rufâi Dergâhına postnişin olmasından bir müddet sonra kendi Nakîbi olan Nuri Efendiyi de yanına alarak kendisini ziyârete gitmişler ve Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hazretlerine biat eylemişlerdir. Tığlıoğlu Mehmed Efendi Hazretleri kendisinde bir varlık görmeyerek, büyük mahviyetle tekrar “Usta iken çırak olmuşlardır” Zirâ Çorumlu Hacı Mustafa Anaç Efendi Hazretlerinin manevi derecesinin çok âlî olduğu zamanın birçok meşâyıhı tarafından tasdik edilmiştir…

Çorumlu Hacı Mustafa Anaç Efendi hazretleri ise kendisinden yaşça büyük olan, fakat büyük tevazu gösteren Tığlıoğlu Mehmed Efendiye, Hacı Bekir Baba yolundan teselsülen gelen Kâdiri-Rufai yolunun Nukâbâlığını tevdi etmek için, Hattat olan ve Bayburtlu Mustafa Efendi (vf.1966) olarak da bilinen Küçük Mustafa Efendiye Nakîbü’n-Nükabâ icâzeti hazırlamalarını söylemişler; akabinde kendisi ve şahitlerin mühürlemesi ile seyr-i sülûkunu tekrar üzerlerine almışlardır… Kısa bir süre sonrada Yine Hacı Bekir Baba hazretlerinin Şeyhi olan Seyyid Muhammed bin Abdürrahim el-Nişâbi (k.s) den gelen silsile ile kendisine Mürşitlik icâzeti vermişlerdir…

Tığlıoğlu Mehmed Efendi Hazretleri 1994 yılına gelindiğinde artık yaşlılığın getirdiği zorluklarını iyice hissetmeye başlamışlardır. Son bir vazife olarak, yıllarca yetişmelerine emek vererek seyr-i sülûklarını tamamlattığı Nukâbâlarından ikisine Çorumlu Hacı Mustafa Efendi’den gelen silsile ile Kâdiri-Rufai tarikatından, üçüncüsüne ise Şeyh Kadir’in Ali Efendi’den gelen silsile ile Kâdiri-Hâlisi tarikatından, şahitlerin huzurunda icâzetnâmelerini vererek, iki halifesini İskilip’e, bir halifesini de Çorum’a postnişin tayin etmişlerdir…O gün ihvanına: “Vazifemiz bitti! artık beni bekleyin” dedikten bir kaç gün sonrada 109 yaşında iken 1994 yılında, akşam vakti Allah-Allah! diye zikrettikleri halde Âlem-i Cemâl’e rıhlet etmişlerdir…

Halifelerinden ikisi yerlerine Halife tayin etmeden vefat etmiş ve şu an hayatta olan sadece bir Halifesi olan Zakir Kümbül Efendi Çorum’daki dergâhında şeyhlik yapmaktadır. Zakir Efendi’nin icazeti Çorumlu Hacı Mustafa Efendi’nin Tığlıoğlu Mehmed Efendiye vermiş olduğu silsilenin devamıdır.

Zakir Efendi Bursa’ya corona biter bitmez geleceğini, sizi ve dergâhı ziyaret edeceğini bildirmiş. Tüm icazetleri birlikte getireceklermiş.

Soru: Dedemiz bir, kardeş dergahlarının tarihte birbirleriyle ilişkileri nasıl olmuştur? Siz bir heyet teşkil edip kendilerini ziyaret ettirmekte fayda görür müsünüz? Tüm bu gelişmeleri nasıl değerlendirirsiniz?  (Kaynaklar ayrıca verilebilir)

Biz hiçbir dergahla hiçbir sıkıntımız olmaz hele Çorumlu Hacı Mustafa Efendi hazretlerinin dergâhı ile hiçbir sıkıntımız olmaz. Ben Zakir Efendinin çorumda şeyhlik yaptığını biliyordum ama Zakir Efendide böyle bir icazet olduğunu bilmiyordum. Çünkü bize bildirilen icazetinin şeyhlik icazeti olmadığıydı. Bize şeyhimiz var iken böyle bir şeyin ardına düşmedik ne nedir ne değildir diye ama orada Zakir Efendi diye bir zatın şeyhlik yaptığını biliyorum Çorumlu Dergahını devam ettirdiğini de biliyorum ama Tığlıoğlu’ndan icazetinin geldiğini bilmiyorum ben onun icazetsiz olduğunu biliyordum nakîbü’n-nükabâ olarak icazetinin var olduğunu biliyordum şeyhlik icazetinin olduğunu bilmiyordum. O yüzden ilişkilerimizde bu noktada hiçbir sıkıntı olmaz eğer bu konuda irtibata girilmesi gerekirse ben seve seve irtibata girerim ziyaret edilmesi gerekirse de ziyaret ederim hiçbir sıkıntı olmaz. Böyle bir kontak kurulursa ben bir problem olarak görmüyorum. Corona günlerinde de ziyaret edebiliriz izin alabiliriz. İzin aldıktan sonrada gider geliriz ziyaret ederiz ramazandan sonra bir sıkıntımız olmaz ama gerçekten bu kardeş dergahların toplanması bir araya gelmesi ve yolun devamiyeti için önemli bir şey inşaallah görüşürüz, konuşuruz, halleşiriz, iyi olur tatlı olur.

Yine Perşembe sohbetinde buyurdunuz Abdullah Efendi hazretlerinin vefat sonrası istismara uğradığından bahisle; ders alınmayan tarih tekerrür eder sözünün Allah geçinden versin vefatınızdan sonra sizin üzerinizde tekrar etmemesi açısından biliyorsunuz benzetmek kinayeden ötürü “Kör ölünce badem gözlü olur” diye çokça derdiniz, yok bana özelde şöyle dediydi, yok bana özelde şunu vermişti gibi hafazanallah menfi hadiselerle karşılaşmamak için bizlere yoldaki şerit çizgilerini iyice boyayıp ilaveten trafik ikaz levhalarıyla birlikte daha neler buyurursunuz?

Ben özelde bir şey söylemem bunun sıkıntılarını çok yaşadım. Şeyh Efendi hazretleri de bana özelde bir sürü şeyler söyledi ama yazılı hiçbir şey yoktu. Özelde söylenen şeyler gerçekten de dervişlerin arasında bir hüküm teşkil etmiyor. Yolun devamiyeti için yolun selameti için bir hüküm teşkil etmiyor. O yüzden özelde hiç kimseye hiçbir şey söylemedim bunu açık ve net söylüyorum. Yazılı da hiç kimseye hiçbir şey vermedim bunu da açık ve net söylüyorum. Yarın öbür gün, yok bana özelde şunu söylemişti yok bana yazılı bunu vermişti, böyle bir şey yok ama Allah izin verirse gerçekten yeni icazetler hazırlamayı planlıyorum hatta Cafer’e de arkadaşlara da bundan bahsettim dedim yeni icazetler hazırlayalım bu konuda ilerde inşaallah verilmesi gerekenlere ne rüyamızda gördüysek halimizde gördüysek onlara verelim diye. Hazırlığımızı yapıyoruz şu anda inşaallah Cenâb-ı Hakk nefes verir ömür verir, kardeşler arkadaşlardan yetişenler olur ama içerden ama dışarıdan hak edenlere de veririz. Bu konuda da bir sıkıtım bir problemim yok amma ve lakin ölüm ne zaman gelir bilinmez hiç kimse şunu kendi kendine şey yapmasın, işte bana verecekti de vermedi yok bana şöyle dedi de olmadı, böyle bir şey yok. O yüzden zakirlerimiz belli, ders yaptıran kardeşlerimiz çavuşlarımız belli, herkes şu anda zakirler, çavuşlar belli derslerine devam ediyorlar. Şimdi çavuş olarak o ilan edilmemişti, bizim tekstilci fehim kardeş var ona çavuşluk verdim bundan haberi yok dergahtaki kardeşlerin onu da şimdi söyleyeyim de buradan millet bilsin. O yüzden bizim fehim kardeşe çavuşluk verdim hem sohbet edecek hem ders yaptırabilirsin dedim. Zaten onu daha öncede söylemiştim, arzu edersen Gemliğe git sana çavuşluk vereyim orda ders yaptır demiştim zaten daha öncesinden bunu kendisine demiştim. Bunu arkadaşlar bilmiyor aslında onu ilan edecektim söyleyecektim telefon numarasını ders yaptıranların oraya alın diye. Bir tek bu var bilinmeyen geri kalanların hepsi de biliniyordu, onun da şimdi bilinir oldu herhalde iki üç gün oldu ben ona söyleyeli ders yaptır, sohbet et diye ders ver diye. Geri kalan hepsi de biliniyor dergâhın önünde açık, aşikâr bu noktada bir sıkıntı yok o yüzden şeb-i aruslarda bütün zakirleri ders yaptıran kimseleri salona çıkartıyorum ki insanlar orda görsünler bire bir şahit olsunlar kim ne yapıyor kim ne ediyor kim hangi noktada kim hangi dairede bunu bilsinler istiyorum o yüzden onları da şeb-i aruslarda bütün zakir kardeşlerin hepsini de programa çıkartıyorum orda özellikle bilinsin diye. Tabi son şeb-i arusta aslında daha erken gelmiş olsaydı Bosna’daki Şeyh Efendiyi de çıkartacaktım ama geç kalındı olmadı bir hazırlık olmadı Sudan da Kabbaşi hazretlerinin de kendisine söyledim kim ister dedim çocuklarından birisini ver bize dedim o çıksın, o da çıktı böylece işimiz tamam oldu. O yüzden hiç kimseye özelde verilmiş bir sözüm yok özelde söylediğim bir şey de yok.

Ben şöyle söyleyeyim, gerçekten herkesten fazla istiyorum Allah kardeşlerimizden inşaallah yetiştirsin, Cenâb-ı Hakk yetiştittirsin bizde sağlığımızda gözümüz arkada kalmadan ona icazet vermekten bir kardeşe, icazet vermekten mutluluk duyarım inşaallah.

Yine perşembe akşamı sohbete istinaden; silsileniz Abdullah Efendi’den mi geliyor yoksa icazet alınan Bosna Mesudiye Tekkesi ve Sudan Kabbaşi silsilesinden mi geliyor? İcazet alınan bu yerlerden geliyorsa ki sohbetinizden biz bunu anladık silsilelerin teselsüllerini bize tek tek uygun bir zamanda web sitenizdeki gibi bildirir misiniz?

İnşaallah yani bu noktada bir zahir silsile var. Şimdi bunları böyle mevzu açılınca konuşayım: zahir silsile olarak Abdullah Efendi’den nakîbü’n-nükabâlığa kadar var ama Çorumlu Hacı Mustafa Efendi’nin dergahtaki terbiyesi Çorumlu Hacı Mustafa Efendi’nin dergahlığıyla alakalı manevi bağımız devam etti Abdullah Efendi hazretleri vefat ettikten sonra bile devam etti. Bu da gene özelde mesele, bunun böyle devam edeceğini ve işaretini Ankaralı Şeyh Efendinin nakîbü’n-nükabâsı olan Yakup Efendi ümrede Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin huzurunda bana söylemişti, Dergâhın devamı senin üzerinden gidiyor Mustafa Efendi” diye hatta Yakup Efendi’yi zahiren ben tanımazdım o da beni tanımazdı bildiğim kadarıyla, ben böyle onun Yakup olduğu kalbime geldi ümrede gittim yanına Allah rahmet eylesin. “Selamun aleyküm selam ben Bursa’dan Mustafa Özbağ” dedim, böyle baktı “Musta Efendi” dedi “bizim Ahmet’in kardeşi Musta Efendi değil mi?” dedi “Evet” dedim. Abim çünkü onun yanına gidip gelirdi abimle samimiydi o hatta ben Abdullah Efendi’den ders aldıktan hemen sona abime çok söylemiş. Aslında ders almazdan önce söylemiş abime al getir kardeşini al getir kardeşini al getir kardeşini diye çünkü abimin anlattığı üç tane rüya var. Abim o zaman yeni ders aldığında görmüş. Bir tanesi enteresan, abim anlattı onu da bana. Tabi sonra anlattı abim yıllar sonra anlattı. Çorumlu Hacı Mustafa Efendi bütün topluluk halinde zikrullah yaparken abim beni de görüyor orda saçım sakalım ağırmış. Şişi böyle uzaktan benim kalbime atmış. Benim o zaman dervişlikle alakam yok daha hatta yine başka bir rüyasında abim Çorumluya ziyarete gidince bakmış ki Çorumlu Mustafa Efendi hazretlerinin yanında saçım sakalım ağarıyor olarak ben onun yanında oturuyorum. İşte abimin böyle bir tane daha rüyası var. Abim de sağ daha Bursa’da herkes ulaşabilir abime. Abim bu rüyalarını Yakup Efendi’ye anlattığından Yakup Efendi demiş ki, hızla getir onu demiş bize. Neyse tabi biz o zaman Abdullah Efendi’den ders aldık devam ettik. Abim sonra birkaç sefer söyledi bana Yakup Efendi seni çağırıyor ders vermek istiyor diye, bende dedim ki ben ders aldım artık yürüyorum benim bir yolum var başka bir şeye ihtiyaç yok, dedim ama Çorumlu Hacı Mustafa Efendi hazretleriyle olan manevi bağımız bizim bitmedi hiç. Hatta benim ilk itikafımda Allah affetsin böyle dolapta soğutulmuş kızartma canım istedi itikafta hiçbir şey yiyip içmiyorum dilim dudağım yapıştı. Bayındır’da patlıcan biber domates kızartması yaparlar akşamdan kalır dolaba kaldırırlar yoğurtlu biz onu sabahları yemek hoşumuza gider. Öyle çok canım istedi mübarek geldi böyle kendi elleriyle üç parmağıyla aldı kızartmayı yoğurtlu böyle benim ağzıma verdi ondan sonra bir daha hiç açık hissetmedim Allah beni affetsin. Çorumlu Hacı Mustafa Efendi hazretleriyle bağımız hep devam etti bu noktada bizim onunla bağımız hiç kesilmedi öyle söyleyeyim. Hiç kesilmedi. Hatta tabi yine abim söyledi Yakup Efendi’nin kardeşi vardı Karabüklü Mustafa Efendi Şeyh Efendi hazretleri vefat ettikten sonra o onu ziyarete gidince ona demiş ki kardeşinin kulağına söyle dergâhın başına geçsin şeyhliğini ilan etsin devam etsin manasında. Abim dedi “Mustafa Efendi’nin selamı var kulağına söyle dedi yanına geleceğim” dedi “Kulağımda telefon sen söyle söyleyeceğini” dedim, o da böyle böyle söyledi dedi, bilmediğim bir şey değil, dedim Allah razı olsun abi hakkını helal et dedim velhasıl öyle kaldı. O yüzden manevi olarak icazetler Allah derviş kardeşlerin rüyalarında göstersin bunu söylemenin bir anlamı yok teknik olarak çünkü bunun bir işareti yok. Çorumlu Hacı Mustafa Efendi hazretlerinin devamı olduğu söyleniliyor. Ben şimdi böyle bunları konuşmayayım Cenâb-ı Hakk bunun teknik olarak da tecelliyatını gösterirse söyleyecek bir laf yok yani teknik tecelliyatı ne? O mananın, o rüyanın teknik olarak da icazete dönmesi lazım. Teknik olarak da o icazete dönerse bundan söyleyecek laf yok bu bir. İkincisi, insanların kendi gördüğü rüyalar kendi gördüğü haller kendilerini bağlar. O yüzden bunu dervişlere aktarmak dervişlere söylemek, ya ben böyle bir rüya gördüm bana böyle böyle dediler böyle böyle yap dediler, ben çok bunları hoş görmüyorum. İnsanlar bunlarla aldatılıyor, böyle kandırılıyor çünkü. O insanın gördüğü şey. Allah sana bir şey verdiyse bunun teknik olarak alt yapısını da insanlara verecektir. O yüzden şu anda zahiri olarak öyle söyleyeyim iki tane bizim silsile yolumuz var. 1- Mesudiye Tekkesinden 2.si de Sudan’da Kabbaşi hazretlerinden. Bu zahir silsilesi. Bir kimseye bir tane dahi silsile olsa yeterli mi? El-cevap: Yeterli ama iki tane zahiri silsile var şunda. Evet yani bunu zahir olarak söylüyorum açık ve net gönlümdekini, Çorumlu Hacı Mustafa Efendi hazretlerinin dergâhı kapanmadı yani dergahının kapalı olmadığını biliyorum. Dergahının kapalı olmadığını biliyorum ama bunun zahiri bir tecelliyatı yok. Bu noktada Cenâb-ı Hakk zahiri bir tecelliyat gösterirse buna da söyleyecek bir itirazımız olmaz zaten bir sıkıntımız olmaz Allah iyi etsin inşaallah. Bizim şu an ki ben kendi nefsim için söyleyeyim, durduğumuz nokta veyahut ta durduğumuz daire öyle söyleyeyim, durduğumuz perde Çorumlu Hacı Mustafa Efendi hazretlerinin öğretisinden Çorumlu Hacı Mustafa Efendi’nin tavır ve davranışlarından uzak değil. Evet bugün biraz günümüze doğru güncellendi günümüze doğru geldi bazı muhakkak daha yenilikler olarak bu ayrı bir şey ama Çorumlu Hacı Mustafa Efendi’nin çizgisinin dışında bir şey değil. Ben genel olarak hem mananın hem de maddiyat yani tekniğinde beraber gitmesinden yanayım o yüzden bu işler böyle çok konuşmaya çok şahatalı davranmaya gerek yok. Her zaman için onu söylüyorum Allah birisine bir şey verdiyse onun teknik altyapısının da oluşacağına inanıyorum Cenâb-ı Hakk’ın elinde her şey oluşturacaksa oluşturur bu noktada. Muhakkak ki bu işler manevi. Ben şimdi bunları söylemek istemiyorum ben daha Bayındır’da zakirlik yaparken beni şeyh olarak, bu fakiri şeyh olarak görüp şeyh olarak ders almak isteyenler vardı. Ben diyordum ki onlara benim bir şeyhim var ben onun müridiyim bende şeyhlik falan yok yapmayın böyle şeyler diyordum ben bu yıllardan beri böyle devam edip gidiyor. Bunlara bakacak olursan çık orta yere şeyhlik yap ama bunlar doğru istikametler değil, doğru davranışlar değil. Önemli olan bu meselenin hem manevi olarak hem de teknik olarak doğru düzlemde gitmesi. Çünkü arkaya geriye biz doğru düpdüzgün bir yol bırakalım. Bizimle beraber şu anda hareket eden kardeşler gerçekten zorluklara göğüs gererekten tabiri caizse iğneyle kuyu kazaraktan geliyorlar. Kolay bir şey değil onca saldırı onca laf küf iki taraftan oradan buradan her şey kolay değil arkadaşlar kardeşler bu meselede dimdik duraraktan yol yürüyoruz ama Cenâb-ı Hakk’da bunun karşılığını veriyor. Şöyle söyleyeyim yani bağlı bulundukları dergâh icazetsiz bir dergâh değil, bağlı bulundukları durdukları bir yerin maddi ve manevi her türlü icazeti var o yüzden bu onlar için de bir sağlam bir kulp sağlam bir kapı o yüzden zahiri icazet arıyorsa bir kimse var kardeşim alsın baksın, manevi icazet arıyorsa istihare yapsın rüyasında görüyorsa dersini alsın bu noktada kardeşler açısından sıkıntı yok benim açımdan da bir sıkıntı yok. Ben kendimce şeyh oldum deyip de yola çıkmış bir kimse değilim hiç de demedim zaten demeyeceğim de ömrümün sonuna kadar ben şeyh oldum demeyeceğim. Çünkü şeyh oldum diyenler şeyhliği ucuzlatıyorlar Allah muhafaza eylesin. Ben şunu oldum ben bunu oldum. Yürü kardeşim bak işine olduysan oldun yani bunu senin kalkıp da böyle söylemen hoş değil. Bence hoş değil. Peygamberler kendi peygamberliklerini ilan edebilirler onlar emirle hareket ederler o yüzden bir velinin bir mürşid-i kamilin kalkıp da ben mürşid-i kâmil oldum demesi bana biraz abes geliyor Allah muhafaza eylesin.

SORU 12- Zamanında şeyhlik yapan bir Efendi profesörlük unvanını Azerbaycan’dan bir şekilde almış diyordunuz. O zamanlar böyle diplomalar yurtdışından parayla alma modası var. Şimdilerde de Kıbrıs’ta üniversite okumak modası var fakat Kıbrıs’tan mezunların çoğu bir şey olmuyor reel hayatta. Memlekette icazet verilecek silsilesi sağlam yer kalmadı da gitmiş yurtdışından almış derler ise biz ne diyebiliriz?

Eğer böyle söyleyenler de olur herkes bir şey diyebilir. Biz yurtdışından icazet almaya gitmedik herhangi bir şey için de gitmedik. Biz Allah rıza için davet ettiler bir de davete icabet ettik her iki tarafta. Onlar kendilerince bunu görmüşler kendileri. Örneğin ben Sudan’a gittiğimde aynı gittiğimin gecesi program vardı orda bütün mevut gibi bütün şeyhlerin bütün dervişlerin toplandığı büyük bir program vardı. Gittiğimizin gecesi bakın. Ben gece yarısı saat 2-3’e doğru Sudan’a uçaktan indim, otele yerleştim ertesi sabah Şeyh Efendinin tekkesine gittik akşamına da programına gittik. Akşama programa gittiğimde Allah affetsin icazeti hazırlamışlar. Yani o icazet böyle iki saatte üç saatte hazırlanacak bir icazet değildir. Ben gitmezden önce icazeti hazırlamışlar Sudan’lı Kabbaşi’nin söylediği de: ben kendisini çok öncesinden tanıyorum, diye böyle orda bir söz söyledi. Ben şimdi onu da söyleyeyim, ben de kendisini tanıyordum tanımıyor değildim o yüzden bende kendisini tanıyordum. Yani yurt dışından olması, ona bakarsanız Hacı Bekir Babanın da icazeti Mısır Tanta’dan. Türkiye’de Osmanlı’da icazet verecek kimse kalmadı da Mısır Tanta’dan mı icazet aldı denilebilinir o zaman veyahut ta Türkiye’de ki icazet alan eski şeyhlerin hepsi de dışarıdan. Neden? Hepsi de dışarıdan geldi çünkü. O zaman ne diyeceğiz, yurt içinden bulamadı da yurtdışından mı buldu diyeceğiz? Herkes bir laf söyler bunda bir sıkıntı yok. Bu konuda zaten kalbi mutmain değil ise ders almasın kimseye bir şeye ispat etme yükümlüğüm yok ki. Bir şeyi ilan ederekten çıkmış olsam onu ispat etmek için uğraşayım ben bir şeyi ilan ederekten ortaya çıkmış bir kimse değilim. Ben Allah’a kulluk ediyorum, sufilik yaşamaya gayret ediyorum ben kendimce rüyasında gören kardeşlere, onlara da öyle söylüyorum siz rüyanızda ne görüyorsanız ben oyum diyorum bu kadar basit. Adam rüyasında önemsiz bir kimse görüyorsa önemsizim önemli bir kimse görüyorsa onun için önemliyim bunda bir sıkıntım yok.

Bu işin içselliği varsa ki olmalı, yol arkadaşlarınız olan bizlere ne diyebilirsiniz?

Ben arkadaşlara, ben içim dışım aynı uzaktakine de yakındakine de aynı şekilde söylüyorum, Allah rızası için buradayız, Allah için buradayız, hiç kimsenin birbirinden beklentisi yok Allah için herkes çalışsın koştursun Cenâb-ı Hakk çalışana koşturana muhakkak layık olduğu şeyi verecektir.

Siz bana icazet verin mi dediniz de o Şeyh Efendiler size icazet verdiler? Yoksa siz istemeksizin teberrüken icazet mi verdiler?

Şöyle söyleyeyim, Sudan’daki Şeyh Efendiyle zahiren hiç görüşmemiştik. Bir dervişini gönderdi davet etti bizde davete icabet ettik. Ne Sudan’daki Şeyh Efendiyle görüştüm ne oğullarıyla görüştüm ne de aradaki o davet eden dervişle görüştüm bu arada. Sadece işte şu zaman orda mevüt var bu mevlüte davetlisiniz. Ben o zaman kendimce uçak biletimi ayarladım yolculuğumu ayarladım, bu kadar. Hiç konuşulmadı bile bu mevzu. Oraya gittiğimizde orda bununla karşılaştık. Hatta belki de videolara baksalar benim şaşkınlığımı veya şaşkınlık demeyeyim benim böyle bir şey beklemediğimde görünür zaten bu noktada bir sıkıntı yok. Bosna’daki Şeyh Efendiyle de hiç böyle bir şey görüşülmedi konuşulmadı. Hiç ama. Hiç konuşulmadı. Böyle bir şeyi kendime zül kabul ederim zaten bir yerden icazet istemeyi. Kendime zül kabul ederim. Bu tasavvuf yolunda bugüne kadar bu noktada hiç kimseden hiçbir şey istememişimdir hiç konuşmamışımdır da Allah beni affetsin. Asla hiç kimseden hiçbir şey istemem. Hala daha istemem. Allah yolunu açık etsin herkesin. Benim düsturum şudur: Allah birine bir şey verirse Allah’ın önüne geçecek olan kimse yok, Allah birini kendine seçtiyse bunun önüne geçecek olan kimse yok. Sen istediğin kadar yırt kendini sana bir icazet Cenâb-ı Hakk vermeyecekse vermez. Ben kendilerini yırtan şeyh efendileri de biliyorum bir icazet için neler yapabileceklerini biliyorum neler istediklerini de biliyorum. Bu konularda konuşmak istemiyorum Allah affetsin. Ben Hazreti Mevlana’nın bir sözü var ya etrafındaki eksikliklere yanlışlıklara baktım bunları yapmamakla kemale erdim, der. O yüzden tasavvuf en doğru da tasavvuf etrafında yaşanan eksikliklere bakıp ey nefsim sen bunları yapma demekle insan olgunluğa erişir. Bu çok güzel bir terbiye sistemidir. O yüzden ben tanıdığım bildiğim gördüğüm halifelerin ve şeyh efendilerin o icazet için ne kadar parende attıklarını gördüm kendime dedim ki Mustafa Özbağ sen asla böyle bir şey yapma hiç kimsede hiçbir şey bekleme hiç kimseden de hiçbir şey isteme sen Allah de yoluna devam et, diye kendime tavsiyede bulundum. Şimdi Türkiye’de onca şeyhlik yapan kimseler var bir icazet için çok şey feda ederler. Eskilerden de bir icazet için çok şeyler feda edecek olanları da tanıyorum Allah muhafaza eylesin inşaallah.

Teberrük icazet, teşvik icazet, fiili icazet, kavli icazet ile kavramlar ile şimdilerde biliyorsunuz işin hikayesi literatüre girdi. Tüm bu durumun hikâyesi nedir?

Şimdi herkes bu konuda bir şey söylüyor. Teberrük icazet yani teberrük icazet dediği, teberrüken verdi. Aslında o halde değil ama teberrüken verdi yani hediye etti veya teşvik icazet hani o o halde değil ama teşvik için verdi onu. Bunun manevi sorumluluğu var. Bunu teşvik için teberrüken nasıl verecek kimse? Yok bunlar doğru değil. Kavli icazet yani sözle verdi. Bu doğru değil. Bakın bunların hiç biriside doğru değil ve insanlar kendi durumlarını kurtarmak için böyle söylüyorlar. Kendilerini kurtarmak için. Ya ben ona icazet verdim ama kavli icazetti. Canım kardeşim hani sen konuşurken haktan konuşurdun? Konuştuğun mu yalandı o zaman yanlıştı? Veya ben ona teşvik olsun diye verdim, ne o ti yansın mı yapıyorsun? Şakacılık mı oynuyorsunuz? Bunlar doğru lafızlar değil benim kanaatimce. O yüzden bunların hepsi de böyle laf-ı güzaf. Canım kardeşim bir kimseyi rüyanda gördün mü? Gördün, o rüyanda gördüğün onu halife olarak gördüysen -benim bildiğim doğru bu- halife olarak icazetini yaz ver, o kimseyi şeyh olarak gördüysen şeyhlik olarak icazetini yaz ver. O kimseye şeyhlik icazeti verdin mi verdin, onun sorumluluğu sana ait canım kardeşim, bitti. O kimse çünkü o icazetle şeyhlik yapacak mı? Evet. Bütün sorumluluk ona ait. Aynı zamanda da bütün sevaptan da nasibini alacak icazet veren bir kimse.

Şimdi Kabbaşi şeyhlik icazeti vermiş, ha ben Kabbaşi’nin vermiş olduğu şeyhlik icazeti ile şeyhlik yapan bir kimse değilim veyahut ta Mesudiye Tekkesinin icazetiyle de şeyhlik yapan bir kimse değilim ben şeyhlik yapmıyorum çünkü ama bir kimse yapsa örneğin Kur’an ve sünneti doğru olan bir kimse o icazetle şeyhlik yapsa onlara da sevap gidecek. Onlarda oradan nasiplenecekler. Şimdi şöyle düşünelim, bir kimse var üstad seviyesine gelmiş şeyhlik yapabilecek seviyeye gelmiş manen de o şeyh olarak görülüyorsa ben ona seve seve icazet veririm. Sebep? O kaç kişiye ders verirse kaç kişiyi yetiştirirse hepsinden sevap alacağım bende. Bu işin bir de bu tarafı var. Ben Şeyh Efendiye sağlığında dedim “Efendim siz vefat ettiğinizde benim size ve dergahınıza hizmetim biter.” Bu büyük laf aslında. Ya bu böyle küçük bir laf değil. Bunu ben bütün arkadaşlara da açıkladım hatta cemaatin içerisinde de açıkladım, arkadaşların içinde de açıkladım. İnsanlar o zaman bu lafın arkasını önünü hesap edemediler bu adam ne diyor diye hesap edemediler bu böyle kaosik bir noktada konuşulmuş bir laf gibi söylendi. Değildi. O laf bir hakikatin tecelliyatıydı. Yani siz vefat ettiğinizde Mustafa Özbağ olarak size ve sizin dergahınıza bir hizmet etmeyeceğim yani ben sizin dergahınızın devamı olmayacağım, ben sizin devamınız olmayacağım. Bunu açıkça bir şeyhin sağlığında bir zakir bir nakîbü’n-nükabâ söylüyorsa bu boş bir laf değil kendimi methetmek için söylemiyorum. Bir şeyhe en son söylenecek bir laf bu ama ben onu en önce söylemiş bir kimseyim. Yük kırk tane öküz çekmez bunun arkasını. Bağlasanız yük kırk tane öküzü yan yana bu lafı arkalarına bağlasınız çekmez bu lafı yük kırk tane öküz ve ben bunu daha ilk söylediğimde Bayındır’daydım ben bunu sonra Ödemiş’te de söyledim sonra ben bunu Bursa’da da söyledim. Bursa’da da defalarca söyledim bunu. Kimse bu sözün arkasına düşmedi. Şeyh Efendi hazretleri de düşmedi. Bakın Şeyh Efendi hazretleri de düşmedi ama ben Allah affetsin içim dışımdadır benim ben bir şeyi gördüysem gördüğümü söylerim, gördüğümden anladığımı da söylerim. Neyse benim bildiğim hak hakikat ben söylerim. Şimdi Abdullah Efendi hazretlerinin yanında on sekiz yıl durdum. Abdullah Efendi hazretleri zahiren, kavli olarak bir başkasının üzerinden beni şeyh olarak ilan etti bunu yazılıya çevirdi mi? Hayır. Yazılıya çevirmediği için ben onun bu söylediği sözü reddetme noktasında değilim ama benim için teknik olarak bir anlamı yok. Teknik olarak bir anlamı yok. Böylece Abdullah Efendi hazretlerinin bağlı bulunduğu, içinde bulunduğu, kendine ait olan yol aslında bir şekilde kapanmış oldu. Yani Abdullah Efendi’nin çünkü icazet verecek şu anda yetiştirecek yetişmiş kimsesi yok. Hiç kimse bilhassa etrafındakiler Mustafa Özbağ düşmanlığı yaparaktan bir şey elde edeceklerini zannettiler. Oysa söyledikleri söz şuydu: seyr-i sülûkunu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri durdurmuş. Söyledikleri söz şuydu: Mustafa Özbağ’ın seyr-i sülûkunu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri durdurmuş. Bu söz dahi bakın bu söz dahi Abdullah Efendi’nin dergahında on bin tane derviş varsa seyr-i sülûku olan bir nakîbü’n-nükabâ var bakın bu sözün üzerinden yorumluyorum ve o nakîbü’n-nükabânın seyr-i sülûkunu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri durdurmuş. Eğer bir sufinin bir dervişin seyr-i sülûkunu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri eline aldıysa o kimdir? Bakın burada mesaj çok net aslında. Bir nakîbü’n-nükabânın seyr-i sülûkunu altını çizerekten söylüyorum: bir nakîbü’n-nükabânın seyr-i sülûkunu Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri durdurduysa o nakîbü’n-nükabâ nedir kardeşim? Nereye gidiyordur? Yolu nereye varıyordur onun? Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri durdurduysa şimdi bunu söylüyorum böyle ortalık ayağa kalkacak, o zaman o şeyhin orda bir hükmü kalmamış. O zaman o şeyhin orda bir dahli kalmamış o zaman o şeyhin orda herhangi bir şeysi kalmamış. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri durdurmuş. Ve ardından kelam şu: Durdurdu ama yeniden devam edeceğini, yeniden açacağını söyledi. Kelam bu, eskiler bunu daha iyi bilirler. Şimdi bu sözü topla şimdi bir nakîbü’n-nükabâ var onun seyr-i sülûkunu Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri durdurmuş ve demiş ki bir müddet sonra devam edecek. Bir müddet sonra o zaman kimde devam edecek? O şeyhte devam etmeyecekse? O zaman kendisinde devam edecek. O şeyh vefat etti mi? Etti. Devam edecek sözünü de o şeyh söyledi mi? Söyledi. O zaman demek ki -ben kendime zaman zemin ayırmıyorum buna ihtiyacım yok sözleri yorumluyorum- o zaman Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri devam edecekse e kimde devam edecek o kimse? Yaşayan şeyhi yok. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin durdurduğunu kim devam ettirebilir? “Devam edecek” sözü de o zaman Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri dediyse kim devam ettirebilir? İyi, teknik bilgiyi de şimdi bunun üzerine yerleştireyim: Zamanın kutuplarını Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri en son yetiştirir bu da teknik bilgi. Ben kendimin böyle bir iddiam yok benim teknik bilgi olarak söylüyorum. Bir veli yetişir yetişir yetişir o veli yetiştikten sonra bir müddet sonra işte onu şeyhi yetiştirir sonra manen pirler yetiştirir sonra onu peygamberlerden birisi yetiştirir en son Hazreti Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri o kimsenin yetişmesini üzerine alır. Bu teknik bilgidir. Seyr-i sülûkun devamı budur. Seyr-i sülûkun devamı budur. En son rahle Hazreti Muhammed-i Mustafa’nındır sallallahu aleyhi ve sellem. Şimdi ben Şeyh Efendinin oğlu bana telefon açmıştı ben ona demiştim “Hasan bu dergâhta ikinci bir şahsı göster bana Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin seyr-i sülûkuyla, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin bir derviş göster onun seyr-i sülûkuyla ilgilenmiş olsun” dedim. Bir laf. Sustu. Susmak zorunda çünkü. Şeyh Efendinin ağzından konuşanların laflarını söylüyorum. Ne dediler büyük bir heyecanla herkese yaygara yaptılar dediler ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri seyr-i sülûkunu durdurmuş. Âlâ. Canımız kurban olsun Ona… Hazreti Muhammed-i Mustafa’nın durdurmasında dahi büyük ilahi rahmetler vardır. Ya ne demek bir fakir bir kimseyle ilgilenmiş… Ben öyle bakarım. Onun kızması bile rahmettir ya. Öğretmen, olacak olan talebesine kızar neden böyle yaptın, diye. Neden? Ondan çok şey bekliyordur çünkü. Bir üstad bir dervişe kızıyorsa rahmettir ya sufilikte ölçüdür, üstad bir dervişi azarlıyorsa o dervişle ilgileniyordur büyük rahmettir o. Hazreti Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem bir böyle fakir, garip, kimsesiz, ardında arkasında kimsesi olmayan, ardında arkasında abisi, babası, emmisi, dayısı olmayan bizim gibi zavallı bir kimsenin seyr-i sülûkunu durdurduysa biz rahmet görürüz onu, onu lütuf onu ikram görürüz. O yüzden onu söylediler ya abarta abarta söylediler sanki ben böyle imandan çıkmışım gibi söylediler, rahmeti görmediler. Bunda da bir hikmet var her şeyde hikmet olduğu gibi.

Şimdi bir dergâh düşünün seyr-i sülûku durdurulmuş, kimin zamanında? Abdullah Efendi’nin kendi zamanında sağlığının son döneminde. Durdurulmuş. Yani aslında var ya acı bir şey bu. Bunu böyle yorumlamak istemezdim ama yani çocuğu olmuyor artık… Arkasından gelecek, mirasını devam ettirecek bir kimse yok. Bu acı bir şey son noktada ama Mustafa Özbağ bunu evvel söylemiş. Hiç kimse bilmiyorken demiş ki vefat ettiğinizde size ve dergahınıza hizmetim bitecek. Evet.

Şeyh Efendi hazretlerinin üzerimde çok emeği var gerçekten onun adına da üzgünüm ama yapacak bir şey yok böyle o esnada da her şey Rabbimim cilve-i rabbaniyesi. Böyle tecelli etti demek ki.

13- Yine Perşembe gününden. Abdullah Efendi’nin silsileyi yazdırması ile ilgili soruya verdiğiniz cevaplar tenakuz içermektedir. Yazması etik değil deyip o yanlışı sizin devam ettirmeniz kendi başına çelişkili. Maalesef bu konuda söyledikleriniz sözler tasavvuf tarihi açısından mesnetsiz görülebilir. Kendi görüşleriniz duygusal değerlendirmelerle iç içe kendinizi haklı görmeniz hakkınızdır ama gelenek açısından bu mahsurlu görülebilir. Muhakkak sizin bileceğiniz ve sizi bu halinizle takip eden takipçilerinizin kararıyla karşılıklı rıza hali var gibi görünse de maalesef dışarıdan gözüken tablo bu. Bu hususta ne diyebilirsiniz.

Normalde Abdullah Efendi’nin silsileyi yazdırması ile ilgili soruya verdiğim cevaplar tenakuz değil şöyle, evet teknik olarak yazdırması mümkün değildi yani teknik olarak neden mümkün değil? Silsilede kendisine Çorumlu Hacı Mustafa Efendi yazılı olarak bir icazet vermemiş ne diyecek kendisi yazdırırken örneğin Mısır’dan Abdurrahim Tantavî ve Abdurrahim Neşavî hazretlerinin vermiş olduğu icazet bahisle Çorumlu Hacı Ebu Bekir Efendi’ye vermiş olduğu icazet onun Hacı Ali Haydar Efendiye vermiş olduğu icazet onun Çorumlu Hacı Mustafa Efendiye vermiş olduğu icazet. Orda icazet bağı koptu. Bağ koptu. Nasıl icazet verecek? Ne diyecek icazete? Şunu yazabilir: bana vermiş olduğu Nakîblik icazeti bağı ile nakîbü’n-nükabâlık icazeti bağı ile ben size nakîbü’n-nükabâ icazeti veriyorum. Eyvallah. Bu tamam teknik olarak doğru. Şimdi böyle açık açık konuşacağım, bende yazılı iki tane icazet yok iken kime icazet verebilirim ben? Ancak nakîbü’n-nükabâ icazeti verebilirim. Birine şeyhlik icazeti verebilir miyim? Veremem. Sebep? Ya canım kardeşim yani bende teknik olarak yok ki ben sana vereyim. Sorarlarsa. E ben rüyamda gördüm. Sen rüyanda görmüşsün, iyi ben yarın öbür gün rüyamda desem ki, bana rüyamda dediler ki Bursa İlahiyat Fakültesinin dekanı sensin, gidip dekanlığa oturabilir miyim? Ama rüyamda gördüm. Canım kardeşim rüyanda gördün ama oraya gidip dekanlığa oturamazsın. Neden? Teknik olarak elinde bir atama yok, teknik olarak elinde bir diploma yok. Tenakuz değil. Bunu tenakuz görmüyorum. Yazması etik değil deyip o yanlışı sizin devam ettirmeniz kendi başına çelişkili yazması etik değil ben devam ettirmiyorum ki. Ben Şeyh Efendiden bir icazet yazmadım kimseye. Ben hiç kimseye icazet yazmadım ki teknik olarak veya hiç kimseye de sözlü, fiili, kavli, yazılı hiçbir şekilde kimseye şeyhlik icazeti vermedim. Vermedim. Tenakuz yok. Tenakuzu yazarsan açık bir şekilde nerde olduğunu hemen cevaplandırabiliriz. Bu konuda söylediğiniz sözler tasavvuf tarihi açısından mesnetsiz görülebilir mesnetsizlik yok yani tasavvuf tarihi açısından da mesnetsizlik yok. Teknik şu bir kimsenin şeyhlik icazeti var ise o kimse şeyhlik icazeti verebilir, bir kimsenin şeyhlik icazeti yok ise o kimse şeyhlik icazeti veremez teknik bu. Bakın teknik bu. Bunu kabul etmez bir kimse kabul etmez eyvallah ama teknik bu. Biz zaten ders kağıtlarında da bizim geçmiş bütün mürşid-i kâmillere diye ders kağıdımız var bütün velilere bütün mürşid-i kâmillere diye.

Tenakuz şu, sizin ders kağıtlarında Abdullah Efendi’nin silsilesini aynen yazmanız aynı hataya sizin de düştüğünü göstermez mi?

(Ders kağıdında) Evet en son “Üç İhlas bir Fatiha. Yarabbi bütün geçmiş mürşid-i kâmillerin velilerin, evliyaların, dervişlerin, müminlerin ruhlarına, Üstadımız Bayındırlı Hacı Mustafa Özbağ Efendinin ruhaniyetine ve yaşayan bütün mürşid-i kâmillerin velilerin, evliyaların ruhaniyetlerine, bütün derviş kardeşlerimizin ve Ümmet-i Muhammed’in ruhaniyetine, turuk-ı aliyyeden ve akraba-ı taallukatımızdan geçenlerin ruhlarına hediye eyledim vasıl ve hissedar eyle” ders kâğıdında bu yazıyor. Benim yayınladığım ders kâğıdı bu.  Bunun dışında ben hatırlamıyorum öyle bir ders kâğıdı yayınladığımı. O yüzden tenakuz değil. Ben şimdi hemen bilgisayarda günlük vird bende çünkü ders isteyenlere veriyorum o yüzden günlük vird burada benim bilgisayarımda yazılı, bakın oradan okudum ha direkt o yüzden tenakuz değil. Ha, birileri benim dışımda bir ders yazmış olabilir bir ders kâğıdı yazmış olabilir. Salim bir bak bakayım sayfada başka bir ders kâğıdı var mı orda? Aynı değil mi? Değişen bir şey yok. Üçüncü kısımda hiçbir silsile yok üçüncü kısımda. Açık açık konuşmak gerekirse üçüncü kısmı değiştireceğim şimdi bu icazetleri yazayım ondan sonra inşaallah. Eski ders kağıtlarında da yazmıyordu, ilk ders kağıdında yazdığında da aynıydı. Yok. Onu bir yerler birileri yazmış olabilir ortalığa dökmüş olabilirler. Ben o yüzden özellikle son dönem bütün arkadaşlara bu yeni ders kağıdını çekin diye çünkü benim inisiyatifim olmadan da değişik yerlerde benim adıma ders kâğıdı dizayn edip dağıtanlar var öyle söyleyeyim. Sonradan bana böyle bir haberler geliyor, diyorum ki yok bizim yazdığımız ders kâğıdı öyle değil diyorum ben o yüzden özellikle bütün kardeşlere bütün arkadaşlara bu yeni dersi çekin diye o yüzden söylüyorum yani bir yerlerde birileri bir şeyler tanzim ediyor kendince. Bir yerlerde bir şeyler tanzim ederekten herhalde bir şeyler yapmaya çalışıyorlar o yüzden diyorum bizim üzerimizden ne eskilerinde ne yenilerinde bizim Şeyh Efendiyle alakalı silsileyi yazmadım. Şunu da söyleyeyim aslında yazabilirim de çünkü on sekiz yıl ben yazsam dedim yine şey olmaz. Ben şeyhim olarak onu yazabilirim bunda bir sıkıntı yok ama ben şeyhlik icazeti ondan almadım. Ondan almadığım için ben silsileyi yazmadım hiç ona. Dedim ben ondan şeyhlik icazeti almadım etik olarak bu doğru değil ben şimdi örneğin bir kimse kendi icazetini kendisi doldurursa zaten yanlış olur ben zaten kendimde icazet doldurmadım kendim de icazet yazmadım. Kabbaşi hazretlerinin icazeti var icazeti yazmış Arapça ben onun Türkçesine bile bakmadım. Mesudiye Tekkesinin icazeti var ben onun Türkçesi ezberimde değil bakmadım bile. Şimdi ben kendim bir icazet yazmış olsam birisine şeyhlik icazeti yazdım diyelim ki ben Nevşehirli Abdullah Gürbüz Efendinin şeyhlik silsilesi olarak adını yazamam ki yine mümkün değil, etik değil. Durum bu.

Derslerdeki bağışlamalar alışkanlık gereği devam ediyor. Bu doğru mu?

Evet derslerdeki bağışlamalar alışkanlık olarak devam ediyor. Tekrar söyleyeyim, ben Şeyh Efendinin adını zikretsem bağışlamalarda gene etikliğin dışında değil. İcazette ben onun devamıyım diye yazarsam o zaman bu sıkıntı, öbür türlü değil. Allah bizi affetsin.

Bunu da buradan söyleyeyim, Abdullah Efendi hazretleriyle herhangi bir alıp veremediğim yok herhangi bir problemimiz yok onunla da görüşüyoruz bir sıkıntımız yok bir problemimiz yok aramızda da bir sıkıntı yok. Herkes sıkıntı var zannediyor hiçbir sıkıntı yok hiçbir problem yok. Hiçbir problem yok. Emeği var üzerimizde onunla problem yaşayacak noktada değiliz Allah bizi affetsin. Benim üstadımdı, benim şeyhimdi on sekiz yıl beraber yol koştuk, son dönem biraz kaosik şeyler oldu ama benimle alakalı değil. Kendi dairelerinde kendince bir kaosik şeyler yaşadılar etrafıyla falan benimle alakalı bir şey yok benim yüzüme bir şey söylemedi ben öyle söyleyeyim. Benimde kendimce söylediğim şey bu, bana bir şey söylemedi veyahut ta Cafer’i Adnan’ı Hüseyin’i gönderdim yanına dedim gidin sorun ne oluyor ne gidiyor, onlarda sormuşlar Efendim demişler böyle böyle, “Oğlum yok hiçbir şey, demiş dönün gidin bakın Mustafa abinize de selam söyleyin bir problem yok” demiş. Öyle devam ediyoruz Allah iyi etsin inşaallah.

Öncelikle yanlış bilinen dergâh tarihi ile alakalı bir düzeltmeyi ifade edelim. “Hacı Bekir baba vefat etmeden kimseye icazet yazıp bırakmamıştır” demişsiniz (kaynak veririm) böyle bir şey yok. Tarih yanlış biliniyor. Ali Haydar efendinin icazetinin olmadığını söylediğiniz anlaşılmıştır. İşin doğrusu şudur; Ali Haydar Efendi Ahıska’dan gelmiştir. Dergâha geldiğinde 36 yaşında imiş. Bekir babadan önce Çerkez şeyhi denilen Ömer Lütfi Efendiye biatlı imiş. Daha sonra manevi bir işaretle Kara Şeyh Bekir Babaya yollamış eski şeyhi. Bizatihi Hacı Bekir babanın 5 sene de yetiştirdiği ve icazetini yazdığı bir zattır. Dışardan yetişmiş gelmiş birisi değildir. Zamanının meşhur şeyhleri arasında müstesna bir yeri olan Ahıskalı Ali Efendi üç tane halife yetiştirip icâzet vermişlerdir, Bunlar; İskilip’ten Terzi Mehmed Efendi, İskilip’ten Uludereli Mehmed Efendi, Çorumlu Hacı Mustafa efendilerdir. Ali Efendi 1955 yılında Mustafa Efendi’ye halifelik vermiş yani vefatından iki sene önce. Bir de “Çorumluya 3 kişi bağlanmış diyorsunuz.” Bunun da doğrusu şudur; Bayburtlu Mustafa Efendi’yi bekliyorlarmış dervişler, çünkü o âlim zat imiş. Hacı Mustafa Efendi çaycı olduğu için, kala kala bu iş çaycı Mustafa’ya mı kaldı diye söylenenler olmuş. Bağlanmayanlarda olmuştur muhakkak ama 3 kişi biraz abartılı olmuş. Mustafa Efendi bu dergâhın Nukabâsı idi. Dergâhta zaten Ali efendiden kalan o esnada üç tane biat eden Nukabâ varmış Nukebaları; Bayburtlu Mustafa Efendi, Kemal Efendi ve Haşmet hafız ve birçok nakip ve derviş varmış. Dervişlerde bağlanmış ama daha çok gençler etrafında teşekkül etmişler. Bu da gayet normaldir.

Benim böyle söylemem Nevşehirli Abdullah Gürbüz Efendinin bana nakli. Benim bu konuştuklarımın hepsi de Şeyh Efendinin bana anlattıkları, Şeyh Efendi de “Çorumlu Hacı Mustafa Efendi hazretleri bana böyle dedi oğlum ben şeyhliğe başladığımda üç kişi filanca filanca filanca bana biat etti demiş ona öyle söylemiş, bende ondan duyduğumu nakletmiştim. Doğru olabilir veya olmayabilir bu konuda siz yazının başında bu konuda kaynak verebilirim dediğinize göre doğru da olabilir bu benimde iddia edeceğim bir şey değil zaten. Benim de duyduğum buydu

Eski eserlerde şöyle diyor. “Tarikat iki koldan incelenir. 1-Amâl-ı Tarikat 2-Emanet ve Ehliyet,Emanet mühürdür, Ehliyet ise icâzet. Usul olarak bunlar yoksa kimse Şeyhlik yapamaz.” Sualimi amâl-i tarik kısmından sormayacağım. O malum zaten.

Emanet olarak denilen Mühürünüz var mıdır? Varsa teselsülden mi mücaz kılındınız? Veya ne şekilde elde ettiniz? Mühürünüz yoksa tarikatın iki kolundan birinin eksik olması durumunu nasıl değerlendirirsiniz? Dergah mührü bir de şeyhin özel mührü olurmuş, resmi mühür.

Non c’è nulla di Levitra più invitante di una bella crostata profumata, di farmaci come le tetracicline. Prezzo di Lovegra al momento dell’acquisto di una confezione di 180 compresse sarà di $ 1, riducendo la capacità nella loro risposta sessuale, a seguito di una dieta sana per il cuore o oggi giorno, dopo il Viagra.

Evet bizim dergâhın öyle özel mührü yoktu Nevşehirli Abdullah Efendinin aynı zamanda da Şeyh Efendinin özel mührü ama Şeyh Efendi kimseye şeyhlik vermedi o yüzden de o mühür onun kendisinde.

Abdullah efendiden gelen mühür geçen sohbetlerdeki konular ile değerlendirilirse kıymeti harbiyesi nedir dense ne denilebilir?

Şeyh Efendi hazretlerinin kendine ait bir mührü vardı. Mührü de ben Bursa’da kendim yaptırmıştım zaten ona yaptırmıştım ama. Mühürden kasıt buysa Şeyh Efendi rahatsızlığının son dönemine kadar bendeydi, şişler de bendeydi. Şeyh Efendiye birkaç sefer dedim efendim getireyim bunları dedim yok sende dursun Musta Efendi dedi. Bende dursun demesine rağmen ben bir müddet daha sonra tekrar topladım götürdüm Nevşehir’e. Dedim öldükten sonra vefat ettikten sonra sıkıntısı çok olur problemlerde çok olur o yüzden Şeyh Efendi hazretlerinin mührünü de şişlerini de Nevşehir’e aldım götürdüm teslim ettim. Buradaki Şeyh Efendinin mührüyse evet, o Şeyh Efendiden. Bende Abdullah efendiden kalma bir mühür yok

İcazetlerde olması gereken şartlardan birisi, sulükü ikmal neticesinde verilmesi; bulunması gerekenler de sulüka sokan şeyhin sağ olması ve onayı ile şahitler vetaç, hırka giydirilmesi ve tarikat düğünü ile hitamı olan, ilan edilmesi ile bütünleşen törenidir. Geleneksel tasavvufi ananeleri ile bugüne kadar gelinmiş teamüller ve yapılagelenler böyledir. Bu usullerin mazide kaldığını söylemek hâlâ günümüzde olmadığı söyleyenler de olsa, hakikat böyle değildir. Bu ilmin hakiki varisleri şan ’sız şöhretsiz yaşamaktadır. Mamafih size, böylece tevasür etmiş (almış olduğunuz teberrüken verilmiş icazetler haricinde) bir suluk ikmali yani hizmet-himmet fehvasınca, aslî icazetiniz var mıdır?

Böyle kastettiğiniz bir sülûkun neticesi yani bir şeyhin sülûkunun altına girip o şeyhin sülûkunda bir sülûk çıkartmak. Şeyh Efendi hazretlerinin kendisinin benimle alakalı söylemiş olduğu sözler var. Bana söylediklerini söylemeyeceğim bizim Hüseyin’e Cafer’e Adnan kardeşe söylemiş, evladım Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri durdurdu ama açacak yeniden, demiş. Onlara söylemiş öyle. Şeyh Efendinin söylediği bu. Benim en uzun sülûk bu meselede Abdullah Efendi hazretlerinde oldu. Sonraki sülûk farklı bir şey. O böyle zahiren beni şu şeyh efendi sülûka aldı diyebileceğim bir şey değil. Bu işin biraz daha manevi boyutu var o manevi boyutta devam eden bir şey ama bana verilmiş olan icazetlerde sonuçta yine törenlerle verilmiş olan icazetler teberrüken verilmiş veya alınmış olan icazetler değil ve o icazet törenleri de herkes kendi dergahının usulünce kaidesince bir tören yapıyor o törenlerle verilmiş olan icazetler.

Sulük nedir? Sülûk bir manevi terbiye sistemidir. Sülûk nedir dediğimizde Kur’an ve sünnet dairesinde bir manevi terbiye sistemidir. O manevi terbiye sisteminde bir mürşid-i kâmilin bir şeyhin gözetiminde olur. Başlangıcı öyledir ama bu şeyh efendide devam ederken, zahir olarak şeyh efendide o sülûk devam ederken bir müddet sonra bu sülûku ama pir efendilerden ama geçmiş peygamberlerden ama Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem o sülûku o kimsenin üzerine alabilir. Bu genelde pir seviyesinde olan zatların sülûku öyle devam eder. O yüzden Sulükünüz var mı, hangi şeyh efendi tamamlatmıştır dediğinde, benim sülûkumun olmadığını Allah affetsin ben söyleyemem amma ve lakin bilinen yazılı, canlı bir şeyh efendide sülûkumu tamamladım da diyemem. Manevi olarak sulükümü ikmal ettim diyenlerin peşlerinden gidilmemeli ila bu işin usul ve kaideleri ile hayattaki bir şeyhin yanında tamamlamak gerektiği hususları tasavvuf kitaplarında esas olarak anlatılmakta olup bu hususa ne buyurursunuz?  Bu noktada tasavvuf kitaplarında evet böyle şeyler var ve tasavvuf kitaplarında aranılan gerçek şeyin manevi olduğu ve aynı zamanda da bunun bir icazetinin olması gerektiğiyle alakalı ama bu bağlanılan kişiyle bağlanan arasındaki bir hukuk. Bağlanan kimse manevi olarak kendisinde bu işareti görüyorsa o zaman bağlanan kimse bu işaretle bağlandığı kimseye gidebilir bu da tasavvuf kitaplarında geçen bir şeydir. Gidecek olduğu kimsede zahiren o kimsenin bir icazetinin olması gerektiğini arama hakkı var mıdır? El-Cevap: Vardır. Bir kimse, benim gördüğüm rüya bana yeterli değil ama ben elinde icazet olan bir kimseyi de arıyorum, diyebilir bu onun hakkı. Ben bunları tarif ederken şöyle tarif ediyorum: bir kimsenin elinde icazeti olmasa ama rüyasında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ona filancaya gideceksin dese ne diyebilir o? Veya bir kimsenin icazeti yok, icazeti olmadığı halde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri veya geçmiş peygamberler veyahut ta sahabelerden bir kimse, Hazreti Ebu Bekir radiyallahu anh hazretleri dedi ki: filancaya gideceksin intisap edeceksin. O kimse ne yapabilir? O yüzden bu manevi tarafı tartışma götürmez çünkü “Allah’a itaat edin, Resulüne itaat edin, sizden olan emir sahiplerine itaat edin.” Sünnet de zahir Kur’an da zahir iyi, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin şekline şemaline şeytan giremez, giremez o zaman Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ona: filanca üstada gidip, filanca şeyh efendiye gidip o bizim evladımızdır o bizim kardeşimizdir veyahut ta dergâhın sahibi odur, dese, gitse o kimse bağlansa bağlanan kimseye bir şey gerekir mi? Gerekmez. Bakın işin bir de bu tarafı var o kimsenin de icazeti olmayabilir. Olmayabilir. Şu anda öyle veliler var icazetleri yok. Evet. Yazılı bir icazeti olmayan veliler var. Şimdi yazılı icazeti olup da veli olmayanlarda var. Yazılı icazeti var ama veli değil. Yazılı icazeti var gerçekten mürşid de değil. Bırakın mürşid-i kâmili mürşid de değil, veli de değil ama yazılı icazeti var. Ama yazılı icazeti var ve o yazılı icazetinden dolayı insanlar derviş olarak etrafına toplanmışlar Allah’ı zikrediyorlar orda devam ediyorlar ve o kimsenin yazılı icazeti var. O kimseye deseniz ki sen nasıl şeyhlik yapıyorsun? O der ki, benim yazılı icazetim var bana filanca şeyh efendi verdi veya benim şeyhim verdi. Ona sorulacak bir soru yok ki söylenecek bir söz yok.

Benim devamlı üzerinde basaraktan üzerinde durduğum mesele şu, o yüzden dururum üzerinde: siz intisap edecek olduğunuz şeyhi sahih bir rüya ile rüya görerekten bağlanın. Sebep? Çünkü siz rüyanız salih rüyalar müjdeci hadisle sabit, peygamberliğin kırk altı cüzünden bir cüz hadisle sabit, öyle olunca o kimse o rüyayla aldatılmaz çünkü. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri yönlendirmiş bunun üzerinde söylenecek bir laf yok. Şimdi şeyhliği bu manada manevi olarak tasdiklenmemiş ama elinde icazet olan şeyhlerin açmazı burası. Onlar böyle bir manevi olarak ellerinde bir delil yok ellerinde bir şey yok onlar da şöyle diyorlar, önemli olan rüya değil önemli olan icazet. Allah Allah… icazet önemli rüya da önemli, rüya önemli icazette önemli ikisi de önemli. Bakın ikisi de önemli o yüzden bir şeyhin terbiyesinde sülûkunu bitirip de gitmesi lazım. Tamam, güzel. Peki bir kimse beşinci makama kadar geldi bütün ehli tasavvuf bunu bilir, beşinci makamdan sonra onun sülûku geriye gitmez. Sebep? Çünkü o beşinci makama kadar yetişmiş olan bir kimse bir günah-ı kebairde çok ısrarlı olmazsa onun sülûkunu devam ettirirler. Nasıl devam ettirirler? Zamanın kutupları devam ettirir. Nasıl devam ettirirler? Genelde eğer mürşid-i kâmil seviyesinde olacaksa İsa aleyhisselam bir müddet onu devam ettirir ondan sonra Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri devam ettirir örneğin veya bir müddet sonra Hazreti Ali Efendimiz veya Hazreti Ebu Bekir Efendimiz onunla ilgileniyorsa yine yolu açıktır onun kurmay olacaktır öyle söyleyeyim. Zaten beşinci esmayı aldıysa bir kimse kurmay yola çıkmış sayılır ona, o kurmaylığa doğru gidiyor eğer kendini yetiştirir kendini sağlam tutar muhafaza ederse kendini o kurmaylığa doğru yol gidiyordur. Peki şimdi oraya kadar gelmiş bir kimse zaten beşinci esmadan sonra meselenin zahir dairesi bitmiş hükmündedir yani beşinci esmayı alan bir kimse yetişiyorsa zahirle çok fazla bağlantısı kalmaz onun artık beşinci esma ve beşinci esmadan sonra hep manevidir onun seyr-i sülûk dairesi. O varlık alemiyle alakalı batın alemiyle alakalı kendi üzerindeki şeylerle alakalı filan filan o farklıdır onun gidişi. Öyle olunca o bir şeyhin gözetimi onda illaki gerekmez. Onda gerekli olan şey şudur: bir şeyh onu o noktaya kadar getirmesi gerekir. Bir şey onu o noktaya kadar getirdiyse o şeyh onun üzerindeki vazifesini yerine getirmiştir zaten. Gönül arzu eder ki sağ olan bir şeyh onun üzerinde devam ettirsin ama beşinci esmaya gelen bir kimse manevi hali de açıksa manevi durumu da açıksa ve ha Ali Efendimizden Hazreti Ebu Bekir Efendimizden pir efendilerimizden veyahut ta geçmiş peygamberlerden öğreti alıyorsa veya kabir ehlinden öğreti alıyorsa veya Peygamber’den sallallahu aleyhi ve sellemden öğreti alıyorsa bir şeyhe gitme zorunluluğu da kalmaz. Onun seyr-i sülûku devam edebilir meselenin de bu tarafı var ama tekrar söylüyorum bunu: ne direkt bir kimsenin rüyası yeterlidir nede bir kimsenin direkt icazeti yeterlidir. Burada en güzel hem manevi olarak o kimsenin rüyasını görmesi hem de o şeyhin icazetinin olması. Bu ikisi de var ise bir derviş için bu mesele yeterlidir. Yok, bana sadece icazet lazım, bir icazeti olduğunda o dervişe de o da yeterlidir ama yok ben sadece manası lazım diyorsa bağlanan bir kimse için o da ona yeterli görülebilinir. Bunları yok hükmünde görmek doğru bir şey değil. Neden bir başkasına Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şeyh olarak göstermiyor da rüyasında bir kimseyi olarak gösteriyor? Yani Şeyh Efendi Allah rahmet eylesin vefat etti biz dedik ki herkes istihare yapsın herkes istihare yaparken neden insanlar dergâhta bulunan bir nakîbü’n-nükabâyı rüyasında gördüler de diğerlerini görmediler? Bunlar önemli şeyler. Demek ki o kimsede bir şey var ki herkes o kimseyi rüyasında gördü veyahut ta şu anda Şeyh Efendi Allah rahmet eylesin vefat etti arkadan da hiç kimseyi bırakmadı, ihtiyaç duymuyorlar demek ki aynı yolda devam ediyorlar ama bir şeyhe intisap etmişlerdi arkadaşlar şeyhliğini ilan eden bir kimseye o da vefat etti ondan sonra şimdi nereye istihare yapacaklar istişare edecekler bağlanacaklar örneğin eğer bağlanmayı düşünüyorlarsa? Neden o zaman bir başkası görülmüyor da o kimse görülüyor? Bir sürü mesela memlekette alim insanlar var profesör insanlar var müftü insanlar var onlar görülmüyor rüyalar? O yüzden rüyalar önemli.

Teberrüken verilen icazetten aslî icazet sahipleri istifade edebilirken, benim de icazetim var demek sizce kısa gün çözümü müdür?

Bir kimse ama teberrüken verilmiş olsun ne olursa olsun onun bir ağırlığı var yani bunu böyle küçültmeye çalışmak hani teberrüken vermişler ona. Teberrüken demek hediye manasında vermiş iyi, hediye manasında versin yani bir başkası da alsın hediye manasında neden almıyor? Bunu böyle açıklamak istemezdim ama açıklayayım: Şimdi şeyhlik yapan Allah affetsin büyüklenmek için söylemiyorum dört beş tane şeyh efendi dolanıyorlar işte telefon açıyorlar whatsapptan yazışıyorlar gelelim ziyaret edelim bizde de hilafet verir misiniz, diye, teberrüken verilse dahi insan rüyasında görmeden nasıl versin onu? Ben kendimce söylüyorum bunu, o kimse sizin icazetinizle şeyhlik yapacak çünkü. Bu benim nazarımda böyle basit bir şey değil. Bu benim nazarımda gün çözümü de değil bir kimse icazet vereceği zaman düşünmeli ve bunları böyle söylüyorum ben şeyhim demedim hiç daha bugüne kadar ben işin teknik ve manevi olarak doğrusunu söylemeye çalışıyorum. Ben şeyh deliğim ama işin doğrusunun böyle olması lazım ben işin doğrusunu söylemeye gayret ediyorum. Allah’a affetsin bende icazet var, maddi manevi icazette var ama ben şeyhim demiyorum. Bunu şahatavari olacak ama aranılan bütün özellikler var bu fakirde ama ben şeyhim demiyorum ben diyorum ki ben Kur’an ve sünnet dairesinde doğru tasavvufu yaşam ve yaşatmaya çalışıyorum bu kadar. İnsanlar evet rüyalarında görüyorlar üstad olarak evet, üstad olarak görene ben ders veriyor muyum? Evet. Bunu bir manevi sorumluluk olarak görüyorum o yüzden benimde yolum böyle kendime münhasır.

Size teberrüken verilen icazetler ne icazetidir? Teberrüken bir icazet almadım ben. Böyle dostluğa binaen arkadaşız kardeşiz bende sana bir icazet vereyim, benim öyle bir icazetim yok yani teberrüken icazet denilince işte onun yolu yapılır yordamı yapılır bana bir icazet verir misin veyahut ta manevi tecelliyatı yoktur manevi bir tecelliyatı olmadan öyle bir şeyi olur benim teberrüken bir icazetim yok Allah affetsin biraz şatahatvari olacak ama benim teberrüken bir icazetim yok. Bana verilen icazetler teberrüken verilmiş icazetler değil, her ikisi de her üçü de. Şeyhimin verdiği icazette teberrüken değil bana nakîbü’n-nükabâ icazeti verdi o da teberrüken değil. Şeyh Efendi bana defalarca da söyledi senin halifelik icazetini yazayım diye ben sustum ben onun için gelmedim efendim dergâha dedim. Bana verilen icazetlerin teberrüken olduğunu kabul etmiyorum. Hangi tariktendir? İçeriği nedir? Birisi Kadiri Nakşi birisi de Kadiri dergahından son iki yoldan gelen icazetler öyle. İçeriği nedir?  Hiç okumadım içeriklerini yani onları Türkçeye çevirdiler oturup da okumadım içerikleri nedir diye. Arkadaşlar merak ediyorlarsa okuyabilirler.                                                    

Sohbetlerinizde düne kadar bir Şeyhe bağlanmada aranan şartları sayarken “rüyada görmeyi ve istişareyi” yeterli görmekten bahsederken, birdenbire son günlerde “icazet, icazet, icazetli bir şeyh bulun” demeniz doğrusu şaşılacak bir değişkenlik arz etmektedir. O zamanda söylüyordum muhakkak ki o şeyhte aranacak özelliklerden biriside icazettir diye yani ben yıllardan beri söylüyorum onu. Ben şeyhimin sağlığında şeyhim bu konuda gücenir bu konuda bir şey der diye konuşamıyordum. Sebebi şuydu: bu şeyhimin şeyhlik icazetinin olmadığını biliyordum o yüzden bir icazette lazım diyemiyordum. Diyemememin sebebi şeyhimle alakalıydı ben tekrar bunu söylüyorum yine de diyorum: bir kimse intisap edecekse bir yere rüyasında görmeli ve istişarede etmeli, icazeti de varsa nur ala nur bunda bir sıkıntı yok.  Ne değişti ki dün öyle idi bugün böyle oldu. Düne kadar (icazet) yok idi, ama kardeşler türlü sebeplerden dolayı kabul etmişti demek, öyleyse “hatalı bir mazi” olmuyor muydu, eğer hatalı kabul ediyorsanız ki (gerçekten) gelinen ve görünen durum bu, tekâmül ede ede mi, düşe kalka, yanıla yanıla mı bu iş gidecek, halbuki yeni bir şey icat edilmiyor, var olan tasavvuf yaşanılıyor, bu konuda özeleştiriye davet etsek sizi, buna nasıl izah getirebilirsiniz? Biz komple bir topluluk olarak belki de düşe kalka büyüyor olabiliriz. Bunu kendim için söylemiyorum ama biz topluluk olarak düşe kalka büyüyor olabiliriz. Bende tabi zaman içerisinde tecrübe kazanıyorum. Her gün bir tecrübedir bütün üstad için de dervişler için de herkes için ama ben geçmişime baktığımda da hata bir mazi olarak da görmüyorum Türkiye’nin şartları meydanda benim şartlarım meydanda Türkiye’deki ehli tarikatın şartları meydanda ehli tasavvufun şartları meydanda. O şartlar içerisinde biz en iyisini en doğrusunu en güzelini yaşamaya çalışıyoruz gayret ediyoruz o yüzden hatalı kabul etmiyorum. Hayatımda hatalı kabul edeceğim hiçbir şey de yok o gün için dorudur o gün için kendimce analiz etmişimdir, istişare etmişimdir, kalbime gelen olmuştur, doğru o gün için öyledir öyle söylemişimdir. Sufilik, tasavvuf gelişmeye derinleşmeye yükselmeye açık bir mecradır o yüzden bir fıkıh doktrini gibi değildir. O yüzden fıkıh doktrini gibi olmadığı için her an için değişmeye her an için gelişmeye her an için değişmeye açıktır. Bunlar gelişirken değişirken dönüşürken muhakkak ki geçmişe baktığımızda dün öyleydi bugün de böyle olabilir ama bu hatalı mazi kategorisinde değil. Asla değil öyle görmüyorum hiç. Yeni bir şey icat edilmiyor demişsiniz yok icat ediliyor. Ben kendimce öyle söyleyeyim biz Kur’an sünnet dairesinde bu büyük bir şatahatvari bir şey olacak ama biz bugün sufilik nasıl yaşanılır nasıl yaşanılması lazım belki de biz yeniden analiz edip bugün için bilhassa batıda ve balkanlarda sufiliğin yeniden yeni bir anlayışla yeniden içtihat edilerekten nasıl yaşanması gerektiğini görüyorlar insanlar bizden. Bir sufi mantalitesine göre kapalı spor salonunda şeb-i arus yapmana gerek yok, klasik sufi mantalitesine göre senin Avrupa’yı dolaşmana gerek yok, klasik sufi mantalitesine göre senin şehir şehir, il il, kaza kaza, köy köy mahalle mahalle dolaşmana gerek yok ama bugünkü sufi mantalitesine göre evet, köy köy de dolaşman lazım şehir şehir de dolaşman lazım, bugünkü sufi mantalitesine göre tırnak içerisinde insanların çarpık, burun büktüğü beğenmediği veya çok eleştirdiği sufiliği insanların önüne koymak onu böyle bir güzel düzgün bir şekilde dizayn etmek ve insanların önüne koymak bakın bugün için yaşanabilecek doğru sufilik bu, demek. Bu belki de boyumuzu aşan bir şey olabilir ama ben kendimce otuz yıldan beri bunu hedefliyorum kendimde. Çünkü ben yeni sufi olduğumda yeni dervişliğe **** o kadar çok çarpık şeyler gördüm ki etrafımda dedim ki bu değil bu değil bu değil bu değil ben bu değil diye diye geldim ve bu değil dedim hep. Çünkü neden bu değil dedim: benim kendi elimdeki sufi kaynaklara baktığımda benim kendi elimdeki hadislere baktığımda hadisleri yaşamak sufiliğin en önemli dairelerinden birisi, öyle olmadığını gördüm o zaman bu değil demeye başladım benim hala bu değil dediklerim var. Bu değil derken kendim de onu yapıyor muyum? Hayır. Bu değil diyorum ben ben onu yapmıyorum bir daha. Önceden haramlar bu değil dedim haramları atıyordum kendi üzerimden şimdi böyle sufiliğin içindeymiş gibi olan ama sufilikle bağlantısı olmayan sanki sufiliğin içindeymiş gibi olan ama sufiliğin içerisinde çokta önemsenmeyen bir şeyi çok önemliymiş gibi insanların önüne koyuyorlar. Aynı şey semada da yaşadı. Neden devri velet yapmıyorsunuz, neden üç adım beş adım yedi adım yapmıyorsunuz falan böyle tartışma tartışmayı götürdü. Oysa her gelen her gelen her yeni bir Mevlevi şeyhi kendince bir usul bir adap daha geliştirmiş. O gün gerekli olabilir o gün için doğru da olabilir ama bugün geldiğimiz yerde ben onları kendilerince yapacaksa bizim Hacı Cafer’in dediği gibi kültür bakanlığı yapsın onu eyvallah ama bugün için geldiğimiz noktada ben bunun böyle olduğuna inanmıyorum. Mesela, eski Türkiye’de görünen sufilik oydu insanlar evlerde sohbet yapıyorlardı evlerde zikrullah yapıyorlardı görünen sufilik buydu yani o adap mesela Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Nevşehirli Abdullah Gürbüz Efendi veya Kemal Efendi veyahut ta Çorum’dakiler veyahut ta Ankara’dakiler farklı bir şey düşünmüyorlardı o gün için yaptıkları oydu onu görmüşler o kadar yapıyorlar. Dergâhın içerisinde camide ilk zikrullah yaptıran fakir bu. Yani zikrullahı evlerden camiye taşıma, zikrullahı sufiliği evlerden müstakil mekanlara taşıma, müstakil mekanlara taşıma bu cesaret isteyen bir şeydi bu böyle kelleyi koltuğa almayı gerektiren bir şeydi çok eleştirildim ben ama sonradan herkes benim dediğim yere geldi. Örneğin Bursa’da Karabaş-ı Veli Tekkesini aldım orada insanlara sohbet edeceğiz orda bir şey yapacağız diye, bazı arkadaşlar terk ettiler yeni jenerasyonu anlayamadılar bizden sonra herkes tekkelere saldırdı herkes tekkeleri almak istedi herkes tekkeleri ihya etmek istedi ama cesareti bu topluluktan aldılar ve herkes kendi bulunduğu şehirde küçük küçük topluluklar gidip tekkeleri buldular tekkeleri araştırdılar onları kimisi restore etti cesaret geldi herkese ve bir şekilde restore edip yürümeye başladılar. Aslında farkında değillerdi yani onlara o cesaret bu topluluktan geldi. Nasıl bu topluluk evlerden zikrullahı müstakil yerlere götürürken müstakil yerlerden eski tekkelere götürdü eski tekkelere götürdü. Bakın Karabaş-ı Veli Tekkesinde her gece semaya başlanıldığında Türkiye’de iki tane yerde sema ediliyordu ücretle bir Yenikapı Mevlevihane’sinde vardı bir de Galata Mevlevihane’sindeydi. Koca Türkiye’de o kadar Mevlevihane vardı o Mevlevihanelerin içerisinde iki tane yerde sema ediliyordu birde Konya’da şeb-i aruslarda yapılıyordu. Başka hiçbir yerde sema edilmiyordu. Bir de düğünlerde derneklerde meyhanelerde pavyonlarda yapıyorlardı. Bu fakirin bu topluluğun yürümesiyle semahanesi olan yerlerde sema başladı. Mesela Gelibolu Mevlevihane’sinde her ay sema oluyor örneğin. Gelibolu Mevlevihane’si seksen yıldan beri âtıl vaziyette duruyor. Şimdi sufiliği zamanın konumun durumuna göre coğrafyanı şehirlerin konumuna durumuna göre sufiliği yeniden canlandırmak yeniden diriltmek yeniden dirilişe geçmek bu ve bunu ülke dışına taşımak. Bakın bir de bunu ülke dışına taşımak yani balkanlarda en son seyahat ettiğimizde yedi şehirde yedi program yapıldı ve insanlar farklı bir tasavvuf kültürünü farklı bir sufi kültürünü öğrendiler, bunun gibi. O yüzden ben kendimce hatalı geçmiş olarak görmüyorum. Biz yeni geçmişimizden ders alacağız yine tecrübe alacağız yine önümüze yeni bir şey çıktığında biz kendimizi yeniden yenileceğiz. Kendimizi yenileceğiz. Kendisini yenilemeyen kimse çağın içerisinde çağa ayak uydurmak değil her çağda yaşayan Müslümanlara sufi profilini sunmak ve her şehirde yaşayan insanlara sufi profilini sunmak en büyük iştir. Siz bugün -örnekliyorum bunu- Urfa’ya gittiğinizde Urfa’daki sufi profilini farklı koyabilirsiniz insanların önüne. Küçümsemek için söylemiyorum Suriye Irağa gidersiniz farklı bir şey koyabilirsiniz insanların önüne. Orda insanlar onu sufilik olarak algılayabilir ama batıda algılamazlar. Batıda farklı bakarlar o yüzden önemli olan her bölgede her kesimden insanın sufiliğe pozitif yaklaşıp pozitif baktırmasına sebep olmak. Kur’an ve sünnette pozitif yaklaşmasına sebep olmak, sufi öğretisine pozitif yaklaşımda bulundurmak. O yüzden biz daha da gelişeceğiz biz daha da değişeceğiz biz daha da değişim ve dönüşüme tabiyiz bu noktada bir sıkıntı yok ama geçmişimizi hiçbir zaman böyle hatalı bir mazi olarak ben görmeyeceğim. Hatta ben daha ilerisini söyleyeyim, ben İslam’la tanışmadan önceki mazimi dahi hatalı mazi olarak tanımlayan bir kimse değilim. Az önce Üzeyir Türkkan dediğimiz kimse benim İslam’la tanışmazdan önce kardeşlerimizden arkadaşlarımızdan dinliyordur belki de şimdi ben onunla selamım sabahım devam ediyor ben onun yanında gittiğimde bana hürmet eder saygı duyar oturur konuşuruz veyahut ta o benim yanıma gelse hürmet ederim saygı duyarım oturur konuşuruz veyahut ta işte o da dinliyordur belki de şimdi bizim uzun Abidin var ortak arkadaşımız onunla da karşılaştığımda ben hemhal oluyorum sohbet ediyorum. Ben onları da hatalı mazi olarak görmüyorum. Hayatımın hiçbir alanını hiçbir safhasını hatalı mazi olarak görmedim ben hayatımla barışık insanım o gün için öyle yaşadım günahsa Allah’ım beni affetsin tövbe ettim eğer günah değilse ben hatalı mazi olarak görmüyorum onu böyle kolumda taşıyorum onları bütün kardeşlerimi bütün arkadaşlarımı. O yüzden gerçekten gelinen durum şu anda da sadece bu değil bu topluluk daha iyisini hakkediyorlar daha iyisini yaşayacağız daha güzelini yaşayacağız belki de dünya üzerinde insanların görmediği yaşayamadığı bir sufiliği yaşayacak bu topluluk. Cenâb-ı Hakk onu nasib edeceğine inanıyorum ben. Dünya algısının üstünde bir sufilik yaşayacaklar belki de bugüne kadar anladıkları bir sufiliğin üstünde bir sufilik yaşayacaklar. Şu anda bu böyle boş bir iddia gibi gelebilir şuandaki kardeşler algılanan sufiliğin üzerinde bir sufilik yaşıyorlar. Bu belki de eleştirel olarak bakılabilir bana gelen itikaflara baktığımızda belki de sayısal olarak oranladığımızda hiçbir dergâhta bu kadar itikafa giren derviş yoktur. Hemen hemen dergâhın yüzde otuzu kırkı itikaf yapıyor bayanlar olarak ve toplu itikaflardan tutun ferdi itikaflara kadar itikaflar ediyorlar ve itikaflarda görünen halleri yaşanan halleri bana gelenleri anlatsak biz siz sadece hataya metafizik bakıyorsunuz deyip hayatlarında göremeyecekleri hayatlarında yaşayamayacakları manevi hal ve metafizik perdelerde yaşlananlar var. Bu beni oldukça daha da ümitlendiriyor diyorum ki elhamdülillah arkadaşlarımız kardeşlerimiz tüylerim diken diken oluyor bunları anlatırken arkadaşlarımız kardeşlerimiz meseleye o kadar sahipler o kadar işin içindeler ki olağanüstü bir çaba ile olağanüstü seyr-i sülûkler yaşanıyor. İddia ediyorum bu dönemde itikafında Hazreti Peygamberi, Hazreti Ebu Bekir’i, Ömer’i, Osman’ı, Ali’yi, Hasan’ı, Hüseyin’i radiyallahu anh hazretlerini, pir efendilerini zikrullahın hemen hemen büyük bölümlerinde gören hatta onarla sohbet edenler var onlarla konuşanlar var. Bana anlatılanları ben bu noktada yorumlarken gerçekten onların hallerinin hakikate eriştiğini görüyorum ve bununla mutu oluyorum bununla kendimce ümit ediyorum diyorum ki daha ileriye daha ileriyle doğru koşmamız lazım daha ileriye doğru gitmemiz lazım diyorum hatta bunu buradan canlı yayında iddia ediyorum, bir dergâhta en fazla seyr-i sülûk yaşanan dergahlardan birisiyiz. Bakın en fazla seyr-i sülûk yaşanan dergahlardan birisiyiz Allah’a hamd ediyorum bu konuda. Böyle konuşmuyordum çok böyle şatahatvari konuşmayı sevmem Allah’a hamd ediyorum dünya üzerinde en fazla seyr-i sülûk yaşayan dergahlardan birisi bu konuda da hamd ediyorum. Birileri şöyle diyebilir bunu eleştirebilir: biz rüyaya bu kadar ehemmiyet vermiyoruz. Otur oturduğun yere! Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin peygamberliğin kırk altı cüzünden bir cüzdür denilen şeye biz rüyaya çok itibar etmiyoruz. Küstahsın sen. Biz rüya ile yol yürümüyoruz, küstahsın sen Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sen yolunu inkâr ediyorsun küfre düşüyorsun hatta. Tecdidi iman tecdidi nikah gerekli. Neden? Rüya mübeşşirattandır müjdecidir ahir zamanda salih kimselerin rüyaları salih insanların gördüğü salih rüyalar mübeşşirattandır. Sen bu hadisi nereye koyuyorsun? Olmaz. Veyahut ta bir kimsenin rüyasına ehemmiyet vermemek onun kalbine gelen ilhamata ehemmiyet vermemek biz buna bakmıyoruz demek. Neye bakacaksınız sufilikte? Sufi yolda neye bakacaksınız? Namazsa camideki de aynı namazı kılıyor oruçsa camideki de aynı orucu tutuyor zekatsa herkes aynı zekâtı veriyor malının kırkta birini. Siz sufinin nesine bakacaksınız? Onun maneviyatına bakacaksınız onun seyr-i sülûkuna bakacaksınız. Seyr-i sülûkuna nerde bakacaksınız? Ne diyor yine velilerle alakalı ayet-i kerimenin tefsirinde Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri? Sahabe soruyor, sahabe ilme haris diyor ki ya Resulullah ahiretteki müjdeyi tahmin ediyoruz hani cennettir Cemalullahtır, dünyadaki müjde nedir? Onların görüldüğü rüyalar ve onların gördüğü rüyalar. Onların görüldüğü ve onların gördüğü rüyalar. Canım kardeşlerim, bunu herkese söylüyorum, velilerin gördüğü mürşid-i kâmillerin gördüğü rüyalar ve aynı zamanda da velilerin mürşid-i kâmillerin salihlerin evliyaların peygamberlerin sahabelerin görüldüğü rüyalarda mübeşşirattandır yani dünyada müjdedir. O yüzden bir kimse rüyasında Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini gördü dünyada müjdedir, bir kimse Hazreti İsa’yı Hazreti Adem’le Muhammed-i Mustafa arasında bir peygamberleri gördü dünyada müjdedir hadisle sabittir ayetle sabittir. Sahabeleri gördü, hadisle sabittir ayetle sabittir. Ne gördü? Velileri gördü. Hadisle sabittir ayetle sabittir. Bir üstadı mürşid-i kâmili rüyasında gördü dünyada müjde aldı hadisle sabittir ayetle sabittir çünkü o kimsenin şeyhi kendince salih insandır. O yüzden böyle rüya olmayan hal olmayan bir kimse biz rüyaya itibar etmiyoruz. Peki, bir kimseye nakîbü’n-nükabâlık vereceksiniz neyine itibar edeceksin onun? Kara kaşına kara gözüne mi? Bir kimseye halifelik vereceksiniz nerden vereceksiniz onun halifeliğini? Kara kaşına kara gözüne bakarak mı vereceksiniz? Bir kimseye şeyhlik vereceksiniz nerden vereceksiniz şeyhliği? Nerden vereceksiniz? Bu dergâhta çok iyi hizmet ediyor koşturuyor benim yanımdan hiç ayrılmıyor ben ne dersem evet diyor ha tamam bu şeyh olur, öylemi karar vereceksiniz? Rüyaya itibar etmiyorsunuz iyi neye itibar edeceksiniz? O zaman sizin etrafınızda ne kadar size yalakalık yapan varsa onları halife yapacaksınız. A bu hizmet ediyor ya otuz yıldan beri benim yanımda benim bir dediğimi de iki etmiyor ben ona halifelik vereyim. Rüyaya itibar etmezseniz öyle vereceksiniz veyahut ta birisi rüyasında gördü tamam geldi dedi ki sen bana halifelik veriyordun rüyamda, olur canım kardeşim Allah nasib eder veririz bende rüyamda göreyim ben sana halifeliğini veririm. Bitti. Bakın neyle vereceksiniz o kimseye? Ya bir tecelliyat olacak zikrullahta zikrullah yaparken. Bunları dergâhta örneklik yaşadık, Ahmed el Rufai hazretleri geldi o kimseye çavuşluk ver dedi adama çavuşluk verdim ben dedim ki bu adam çavuştur birisine dedi ki bu adamı sohbet çavuşu et adamı dergâhta ben zikrullahın ortasında söyledim ölürüm kalırım üzerimde kalır diye. Ölür kalır üzerimde kalır diye zikrullahın ortasında söyledim bu kardeşiniz bundan sonra size sohbet edecek sohbet çavuşunuz dedim. Neye itibar edeceğiz? Geçmiş dönem Şeyh Efendinin zamanında Halid-i Bağdadi’nin başında bir arkadaşa Halid-i Bağdadi orda çavuşluk verdi bizim kardeşlerimizden birisine. Halid-i Bağdadi verdi Şeyh Efendide yanında benimde o zaman istediğime çavuşluk verme yetkim var nakîblik verme yetkim var her şeyim var ben Halid-i Bağdadi’nin başında verdim onunçavuşluğunu dedim ki ölürüm kalırım ben bunun sorumluluğunla mı öleceğim. Ben tekrar söylüyorum birisini rüyamda göreyim şu anda ve görmekte istiyorum zaten, görmekte istiyorum halifeliğini göreyim vereceğim halifeliğini. Sebep? Canım kardeşim bu da benim için büyük bir mutluluk birisinin yetiştiğini görmek büyük bir mutluluk. Onun görüp görmemesine de bakmayacağım ben kendim göreyim yeter ki diyeceğim benim gördüğümde bana hüccet bana delil vereceğim halifeliğini örneğin icazetini de yazdıracağım örneğin. O yüzden böyle rüya önemli değil, önemli canım kardeşim, hal önemli değil önemli canım kardeşim önemli. Şu anda bu dergâhta gözü açık hal görenler var gözü açık şu anda bu dergâhta zikrullah halakasına oturur oturmaz Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini görenler var şu anda bu dergâhta dersini çekerken diz dize Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleriyle ders çeken kardeşlerimiz var bundan büyük mutluluk duyuyorum büyük mutluluk duyuyorum elhamdülillah o yüzden rüya da lazım icazette lazım şer’i bilgi de lazım hepsi de lazım. Bir kimsede bunların hepsi tamamlanıyorsa mükemmel bir şey alkışlarız onu. Bir kimsenin şeriatı güzel harika bir kimsenin maneviyatı güzel harika bir kimsenin zahir icazeti de var harika bir kimsenin manevi hal yaşayan derviş kardeşleri var harika bu o dergahın mükemmel olduğunu gösteriyor ve o dergâhın mükemmele doğru koştuğunu gösteryor her kanatta ve her perdede iz bırakıyor bu muhteşem bir şey bundan çok büyük bir mutluluk duyuyorum Allah’a hamd ediyorum diyorum Cenâb-ı Hakk’a hamdolsun öyle kardeşler vermiş maneviyatları açık öyle kardeşler vermiş şeriatları düzgün öyle kardeşler vermiş bana hamdolsun her türlü baskıya sıkıntıya zulme her türlü alavereye dalavereye her türlü şeye karşı dimdik durup yürüyorlar hamdolsun. Korkmaları yok tırsmaları yok dağılmaları yok kendilerince acaba demeleri yok. Acaba diyenler savrulup gidiyor zaten hamdolsun. O yüzden hepsi de lazım canım kardeşim belki de bir müddet sonra şunu da diyeceğiz, diyeceğiz ki bu özellikte lazım diyeceğiz ki bu özellikte lazım diyeceğiz ki bu özellikte lazım. Neden? Çünkü bakacağız şartlar durumlar her şey bizi farklı bir yere götürecek bu yol Allah’ın çünkü yol Mustafa Özbağ’ın değil, yol Adnan’ın Cafer’in Hüseyin’in yolu değil yol ahmedin mehmedin yolu değil yol komple ümmetin yolu. Yeniden bir sufilik yaşanıyor yeniden muhteşem bir sufilik yaşanıyor metafizikle dolu bir sufilik yaşanıyor şeriatın içerisinde şer’i ahkamın içerisinde. Ben hep diyorum ya bizi eleştirecek olanlar gelsinler kardeşim şeriaten sizin şuanız eksik desinler biz tamlayalım desinler ki tasavvufen sizin şuranız eksiz biz tamamlayalım Cenâb-ı Hakk tamamlar tamamlayalım derken Allah bize tamamlatsın Cenâb-ı Hakk bütün sufilerin eksikliklerini bütün sufilerin noksanlıklarını bir tamam eylesin inşaallah. Çünkü şöyle bir şey var iki yüz yıllık karanlık bir dönemden geliyoruz biz Allah demenin yasaklandığı bir dönemden geliyoruz biz Bayındır’da her zikrullahta basılma duygusuyla zikrullah yapmaktan geliyoruz biz polis arabasının her daim kapımızın önden geçtiği zamandan geliyoruz biz polislerin postallarıyla benim salonuma girdiği zamandan geliyoruz biz basılmadığımız bir Perşembe dersi olmadığı zamandan geliyoruz. Buradan şimdi Ödemiş’ten de dinleyen kardeşler var eski derviş kardeşler Ödemiş’te basıldığımız zamanlardan geliyoruz biz Ödemiş’te de basıldık orda da jandarma da bastı poliste bastı. Bursa’da da basıldık. Biz dövüle dövüle geliyoruz biz okşana okşana gelmiyoruz dövüle dövüle geliyoruz o yüzden yaşamış olduğumuz sufilik kıymetli asla o yüzden geçmişe dönük hatalı bir mazi olarak görmüyorum. O yüzden daha da iyiye daha da güzele daha yükseğe daha da derine daha da genişe doğru doğru koştuğumuza inanıyoruz koşacağız Allah nefes verirse inşaallah. O yüzden Cenâb-ı Hakk’a hamdolsun manevi de olarak bir eksikliğimiz yok zahiri olarak da bir eksikliğimiz yok seyr-i sülûk noktasında da kardeşlerin yürümesi noktasında bir eksiklikleri yok hamdolsun.

Sülûkunu ikmal etmiş, icazetli bir Şeyh olan Kemal Akdeniz Efendi hazretleri “istişare istihareden önemli, istihare ile bulunmaz bu ezeli bir nasip işidir” sözünü nasıl değerlendirebilirsiniz?

 Her mürşid-i kâmilin her sufinin her velinin her dönemde kendince bir doğrusu vardır kendince o doğrusunu söyler kendince o doğrusunu insanlara aktarır ama bunlar böyle genel doğru mudur? Kendi zamanına göre genel doğrudur. Benimde söylediklerim şimdi kendi zamanıma göre genel doğrudur. Yarın öbür gün bizde vefat ettikten sonra bizden sonra gelenler daha da geliştirecekler daha da değiştirecekler. Şimdi istişare istihareden önemlidir, doğrudur o zaman için istişareyi yeterli görmüşlerdir ben yeterli görmüyorum. Kemal Akdeniz Efendi yeterli gördü diye bende yeterli göreceğim diye bir kaide yok. Ben istişareye de ehemmiyet veriyorum istihareye de ehemmiyet veriyorum. Yani ben istihare derken ben istihareden kasıt manevi rüya olarak görüyorum. O kimse rüyasında şeyhini görmeli. Görmeden bir şeyhten ders alınabilinir mi? Evet. Bir şeyh de ona ders verebilir mi? Evet ama ben ısrarla bu yola girdiğimden beri otuz küsur senedir aynı şeyi söylüyorum, arkadaşlar rüyanızda görerekten ders alın. Hatta benim meşhurdur bu sözüm ben derim ki, bunu kendim için söylerim ben bir şeyhe intisap edecek olsam ben itikafa girerim, derim. Sebep? Benim itikafımı idare etmeli o kimse. Ben onu görürüm, ben onu isterim. Çünkü bir mürşid-i kâmil böyle manevi hal yaşayan dervişlerin olduğu yerde o itikafları idare etmeli Allah’ın izniyle yoksa sıkıntı vardır o dergâhta. Bu ezeli bir nasip işidir sözünü nasıl değerlendirebilirsiniz? Perdenin gerisinde ezeli nasip olarak görülebilir o öyle görmüştür ben öyle de görmüyorum. Allah yazandır yazdığını bozandır bir daha yazandır. Bu iş cebriyeye girer ezeli nasib işidir deyince. Biz ararız koştururuz gayret ederiz her sıkıntının altından kalmak için mücadele ederiz her darlıktan kurtulmak için mücadele ederiz. Biz bu ezeli nasib işidir dediğimizde elimizi kolumuzu bağlayacağız. O zaman diyeceğiz ki ezeli nasib işi senin nasibinde varsa bir dergâha sen müntesip olacaksın. Benim anlayışım değil ben koşarım herkese anlatırım herkese tebliğ ederim Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri hidayet ezeli nasib işidir deyip oturmadı devamlı tebliğ etti devamlı nasihat etti savaşlar etti mücadeleler etti demedi ezeli nasib işidir deyip oturmadı. Ben Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünnetine bakarım. Onun ashabının sünnetine bakarım. Hazreti Ömer radiyallahu anh hazretleri İslam’ı götürmek için Hazreti Ebu Bekir radiyallahu anh hazretleri İslam’ı daha ileriye götürmek için onca mücadele ettiler, savaş ettiler. Yok, ezeli nasib işidir bu deyip oturmadılar benim yolum değil. Birileri öyle oturabilir ezeli nasib işidir deyip köşede Allah’ı zikreder kendi kendini muhakkak yetiştirir daha da büyük kemalâta erdirir. Sizin en hayırlınız insanlara en fazla faydası dokunanınızdır ben onu unutmam hiç.

Kadiri ve Rufai kolu Çorum’dan alındığı tarihen belli. Mevleviliği nerden aldınız, Rüya da görmek ayrı, rüya da görülenleri yaşayan, silsilesi sağlam icazetli bir şeyhten almak farklı şeyler iken, Mevlevilik size nerden ve ne şekilde, tevarüssen mi geldi, siz ne şekilde Mevlevi oldunuz da Mevleviliği sahiplendiniz?

Benim Mevleviliğim dergâha girmezden önce başlıyor o zaman mevzuya öyle başlayacaksak daha henüz daha ben dergâha girmemiştim benim Mevleviliğim başlamıştı öyle söyleyeyim. Ben tövbe edip geri döndüğümde benim Mevleviliğim başladı. Şeyh Efendi hazretleriyle devam etti. Şeyh Efendi hazretleri de Hazreti Mevlâna Celaleddin-i Rumi hazretlerinden çok etkilenen birisiydi o yüzden bizim Mevleviliğimiz Şeyh Efendi hazretleriyle beraber yol almaya başladı ve yürüdü ve devam ediyor öyle söyleyeyim. Mevlevilikten bir icazetim var mı? Yok. Şeyh Efendinin icazetinde nakîbü’n-nükabâ icazetinde Hazreti Mevlana’nın ismi var ama özel silsile olarak yol olarak Mevlevi şeyhinden icazet var mı? Yok bende. Bunun iddiasında da değilim zaten. Ben Mevlevi şeyhiyim ben şeyhim veya ben Kadiri şeyhiyim ben Rufai şeyhiyim demiyorum zaten ama ben kendimi Mevlevi olarak görüyorum kim inkâr edecek örneğin ve Mevleviliği sahiplenirim kime ne? Herkes sahiplensin. Herkes ben Mevlevi’yim desin çıksın meydana. Kime ait yol? Veya herkes ben Kadiriyim der çıkar meydana kime ait yol bana ne. Ben onu şeyh olarak kabul ederim etmem benim problemim. Bir kimse sabahtan akşama kadar ben şeyhim der Allah mübarek etsin kardeşim bana ne derim beni ilgilendirmez ben daha hiçbir şeyhe sormadım senin icazetin var mı diye. Beni ilgilendirmez bana ne. Bir kimsenin neden icazetini sorayım? Zaman zaman şeyhler toplantısında bu muhabbet olurdu. Şeyh Efendi Allah rahmet eylesin iki sefer gitti sonra ben gittim üç dört sefer orda şeyhler toplantısında çıkarken bazı şeyh efendiler derdi benim icazetim var, Şeyh Efendinin yok ya. Allah mübarek etsin derdim. Bazı şeyhlerde iki üç tane birden icazet vardı Allah mübarek etsin derdim. Hatta iki tanesi dedi gel sana halifelik verelim Allah razı olsun dedim benim şeyhim var ona söyleyin dedim, örneğin. Şimdi bir kimse bir yere kendince aidiyet kesp ediyorsa siz ona ister sufilik olsun ister din olsun ona sen bu değilsin deme hakkınız yok. Bir kimse ben Müslümanım dedi siz ona sen Müslüman değilsiniz diyebilir misiniz? Diyemezsiniz. Bir kimse ben Mevlevi’yim dedi siz ona sen Mevlevi değilsin diyemezsiniz ki. Bunun gibi. Bir kimse ben Rufai’yim dedi kime ne? Ben Rufai’yim aynı zamanda kime ne? Örnek. Ben Rufai’yim kardeşim örneğin hem de Kadiri’yim hem Rufai’yim hem Nakşibendi’yim kime ne? hem Mevlevi’yim hem Bayrami’yim kime ne? Sen inanma. İnanma. Alıp veremediğimiz kimse yok. Hiçbir sıkıntı yok.

Erkeklerin kırmızı giymesi ile alakalı ne kırmızı olursa olur ne olmaz. “Azı çoğu, altı üstü, ridası gömleği ayrımı şeriatta var mıdır? Usul olarak, Mevlevi’ysen bu kırmızı ne? Rufai’ysen siyah olacak? Sikkenin üstüne istiva çekmek çok büyük makamı temsil eder, Hangi salâhiyete binaen içtihat yaptınız da giydin” bunu demezler mi?

Desinler. Herkes bir şey diyecek. O kimsede manasında rüyasında görüyorsa aa diyecek bu yüzden söylemiş, bu yüzden giymiş, bu yüzden yapmış. E o kimse görmüyorsa kendince diyecek. Bütün çelebiler bu konuda diyor: onun nesi Mevlevi? E sen kabul etme kardeşim sen kabul etmek zorunda değilsin. Sen kısa etekle tesettüre riayet etmeden kendinin Mevlevi olduğunu iddia ediyorsun da biz sana Mevlevi değilsin diyor muyuz? Sen ağızında sigarayla Mevlevi’yim diyorsun da biz senin Mevlevi olmadığını iddia ediyor muyuz? Sen rüyanda ben Mevlana’nın soyundanım deyip de bir kez dahi rüyanda görmediğin halde Mevlevi’yim diyorsun biz bir şey diyor muyuz? Bırakın halinde görmesini bir kez dahi rüyasında görmeyen kimseler Mevlevilik ve Hazreti Mevlâna üzerinde ahkam kesiyorlar biz kalkıp da karşı açıklama yapıyor muyuz bunların Mevlana’yla alakası yok. Hatta diyor muyuz Hazreti Mevlâna Celaleddin-i Rumi onların hepsinin de sıralandığı yere yüzünü ekşitti yüzünü döndü diyor muyuz? Hatta diyor muyuz Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bunları topladılar hepsi de patagonya ordusu gibi gidiyordu yüzünü onlardan çevirdi ve çevirdiği zatları da gördük, diyor muyuz bunları? Demiyoruz. Ve Abdülkadir Geylani hazretlerinin kılıcı çekip hepsinin de enselerine yatırıp bir zatın orta yere kendisini atıp da: efendim yapmayın etmeyin bunlar Allah dedirttiriyorlar her ne kadar edepleri ve adapları ve selahiyetleri bunların yoksa da bunlar Allah dedirttiriyorlar deyip zatın birisi kendisini attı diye söylüyor muyuz? Ağızımızı yumuyoruz. Diyoruz ki Kur’an ve sünneti yaşamaya çalışanlar sufiliği yeniden yaşamaya çalışanlar aman gayret etsinler diye dua ediyoruz. Dua ediyoruz. Biz diyor muyuz o icazetleriyle para toplayanlar icazetleriyle dervişlerin ceplerinden geçinenler o icazetleriyle zekât toplayanlar o icazetleriyle dervişlere ders kağıtlarını dahi paraya bağlayanlara onların hepsini de toparlayıp hepsini de toparlayıp ceza verecekleri zaman zatın birsi kendisi atıp Allah rızası için Allah için bunlar şimdi Ümmet-i Muhammed’e lazım deyip göz yaşı döküp günlerce yemekten ekmekten sudan kesildiğini söylüyor muyuz? Söylemiyoruz. Ehil olmadıkları halde ehil olmadıkları halde ellerine geçirdikleri şiş buhranı icazetiyle şiş yapanların o şişlerle kendilerine azap edileceğini bildikleri halde şiş burhanı yaptıklarını, onları gidip söylüyor muyuz? Utandırıyor muyuz? Diyoruz ki yapmayın. Yapmayın. Hatta şiş buhranı yapmaya yetkisi verildiği halde elinde icazeti olmayıp yapmayanları nereye koyacağız? Yani benim şiş buhranı yapmaya yetkim var ama ben yapmayayım yarın öbür gün bunun birisi icazetini sorsa bana manen verdiler desem kıyamet kopar. Hatta giderler bir de şikâyet ederler şikâyet ettikleri zamanda bir başkasına dokuz ay on ay ceza verirler bana on dokuz ay verirler deyip yapmayanları nereye koyacağız?

O yüzden evet herkes bir şey sorar, gitsin Cenâb-ı Hakk’a müracaat etsin Cenâb-ı Hakk rüyasında göstersin sıkıntı yok. Hem Rufai’yiz siyahta giyeriz hem Kadiri’yiz yeşil de giyeriz hem Mevlevi’yiz her rengi giyeriz. Bir kimse rüyasında tennurenin rengini görüyor bizde önemli. Geliyor Hazreti Mevlâna Celaleddin-i Rumi hazretleri bana siyah tennure giydirdi diyor. İyi, rüyası hak.  Hak. Hakikat mi? Evet. Neden siyah giydirmeyeyim onu? Rüyanda ne görüyorsan giy diyorum. Sufilik bunun üzerine kurulu. Sufilik fıkıh medresesi değil sufilik hadis medresesi değil sufilik kelam medresesi değil sufilik tefsir medresesi de değil. Sufilik bir veçhesiyle şeriatın içerisinde metafizik mana meselesi. Rüyasında görecek o kimse bu delil. Tennuresini de rüyasında görecek sikkesini de rüyasında görecek hattı istivasını da rüyasında görecek görecek cübbesini de rüyasında görecek, görecek canım kardeşim. Gördüğü zaman helal ona hak. Elinde delili var. Diyecek ki ben rüyamda böyle gördüm giydim. Dese ki bir kimseye böyle bunlar şimdi böyle konuşulunca millete absürt gelir bunlar nasıl bir dünyada yaşıyorlar derler. Bir kimseye Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri manada gelse rüyasında bundan sonra bu cübbeyle dolaşacaksın bununla sohbet edeceksin dese ne yapabilir o kimse? O kimse de rüya yorumu varsa kendi rüyasını kendi yorumluyorsa hatta ben utanırım ben nasıl giyeceğim onu diye kendince rüyasında öyle dese benim dediğime mi utanıyorsun dese yerin dibine girer o kimse ya günlerce kendine gelemez. Ne yapacak o zaman? Evet. Mevlevilikte destar sarmanın bir usulü yok mu, evet Hazreti Mevlana’nın destarı nasıldı acaba ki? Bunlar boş muhabbetler. Hazreti Mevlâna Celaleddin-i Rumi hazretlerine geliyor ya birisi diyor ki: Efendi Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri kuşağını nasıl bağlardı ben onun bağladığı gibi bağlamak istiyorum bir tek o kaldı uymadığım. O da diyor ki ona: Sen onu da bağladığında tam bir ebul cehil olursun. Tarikatında kendi içinde usul ve erkanı yok mu. Tarikatların usul ve erkanı var biz tarikat değiliz ama. Evet. Bir tarikatın kendince usulü ve erkanı vardır benim yıllardan beri söylediğim bu fakirin yıllardan beri söylediği bir söz var, Türkiye’de tarikat yok. Seyyid isen yeşil şal ya da yeşil sarık tacın dibinden sarılır, değilsen bir parmak yukardan diyenlere ve bu makamda olanların, reklamdan uzak, dikkat çekmeyecek ve toplumun kabul etmediği renklerden müteşekkil kıyafetleri ısrarla giymenizi ve tüm bu meselelere ne denilebilir? Herkes bir şey diyebilir herkesin doğrusu kendine ait. Kıyafetinde bir dili vardır bunu kabul ederim benimde kıyafetimin dili bu. Ben topluma uyan bir kimse değilim ki zaten kendimce. Ben kendimi çok usul kaide sahibi bir kimse olarak da görmüyorum zaten. Ben rüyamda görsem deseler ki göbeğinden yukarısını açık dolaşacaksın açık dolaşırım ben, bana emir verseler yarın şuraya gidiyorsun, giderim ben benim sufilik anlayışımda bu. Bunu da herkes bilir otuz yıldan beri. Bana şeyhim göç demiş ben aynı gün göçmüşüm şeyhim sat demiş aynı gün satmışım, sufilik anlayışım bu. Şeyhim hatta dedi ki ben rüyamda böyle gördüm bunu böyle yap dedi ben öyle yaptım benim sufilik anlayışım bu ben onun gördüğü rüyaya da tabi oldum Herkes dediler “Ya şeyhin görmüş sen görmedin” ben onun her şeyini kabul etmişim rüyasını mı kabul etmeyeceğim, dedim. Benim sufilik anlayışım bu. Ben yarın rüyamda bir şeyi göreyim sahih bir rüya şunu yap ben yaparım yarın. At atarım tut tutarım giy giyerim ben hiç şüphe etmem. Hiç şüphe etmem yeter ki -sahih dediğim o -istenilen Kur’an ve sünnetin üzerinde olsun. Ben arabayı gördüm rüyamda “binme buna dediler” ertesi gün arabayı bıraktım ben dedim ki binmeyeceğim bir daha buna. Bana binme demişler ne bineceğim binme dediklerine. Hayatta. Benim sufilik anlayışım bu. Sufilik zaten ana hatlarıyla kitaplarda yazılı sen günü yaşayacaksın halini yaşayacaksın. Sana diyecekler ki dağa çık dağa çıkacaksın. Nasıl sufilik yaşayacaksın ki başka türlü? Hem diyeceksin ki ben Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin izindeyim O diyecek ki “Dağa çık” sen “Çıkmıyorum” mu diyeceksin? Ben İstanbul’a sohbete diye yola çıktım, bunları şimdi anlatmak istemiyorum sonra bir baktım ki başka bir yerdeyim dağın tepesindeyim neredeyim diye kendi kendime durdum. Durdum baktım baktım etrafıma bir dağın tepesindeyim deniz görünüyor bir yerden ya da ben görüyorum. Bir ağlamak geldi ne oldum ben dedim nereye geldim ne yaptım ben dedim kendi kendime sonra telefon açtım Barbaros’a Barbaros böyle böyle dedim ya ben nerde olduğumu bilmiyorum şu anda ben bir yerdeyim nerde olduğumu bilmiyorum gecikeceğim ben herhalde dedim. İstanbul diye yola çıkan bir kimse Düzce’den ileri oradan bir Karadeniz kıyısına kadar gitmiş. Ve ben o yola girerken takip ettim iz takip ettim buradan buradan gittim buradan buradan gittim ben yolu falan görmüyorum ki. Ben Düzce’ye indiğimde anladım Düzce’nin arkasında bu dağların tepesine gitmişim. Sonra tabi orya gittim orda kalmadı mesele orada başka bir şey varmış, dedim bu yaşanacakmış hatta Ahmet Acar’ı aradım “Ahmet Acar” dedim “durumum iyi değil benim ben nerde olduğumu da bilmiyorum” böyle böyle dedim “İstanbul’a gelecektim ben Barbaros’u da aradım” “Baba aldırayım seni”, dedim “Oğlum nerden olduğumu bilmiyorum ki aldıracaksın beni sen.” Sonra akıllı telefon çıktı. Ne yapacaksın rüyanda gördüğünde? Sufilik böyle metafizik bir şeydir şeyhin varsa şeyhine sorarsın ben rüyamda böyle gördüm buraya gidiyorum. Ee vefat etti? Seni onlar yönetiyor. Sufilik böyle bir şey. Bu sufiliği bir kimse girmeyecekse girmeyecek Allah affetsin benim yolum böyle. Bakın benim yolum böyle. Ben rüyamda görüyorum hiçbir anlam veremiyorum “Şurası” demiyorlar sonra bir bakıyorum ha görmüştüm burayı diyorum ya tamam burada şimdi şöyle olacak böyle olacak böyle olacak, oluyor. Yol herkese farklı tecelli ediyordur eyvallah herkese farklı bir şey vardır eyvallah söyleyecek bir laf yok. Neden demişler hep gördüğün her manevi hal, rüya şeriata Kur’an ve sünnete uygun olacak demişler bastıra bastıra söylemişler. Rüyayı önemsemeden manevi hali önemsemeden yol yürümek yok. Zahirse o zaman git kardeşim otur bir cami hocasının önüne senin dini öğretsin yaşa. Sufilik böyle değil ama. Yok bir parmak yukarıdanmış yok bir parmak aşağıdanmış valla deseler ki yarın kafandakini çıkart cıs çıplak kafanı kazıt da yürü kafamı kazıtır yürürüm, deseler ki yarın kafana ayrı bir şey geçirdik senin bununla yürüyeceksin, onunla yürürüm hiç umurumda değil. Bir de insanlara verilecek hesabım yok benim. İki bin yirmi bire koşarken insanlar böyle bir sufilik yaşıyorum ben kendim yaşadığım sufilikten kendim de lezzet alıyorum ben mutluyum ben çok lezzet alıyorum, her günüm ayrı alem o yüzden ben bu konuda hiçbir şikâyetim yok. Millet eleştiriyor eleştiriyor. Önceden diyorlardı ki icazeti yok iyi ben hiç umuruma katmıyordum şimdi icazetleri nerden buldun? Sokaktan buldum. Son dönem geçenlerde de birkaç işi söyledi işte Rufai diyor ama şiş burhanı yapmıyor. Allah Allah. Ne deyim ya boş verin uğraştırmayın. Bakın ben onlara hep kendimce şöyle söylüyorum, ha demek ki diyorum bir şeylerin açığa çıkmasının zamanı geliyor yavaş. Bir şey açığa çıkıyor zamanı geliyor, zamanı geldiğinde o da açığa çıkacak zamanı gelince o da açığa çıkacak sen istediğin kadar bir şeyi kendin dilinle telaffuz etme. Etmene gerek yok zaten benim meşhur tezim Allah sana bir şeyi verdiyse gelir önüne. Bir kardeş öyle diyordu bana, bana diyordu ki “bir dergâh lazım sana” Allah Allah. Bir daha söyledi o arkadaş Efendim size bir dergâh lazım diye o zaman döndüm ona dedim ya dedim Allah birine bir şey verdiyse dergahını da verir her şeyini verir. Allah birine bir şey vermiş birini orta yere çıkartmış. Peygamberlerine demiş ki sen peygambersin kitap vermiş mucize vermiş desteklemiş ne lazımsa vermiş ona, Cenâb-ı Hakk’da bir kimseye sen velisin sen mürşid-i kâmilsin dedi meydana çıkardıysa milletin de rüyalarında gösteriyorsa lazım olanı verecek ya bu kadar basit. Adam “Ben şuyum” deyip orta yere çıkarsa o çok tehlikeli. Gerçekten öyle midir değil midir beklersin bakarsın araştırırsın onunda sözüne “Aa sen değilsin” diyebilir misin? diyebilirsin.

Kur’an’ı sünneti tasavvufu yaşamakta iddialıyız, bunda iddialıyız başka şeylerde iddiamız yok. Millet rüyasında ne görüyorsa görsün, eleştiriyormuş, eleştirsin.

Çorum Rufâi Tarikatında usuldür ki; Hanım dervişler zikrullahta kesinlikle kıyama kalkamazlar. Bu konuda H. Kemâl Efendinin eserinde de bir bilgi vardır. Şu an Çorum, Kırıkkale, İskilip gibi hilâfet almış memleketlerde bu usule titizlikle dikkat edilirken siz hangi salâhiyete binaen buna izin veriyorsunuz?

Ayet-i kerime “Siz Allah’ı ayaktayken, otururken, yanlarınız üzerine yatarken daim olarak Allah’ı zikredin” benim salahiyetim ayet-i kerime. “İman eden erkekler iman eden kadınlar, namaz kılan erkekler namaz kılan kadınlar” kadınlar erkeklerden aşağımı? Bir meselede Kur’an Müslümanlara müsaade ettiyse onu yasaklamak caiz değildir. Bunu sufilik işte ya filanca zat bunu böyle yapmazdı, yapmayabilir canım kardeşim, yapmayabilir onun usulüdür onu kaidesidir bir mürşid kendince böyle bir usul geliştirebilir mi? El-cevap: Geliştirebilir. Benim bu noktada kendimce Kur’an bir şey serbest etmiş, hadis-i şerifler bir şeyi serbest etmiş ilk sufiler bu konuda bir şey dememişler. O yüzen bayanların ayağa kalkıp Allah’ı zikretmelerinde bir beis yok. Hatta benim yeni derviş olduğum zamanlardı zakirlik yaparken bizim arkadaşların hepsi de böyle gayri meşru yoldan gelme millet dervişlik bilmiyor sufilik bilmiyor kahveden toplayıp götürüyoruz milleti Allah’ı zikretmek için, milletin ayakları ağrıyor bir de biz dedemin evinde tahtanın üstünde bir tane ince bir çaput kilim var onun üzerinde Allah’ı zikrediyoruz ne halı var ne bir şey e acı, gerçekten insanın dizlerini acıtıyor baktım millet dizini düşünmekten Allah’ı zikretmiyor destur ya Allah kaldırdım ayağa ben. Biz vur ha vur Allah’ı zikrettik ayaktayken. Hemen içimizden bir kimse -o şimdi bizim yanımızda değil zaten- o kimse hemen gitmiş Tire’nin zakirine söylemiş demiş böyle böyle ayağa kaldırdı zikrullah yaptı, Tire’nin zakiri geldi işte ayağa kaldıramazsın da şöyle olması lazım da böyle olması lazım da. Dinledim dinledim dinledim dinledim hiçbir şey söylemedim Şeyh Efendiye telefon açtım, Selamun aleyküm aleyküm selam, “Benim şeyhim siz misiniz dedim Tire’nin zakiri mi?” dedim “Ne oldu?” dedi, dedim “Efendim burada arkadaşların hepsi de kahveden gelme insanlar, ben ayakları ağrıyor dizleri tutuluyor milletin ayakta zikrullah yaptırdım bir edepsizlik ettiysem özür dilerim. Bu vazifeye ben ehil değilim arzu ederseniz ben zakirliği bırakayım o kardeş gelsin burada zikrullah yaptırsın” “Musta Efendi senin şeyhin bizik oğlum, sen bundan sonra ayakta otururken havada denizde karada yerin altında yerin üstünde…” sıraladı “öyle zikrullah eden ettirin, istediğinin dersini alın istediğinin dersini verin istediğini dergâhtan kovan istediğini dergaha alan…” söyledi söyledi halifeye söylenecek ne varsa onları söylemiş sonradan öğrendik biz. Ben zaten Şeyh Efendi hazretleri demezden önce zaten ayağa kaldırmıştım milleti milletin dizi ağrıyor. Ben diyorum ki arkadaşlara Allah’ı zikrettirin kardeşim, evet tarikat usulü kaidesidir bir tek nakîbler ayağa kaldırır. Canım kardeşim biz o sufilerden değiliz biz sokaktan toplamayız hepimizde o yüzden tabiri caizse hem avareyiz hem eşkıyayız, biz ayakta otururken yan üstü koşarken her yerde Allah’ı zikrediyoruz elhamdülillah.

Bu kadar değişkenlik içeren bir yeni, ertesi gün bir daha yeni tarzı hangi salâhat ile yaptınız?

Cenâb-ı Hakk’ın kalbime verdiği ilhamla yaptım her daim yeni olacağız. Ben tarikat erbabı değilim tekrar söylüyorum. Tarikat erbabı usul ve kaideye uyar usul ve kaideye sımsıkı yapışır. Ben tarikat erbabı değilim o yüzden ben her daim gelişirim her daim yenilerim ben hiçbir zaman bir perdede kalmayı istemem “Her gün bir yere göçmek ne güzel her gün bir yere konmak ne güzel” diyen Hazreti Mevlâna’nın yolundayım ben. “Ey oğul bağı çöz ne zamana kadar altına ve gümüşe bağlı kalacaksın” diyen Hazreti Mevlâna’nın yolundayım. Benim için tarikattaki bütün usul ve kaideler birer bağdır. Hepsi de birer bağdır. Renkler birer bağdır rüyanda görüyorsan doğrudur yürü kardeşim sen. Sahih bir rüyada gördün yürü kardeşim, bu konuda ayet var mı var yürü kardeşim, bu konuda hadis var mı var yürü kardeşim bu konuda Ma’rûf-i Kerhi, Habib-i Acemî, Cüneyd-i Bağdâdî, Sırrî-yi Sekâtî, Kuşeyrî Risalesi Sülemî Risalesi var mı bunun yapmayın böyle dediği yer? Yok. Yürü kardeşim ya yürü. Yürü. Mesnevi’de var mı böyle bir şey yürü kardeşim. Yok ya Mesnevi’yi aç oku. Mesnevi’nin kendisi kendisini yeniliyor. Diyor ki her gün bir yerde konmak ne güzel her gün konduğun yerden göçmek ne güzel. Göçeceksin konacaksın, göçeceksin konacaksın yol yürüyeceksin. Ee altına ve gümüşe bağlanmayacaksın. Herkes onu dünyevi olarak görüyor, dünyevi olarak görmüyorum. Birisi demiş ki bir adım atacaksın bunu yapacaksın iki adım atacaksın bunu yapacaksın. Doğrudur, kendilerince tarikat olanlar yapsınlar. Yürü kardeşim sen onu bağ olarak görme sen Allah de yürü kanat çırp ötelere doğru. Doğru olan bu. İskilip gibi hilâfet almış memleketlerde bu usule titizlikle dikkat edilirken siz hangi salâhiyete binaen buna izin veriyorsunuz?  Ben rüyamda gördüğüm gibi yapıyorum ayette var mı? Var. Hadiste var mı? Var. Yürüyorum ben. Salahiyetim bu. Allah vermiş salahiyeti başka kimden alacağım ki? Allah’ın verdiği salahiyeti ancak bir mürşid-i kâmil bana der ki, evet Cenâb-ı Hakk buna salahiyet verdi ama sen bunu yapma bu haram değil yani. Sen bunu yapma, peki Efendim derim, bitti ama öbür türlü beni kim durduracak ki?

Her gün yeni bir şey sunabilmek veyahut da rüyamda gördüm beni bağlar bana inanları bağlar deyip yenilenmek hakkında, yani tasavvuf tarihinde Tarikatta içtihat yapmakta aranan vasıflar ve şartlar nelerdir?

Tarikat ayrıdır tasavvuf ayrıdır. Tasavvuf sufilik içtihata açık bir alandır, tarikat dediğinde içtihada açık bir alan değildir. Benim şeyhimin şeyhinin şeyhi böyle yapmış bende böyle yapmaya devam ediyorum: devam et kardeşim. Lazım mısın? Sende lazımsın sıkıntı yok bunda ben onu reddetmiyorum ama benim yolum değil. Ben “Ey oğul hür ol” demiş ya bana demiş sanki o yüzden hürüm ben hür. Rüyanda gördüysen gel kardeşim, sevdiysen gel kardeşim. Rüyanda görmedin hiçbir şeyin değiliz, rüyanda gördün gel kardeşim. Sevdin, gel kardeşim ya Allah Allah sana bağrımız gönlümüz açık.

Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Erkanda en ufak bir değişiklik yapmamış hatta dermiş ki “Şeyhim Ali Haydar Efendimden ne aldıysam size de aynen aktardım ne ilave ettim ne eksilttim” diye.

Harika, Onun yolu da o maşallah Allah mübarek etsin. Yani bu böyle azımsanacak bir şey değil ama bu diğer ehli sufileri de bağlayan bir şey değil. Bu soruyu soran kardeşe söylüyorum bunu böyle anekdot olarak düşün: Çorumlu Hacı Mustafa Efendi hazretlerinin yanına ziyarete giden kimse minderin altına Çorumlu Hacı Mustafa Efendiye harçlık koyardı. Bunu yapanlar söyledi bana. Bir ihtiyaç olduğunda da dermiş ki oradan minderin altından alın harcayın oğlum dermiş şeyhinden öyle görmüş. Yolunu takip edenler zannediyorum bunu da yapıyorlar. Ne yapalım şimdi? Her bizi ziyarete gelen kimse bizim öyle minderimiz de yok, minderin altına para mı sıkıştırsın şimdi? Konuşursam hiç kimse oturduğu yerde oturamaz. Çorumlu Hacı Musta Efendi hazretleri bunları eleştirel olarak söylemiyorum yol adabı olarak söylüyorum: Kırşehir’e giderdi her ramazan Ali haydar Efendi gidip orda bir hafızın arkasında bütün ramazan hatimle teravih kılıyor diye Ali haydar Efendi hazretlerinin yolunu devam ettirirdi Kırşehir’e gider orda da her ramazan hafızın arkasında teravih kılardı. Şimdi onun yolunu takip eden kimse Kırşehir’de gidip herhangi bir hafızın arkasında namaz kılıyorlar mı teravihte? Yapmıyorlar. O zaman edebe adaba riayet etmediler. Ali Haydar Efendinin edebi devam etmedi bak işte. Ne oldu? Ne oldu da kesildi? Daha Çorumlu Hacı Musta Efendiden anlatacağım şeyler olabilir. Ne yapacaktı o zaman bütün Çorumlu Hacı Musta’dan sonra gelenler Çorumlu Hacı Musta Efendiye milim milim uyacaklarsa örnekliyorum, göz ameliyatı için hepsi de İstanbul’a mı gidecekler? Daha arkasını getirmeyeyim şimdi.

Bakın bütün mürşid-i kâmiller kendi zamanlarında kendilerince yaşayabilecekleri yaşanabilecek bir dini anlatmışlar bir sufiliği anlatmışlar hiç birisini reddetmiyorum ama yani nasıl söyleyeyim, işte bizim usulümüz bu. Ben zaten Çorumlu Musta Efendinin devamıyım demiyorum böyle bir iddia sahibi değilim. Çorumlu Hacı Musta Efendiye sorabileceklerse sorunlar böyle bir şey var mı yok mu Mustafa Özbağ’da diye. Boş boş kabirleri ziyaret etmesinler öyle dışarıdan, sorsunlar. Evet. Öyle kabristana herkes gibi gidip üç İhlas bir Fatiha okuyorlarsa eyvallah gene kabir ziyareti. “Kabir ehlinden sorunuz” hadis-i şerif. Sorsunlar. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri kabrin başına gitti hepsine birer tane hurma dalı koydu “Bu kardeşleriniz neden azap çekiyor biliyor musunuz?” dedi. Peygamber abdesti böyle alırdı, öyle aldın, kabre sordun mu? Sadece abdest sünnetine baktın kabirde konuşma sünnetine bakmadın. Bedir’de müşriklerin hepsini de bir kuyuya doldurdu, gitti “Utbe, şeybe şimdi gördünüz mü benim Allah’ın resulü olduğumu, inandınız mı? Ama geçti” dedi bu sünnete neden uymuyor hiç insanlar? Hazreti Ömer radiyallahu anh hazretleri Allah korkusundan ölen gencin kabrinin başına gitti ashap arkasından koşuyor nereye gidiyor diye. Gitti o kabre dedi “Ey filanca Allah’ın vadettiğini buldun mu?” bütün ashap duydu “Buldum ya emir-el müminin. Allah bana fazlasıyla verdi” neden bu sünnetlere bakmıyorlar? Hem ehli tasavvufun dayandığı hadislerden de şüphelendiğiniz zorda kaldığınız işin içinden çıkamadığınız halleri kabir ehline sorun, der. Gidin sorun canım kardeşim ya. Üftade hazretleri burada, Emir Sultan hazretleri burada, İsmail Hakkı burada, Hacı Bayram Ankara’da, Çorum’da sıra sıra hepsi de. Benim Musta Efendiyle aramda böyle hafiften bir limonilik olmuştu şeyhim götürdü beni başına tevhid okuduk, bana sordu, “Efendim Musta Efendiyle aram iyi değil, teveccüh etmedi bana” dedim, kafasını salladı. Bir daha tevhid okuduk başında ondan sonra tabi ben sebebini de içimden söyledim, ondan sonra sarmaştık. Bana döndü “Oldu mu Musta Efendi?” “Oldu Efendim Allah sizden razı olsun” dedim. Kabir ehline sorsunlar. Tarikatta içtihat yapmakta aranan vasıflar ve şartlar nelerdir? Tarikatta bir kimseler içtihat yapamazlar kolay kolay. Yapan zaten çarmıha gerilir.

Erkan zikrinde kesinlikle Kudüm, def vurdurmamış ve bundan şiddetle menetmiştir. Sadece sohbet zikrinde müsaade vardır. Bu değişikleri hangi yetki ile yaptınız dense ve hatta ben yaptım oldu denmesi sizden sonrakiler de bende yaptım dese, işin aslı mutasyona uğramamış, dejenere olmamış olan yani bu işin aslı ve aslî olanı nerde kalır gibi sözlere ne diyebilirsiniz?

Bütün ehli tasavvufun büyükleri ve aynı zamanda ehli fıkıh fetva vermişler zikrullah esnasında kudüm vurulabilir diye veyahut ta zil vurulabilinir diye bütün bakın Hanefi fıkıhçıları Hambeli fıkıhçıları Suyutî dahil buna aynı zamanda bütün ilk sufiler zikrullah esnasında bunların yapılabileceğine dair fetva ve içtihatları var. O yüzden bizim yaptığımız bu fetva ve içtihatlara dayalı.

Abdullah Efendi’ye (Sivas sohbetinde YouTube da var) soruyorlar, “Efendim ölmüş Şeyh kabirden irşad eder mi?” diye. O da: “Olmaz. Eğer olsa idi herkes Peygamber Efendimizin kabrine müracaat ederdi. Hayattaki Şeyh olması lazım” diyor. Sizde sohbetlerinizde “kabir hâline vakıf olanın şeyhe ihtiyacı yoktur” diyorsunuz. Tasavvufi eserlerde “Velayet kabir halinden başlar fakat kabirden irşad olmaz” kaidesi vardır. Tasavvuf tarihinde bu kaideyi bozan istisnalar da olsa da bunlar istisna denilmiştir. İstisna örneği Sultânü’l-Ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî Hazretlerinin Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretlerini irşadı gibi. Her derviş, bu istisna içinde dahil olsa idi, istisna neden olsun ki! Böylelikle;

 Bakın, ihtiyacı olmaz ayrı. Yani kabir ehline vakıf olan bir kimsenin şeyhe ihtiyacı olmaz günlük hayatını şeyhsiz de devam ettirebilir ama onun seyr-i sülûku olmaz öyle söyleyelim. Kabir haline vakıf olma üçüncü makamın sonuna doğru başlar çünkü. Bazılarında üçüncü makamın başında da başlıyor, dervişin kendi haliyle alakalı. Dördüncü makamda devam eder. O kimse kabir haline vakıf olunca gider Emir Sultan hazretlerine kendince bir eksiklik noksanlık görünce göremez tövbe eder der ki ha bende eksiklik var tövbe eder devam eder hayatına. Bir kimse o saatten sonra şeyhe ben bağlanmayacağım diyorsa bağlanmaz onun yolu o kadardır kendince o kadar gidecektir öbür türlü şeyhe ihtiyacı olur herkesin. Abdullah Efendinin bu öğretisinin kaynağı nedir? Şeyh Efendi hazretlerinin öğretisi buydu, Antepli Bilal Nadir hazretleri söylemiş ona “Oğlum ben vefat ettikten sonra bizden yetişen kimse yok sen Çorumlu Hacı Musta Efendi hazretlerine gidip bağlanacaksın. Sen şeyhsiz kalma senin muhakkak bir mürşide bağlanman lazım” demiş. Onun öğretisi her iki kanaldan öyleydi.

Ve tasavvuf kitaplarında bu öğretiyi yeterli görmemiş büyükler, illa sulükü ikmal ile icazeti alıncaya kadar hayattaki şeyhe ihtiyacı vardır derlerken, yaşanan bu çelişki midir? Yine burada aldığınız öğretiyle tenakuza düşme hali yok mu? Bu konuda ne buyurursunuz?

Yok tenakuz yok. Bir kimse bir şeyhten öğreti alacak o şeyhte öğretisi devam edecek. Şimdi bunu böyle söylemek istemiyorum ama söyleyeyim artık yani Şeyh Efendi Abdullah Efendi benim şeyhliğimi kendisi ilan ettirmiş kimse bizatihi kendisi. Bana söylemesi ayrı ben bana söylediklerini söylemiyorum hiç benim şeyhliğimi kendisi ilan ettirmiş ben bu konuda şeyhliğimi ilan ettirecek hale gelmişim ki benim şeyhliğimi ilan ettirmiş. Örnekliyorum bunu o kardeşler yanlış anlamayacağı için: Oktay’ın dervişliği ile benim dervişliğim arasında beş altı ay bir fark vardır, neden Oktay’ı değil veya neden Nuri’yi değil veya o zaman için neden Adil’i değil? Adil’de nakîb-i nükabâydı. Neden Avrupa’da Hollanda’da ki Mustafa değil? Sivaslı Ahmet Turan abiyle beni söylettirdi. Şimdi şöyle söyleyeyim demek ki ben onda belirli bir eğitim almışım ki o beni kendince şeyhlik yapabilecek vaziyette ve durumda görmüş. Beni şeyhlik yapabilecek durumda, vaziyette görmemiş olsa kalkıp da dergâha ilan ettiriyorsa şeyhtir o şeyhliğini ilan edin, diye o zaman Abdullah Efendi yalan mı söyledi? Oyun mu yaptı, tezgâh mı yaptı? Bu da düşünülemeyeceğine göre… O benim şeyhliğimi zaten ilan etti bende reddettim zaten bende dedim ki aldık oraya koyduk. Canım kardeşlerim aldık oraya koyduk ama benim şeyhim sağ şu anda şeyhim vefat edinceye kadar ben şeyhlik yapmayacağım dedim o akşam bu kadar basit. Bir kimse icazeti alıncaya kadar bir şeyhe intisap etmesi lazım, Şeyh Efendi ilan etmiş zaten benimkini, yazmamış sadece. Yazmadı. Bir de başkasına ettirdi hem. Bana söyledi “İlan et bu gece” diye, “Ben ilan edemem Efendim” dedim “Ben birine ilan ettiririm” dedi. Bende kime telefon açacağını, bunu tekrar tekrar söylüyorum, kime telefon açacağını tahmin ettiğimden ona “Benimle konuşmadan etme” dedim, “Ne dedi sana” dedim, “Böyle böyle dedi, çık bu akşam ilan et dedi” dedi. O arkadaşa “Böyle dediyse tamam çık ilan et” dedim, çıktı ilan etti. O yüzden, illa sulükü ikmal ile icazeti alıncaya kadar hayattaki şeyhe ihtiyacı vardır derlerken, evet ben şeyhimin sözüyle yine şeyhlik yapmadım, bekledim dedim ki onun bize öğrettikleri vardı çünkü. Bize öğrettiklerinden birisi şuydu: Musta Efendi, oğlum bir şeyhin vermiş olduğu şeyhlik isabetli olmayabilir pir efendilerinki dahi olmayabilir bozulabilir, benim şeyhimin verdiği söz bakın bu bana söylediği söz “Musta Efendi bir şeyh efendi şeyhlik verirse bozulabilir oğlum insan” dedi “pir efendiler ona şeyhsin derse o da bozulabilir ancak Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri söylerse o kimse bozulmaz oğlum” dedi. Ben şeyhimden bu öğretiyi aldım. Ben şeyhimden öğretiyi aldım şeyhim bana şeyhliğimi ilan ettirdi. Burada şeyhe ihtiyacı vardır derlerken, yaşanan bu çelişki midir benim kendi nefsimde bir çelişkim yok. Sebep? Ben ondan istemediğim halde bana kendisi bunu böyle söylemek istemiyorum kaç sefer söyledi, efendim ben şeyhlik için burada değilim dedim hatta hastanede ameliyat olduktan sonra Şeyh Efendi kendince ölümle baş başa kaldı gibi böyle “Musta Efendi oğlum ilan edeyim” dedi “Efendim istemiyorum ben bu dergaha şeyhlik için gelmedim ben sizden böyle bir şey istemiyorum bunun için burada değilim” dedim “Oğlum sen nasıl insansın, insanlar şeyh olmak için can atıyor halife olmak için can atıyor sen istemiyorum diyorsun” dedi “Ben istemiyorum Efendim” dedim. Benim inancım şu çünkü: Ben Allah için oradayım ben şeyhlik için orda değilim. Şu anda da Allah için ben buradayım, ben şeyh olduğum için olmadığım için burada değilim. Millet bana şeyh diyormuş beni ilgilendirmiyor, bana üstad diyormuş ben kendimi de o noktada görmüyorum, ben diyorum ki Allah yolunda koşan bir kimseyim ben Allah yolunda koşuyorum. Allah onlara bir önder seçtiyse beni seçmiş bende elimden geldiğince yapmaya çalışıyorum ve eğer işin teknik boyutuna bakacak olursanız benim şeyhim de bana şeyhlik vermiş ayriyeten şeyhlik icazeti de isteyenler için icazette var ayriyeten millet rüyasında görmüş mü görmüş. Benim için tenakuz değil hiç biriside. Çelişki değil yani. Yine burada aldığınız öğretiyle tenakuza düşme hali yok mu? Bu konuda ne buyurursunuz?  Hiçbir tenakuzum yok. Şeyh Efendinin dediği doğru, muhakkak bir kimse bir şeyhte seyr-i sülûkunu devam ettirmeli. Şeyhimde benim şeyhliğimi ilan etmiş demek ki seyr-i sülûkum onda bitmiş ki ilan etmiş, bitmemiş olsa ilan eder miydi? Etmezdi. Demek ki seyr-i sülûkumu tamamlamışım onun nezdinde o da ilan etmiş.

Çorum Rufâi Tarikatı Usul ve Erkânında icazet sahibi olan Nakiblere Şiş burhanı yetkisi verilir, Nukebâ olanlara Ateş burhanı yetkisi verilir, Şeyh olanlara ise Kılıç burhanı yetkisi ile büyük icazet verilir. Hacı Bekir Baba ve sonraki Şeyh Efendiler hilâfet aldıklarında kendilerine bu yetki verilmiştir. Gerek Bekir Baba gerek Ali Haydar Efendi gerek Mustafa Efendi gerek Kemal Akdeniz Efendi gerek Tığlıoğlu Mehmed Efendi ve şu an halifesi olan Çorumlu Hacı Zâkir Kümbül Efendinin bu usulü muhafaza edip Kandil gecelerinde Kılıç ve diğer burhanları yaptıkları biliniyor…Bu konuda ne buyurursunuz?

Doğrudur. Çorum dergahının böyle bir icazetle verdiği doğrudur bu konuda icazetle devam ettikleri de doğrudur yapıyorlardır da kandil gecelerinde, bu da doğrudur. Bu konuda ne buyurursunuz? Burhan çok büyütülecek bir mesele değil. Şeyh Efendi hazretleri kendisi ilk önce yapmıyordu sonra yapmaya başladı sonra kesti kendisi de yapmadı “Oğlum farklı anlaşılıyor yapmayacağım” dedi, kaldı. Bunun yapılması için ben icazetin olması gerektiğine inananlardanım. Zaman zaman benim üzerimde de diyorlar böyle bir burhanınız var mı diye, ben ne var diyorum ne yok diyorum. Var desem yapmam lazım, yok desem yalan söylemiş olacağım. Bununda zamanı var öyle diyelim. Ben rüyama göre hareket eden bir kimse olduğumdan dolayı bunu da bugün yarın şu gün yap derlerse Cenâb-ı Hakk’ın izniyle yaparız bu noktada sıkıntımız, sakıncamız yok Allah gösterir haydi bu da çıksın meydana derlerse çıkarız meydana bu konuda bir sıkıntı yok hamdolsun. Başkaları da soruyor madem Rufai, buhran yapıyor mu? Allah Allah. Yani burhan yaparak mı Rufai olunacak? Ha bir işaretse eyvallah o işareti arayabilirler insanlar eyvallah buna da söyleyecek sözüm yok. Şimdi perdeyi patlatayım, şimdi onu da yapsam onunda icazeti nerden diyecekler. Desem ki rüyamda gördüm şöyle oldu böyle oldu haydi bir curcuna daha kopacak. Andırıyorum, şişler bendeydi yorum, devamlı bende duruyordu diyorum, Şeyh Efendi sende kalsın dedi bana diyorum ben ama üstüme üstüme geliyorlar Allah iyi etsin ama her şeyin zamanı var. Diyorum ya bu dergâhın her şeyi bir tamam eksik bir şeysi yok. Geçenlerde tekkeyle alakalı dedim ki en sonunda bana onu yaptıracaklar, bir yer aldıracaklar bana oraya kıl çadırdan da tekkeyi kuracağım atı da kapısına bağlayacağım bir tane de deve bağlayacağım gelene gidene şişi çakacağım orada dedim ben kıl çadırın içinde dedim ama cevap gitmemiş demek ki her yere. Gasteci nezir ertesi gün baş sayfaya çekecek tabi beni ondan sonra cezası en az dokuz aydan başlıyor bıçak şiş miş ıvır zıvır kanuna göre bir üç yıla kadar cezası var. Sen üzerine alınma bu soruyu soran kimse. Bunlar birazda oralardan gelme sorular bana başka yerlerden geliyor bunlar bu seninle alakalı değil. Damarıma basıyorlar benim hani ben böyle bir şeyi hemen aniden yapayım diye ama ben galeyana gelmeyeceğim zamanı var her şeyin. Kaynar kazanları da koyacağım orta yere, bütün şişleri kılıçları da koyacağım orta yere yakacağım ateşleri de orda közleri laleleri de kızartacağız bir curcuna gidecek ki Allah Allah Allah Allah ne oluyor diyecekler ya Mevlevilerde bu yok. Evet en sonunda onu diyecekler.

Nevşehirli Abdullah Efendi’nin Çorum’dan usûl olarak Şeyhlik icâzeti almadığını sizde söylemiştiniz geçen sohbette. Çorum da eski dervişlerin bildiği ve aktardığı şekliyle yazıyorum; Çorumlu H. Mustafa Efendi Hz.leri Nevşehir Nakîbi olan Abdullah Efendi’ye sadece Şiş burhanı yetkisi vermiş. Nükebâlık makamına gelemediği için Ateş burhanı yetkisi vermemiş.

Doğru değil. Bunu böyle söylemek zorundayım şimdi Şeyh Efendinin şeyhlik yapmaya başladığında şiş burhanı yetkisi de yoktu onda. Doğru değil. Doğru değil. Hatta biz yeni derviştik o zamanlar Sivas’ta Ali abinin şiş ve ateş burhanı vardı Şeyh Efendide yoktu hatta dergâhın içerisinde bu konuşuluyordu, Ali abide böyle göğsünü gere gere şiş burhanı yapıyordu ateş burhanı yapıyordu bende var gibisinden ama Abdullah Efendide yok gibisinden sonra Şeyh Efendiye manen verildi bu. Bunu da buradan patlatayım bombayı ben şimdi. Yok, doğru değil. Şeyh Efendinin şiş burhanı icazeti yok çünkü. Bu da doğru değil. Bunlar biraz böyle Abdullah Efendi hazretlerine karşı cephe aldıklarından kaynaklanıyor birazda bazı şeyler. Cephe almaya gerek yok hepsi de kardeş dergâhın ürünleri bunlar hepsi de. Birbirlerine cepheleşmelerine gerek yok birbirlerini iğnelemelerine gerek yok varsa var yoksa yok, var veya yok oldu veya olmadı herkes doğruyu söylesin çıksın.

Nükebâlık verildiğine dair ne tören ve de icazet hakkında bildiğiniz bir şey var mı?

Yok, Şeyh Efendi hazretleri “Musta Efendi hazretleri nakîbü’n-nükabâ etti oğlum bizi” dedi, bu kadar. Biz o zaman için Yakup Efendinin nakîbü’n-nükabâ olduğunu, Karabüklü Musta Efendinin nakîbü’n-nükabâ olduğunu aynı zamanda İstanbul’da Ali Efendinin nakîbü’n-nükabâ olduğunu bir de Sivas’ta Ali abinin nakîbü’n-nükabâ olduğunu biliyorduk bizim bildiğimiz nakîbü’n-nükabâlar bunlardı Çorumlu Hacı Musta Efendinin vermiş olduğu nakîbü’n-nükabâ bunlardı. Sivaslı Ali abi de Şeyh Efendinin nakîbü’n-nükabâ olduğunu bana söylemişti öyle söyleyeyim, İstanbul’daki Ali Efendide Abdullah Efendinin nakîbü’n-nükabâ olduğunu söylemişti, Ankara’daki Yakup Efendide Abdullah Efendinin nakîbü’n-nükabâ olduğunu söylemişti ben onu bizatihi biliyorum bunların üçüyle de görüştüm çünkü. Bir tek Karabük’teki Musta Efendiyle ben görüştüm ama onun nakîbü’n-nükabâlıkla alakalı bir şey onunla görüşmedik.

Çorum’da yaşayan Mustafa Efendiden kalan dervişler böyle bir şeye şahit olmadıklarını söylerlerse ne diyebilirsiniz? Abdullah Efendi’nin Ateş-kılıç burhanı icra ettiğini gördünüz mü?

Ben Şeyh Efendinin şiş burhanı yaptığını biliyorum. Halka açık ateş burhanı yapmadı ama benim üzerimde kaynar suya katmıştı beni. Yani “Gir Musta Efendi” dedi bana ben destur dedim girdim bunları açık açık konuşayım artık millet parmağını sokamıyordu böyle suya hiç kimseye giremedi artık biz mi girdik sadece. Benden sonra o da girdi. Açık konuşmak gerekirse ayrı bir perde oldu ne ses duydum ne soluk duydum orda başkaları da vardı onlar zaten bizim girdiğimizi gördü mü görmedi mi öyle bir hal oldu bana “Gir Musta Efendi” dedi girdim ben. Öbür iki üç kişi daha vardı yanımızda bu suya girilmez çok kaynar su Sivas’taki sıcak kaplıcanın en sıcak yeri tam çıktığı yer bilmem kaç dereceyle çıkıyormuş orası, kimse giremiyormuş o odaya da kimse giremiyormuş zaten orayı tutturmuş Şeyh Efendi o gün. Kimse giremiyor kaplıcanın içine parmağını sokamıyordu oradakiler tabi ben Şeyh Efendinin yanındaydım ben onun bana gir dediğini duydum öyle duydum “Musta Efendi gir oğlum” dedi ben destur dedim attım kendimi suyun içerisine. Bir parmağımı kımıldattım yandı parmağım, öyle durdum ondan sonra o da girdi “Depreşme” dedi bana Allah rahmet eylesin “Depreşmiyorum hiç” dedim bende öyle durduk suyun içerisinde. E tabi o gir dedi o çık deyinceye kadar çıkacağız su geliyor ama arkadan daha böyle yanıyor ortalık duman dumana hiçbir şey görünmüyor. Şeyh Efendi hazretlerinde bu vardı ben onu bir burhan olarak gördüm açık konuşmak gerekirse dedim yok bu bir burhan dedim içimden kalbime öyle geldi bu sıcaklık burhanı diye benim aklıma geldi dedim bu sıcaklık burhanı başka bir şey değil bu dedim. O yüzen Şeyh Efendide benim gördüğüm bu vardı. Belki de muhakkak icazet olması gerekir tarikat usulü kaidesinde icazet olması lazım eyvallah ama sufilik dairede icazet şartı yok bunda yani bunu anlatmak istemem ilk itikafa girdiğimde bana dediler ki başını sıvazla besmele çek caminin direğine vur. Ben emre tabiyim ya rüyamda halimde ne görüyorsam yapıyorum Bismillahirrahmanirrahim dedim ben kafamı sıvazladım gerildim güldür güldür güldür güldür gittim bir de gençlikte var ya böyle güüm vurdum camiye cami sarsıldı, dedim yıkılacak mı cami acaba. Kimsede yok sabah namazdan az önce. Allah’ım dedim bu nasıl bir şey böyle kendi kendime. Hiç anlamazdım bunu yakın dairedeki arkadaşlara anlatırım. Bir kimse bunu böyle yaptığında sen istediğin kadar buna icazetin var mı de. Yok. Ben sonra o gündür bu gündür hiçbir yere kafa vurmadım hiçbir yere kafa atmadım dedim ölür mölür birisi Allah muhafaza eylesin. Bunun icazeti var mı? Yok. Şeyh Efendi bana, gir sıcak suyun içine dedi ben girdim, icazet var mı? Yok. Şeyh Efendinin de icazeti yok o konuda. O yüzden çok özür dilerim her şey icazet değil yani bir kimseye bir şey verildiyse istediği kadar oradan bağırsın birisi ya icazet lazım. İyi canım kardeşim sen icazetsiz yapma ama ona verildiyse emredildiyse ne yapacak? Biraz naz ehliyse der, ben nasıl icazetsiz yapayım, dedikodu ederler laf söylerler, tırmalarlar, taş atarlar. Rüyamızda görürüz yaparız kardeşim ister taş atsınlar ister top atsınlar. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, geçmiş peygamberler, sahabeler, pir efendiler, şeyhim bir şey derse Kur’an sünnetin içinde mi, içinde, yaparım canım kardeşim isterse bütün tankları toplasınlar ateş etsinler başımız gözümüz üstüne çekilecek çilemiz varmış deriz sabreder yürürüz.

Dolayısı ile seyr-i sülukunu tamamlayamamış, rüya ile görev aldığını iddia eden bir kimsenin “Şeyh” olamayacağı malum iken neden kendisine “Şeyh Efendi” diye hitap ediyorsunuz.

Benim nazarımdan Şeyh Efendi hazretleri şeyhti. Ben onun şeyhliğine inanıyorum o yüzden hala daha Şeyh Efendi derim. Yok. Kendi halinde kendi dairesinde kendi durduğu yerde tam bir şeyhti ve gerçekten de yetişmek isteyen bir kimse yetişirdi elinden. Her şeyhin kendine münhasır halleri vardır onunda kendine münhasır halleri kendine münhasır durduğu nokta vardı ama Şeyh Efendi hazretlerinin şeyhliği üzerinde bir tereddüt görmem. Sonuçta insan herkes sonuçta onunda etki altında kaldığı etkilendiği yerler vardı ben onun yanında on sekiz yıl durdum çok özür dilerim böyle söylemek istemem ama ben iyi tanıyan bir kimseyim kendisini. Şimdi her ne kadar benim arkamdan dergâhta kalan kardeşler atıp tutsa da bu çok iddialı bir söz olacak ama onu en iyi tanıyanlardan birisiyim. Çocukları dahil buna. Bakın çocukları dahil hatta Allah rahmet eylesin eşi dahil buna hatta en yakınındaki dervişleri dahil buna. Şunda böyle kendi kendine zakirlik yapıyorum nakîblik yapıyorum nükabâlık yapıyorum diyenler dahil buna. Bunu iddia ediyorum bunun altını çiz, Salim sende çiz: Abdullah Gürbüz Efendiyi benim tanıdığım kadar hiç kimse tanıyamaz, benim bildiğim kadar hiç kimse bilmez, onun maneviyatını onun derecesini de benim bildiğim kadar hiç kimse bilemez. Şu anda kendi kendilerine böyle laf üretenler benim üzerimden de laf üretenler Allah rahmet eylesin Şeyh Efendiye zarar veriyorlar. Allah affetsin onun nerde ne yapacağını daha yapmazdan önce bilen insandım ben. Bunu böyle kamuya açık ilk defa söylüyorum, hastalık boyunca ne yaşayacağını da bilen insandım ve yakın dairemdekilere de söyledim hatta söylediklerimin ispatı içinde bir gün hastanede Gökhan Karadayı vardı isim de söylüyorum “Gökhan koş buraya dedim” ben geldi, koşa koşa dinle profesör ne diyor neler yaşanacağını dedim o profesörü dinledi bunları hıfzet aklında dedim bunlar bir gün lazım olacak çünkü dedim ben. Gökhan Karadayı da burada, sağ daha. O yüzden Allah rahmet eylesin gani gani rahmet eylesin on sekiz yıl dolu dolu bir hayat yaşadım sufilik yaşadım onunla dolu dolu böyle metafizik endeksli sufiliğin bence en önemli son dönem simalarından birisiydi. Metafizik endeksli ve gördüğüm hallere gördüğüm rüyalara ehemmiyet veren, bu konuda hatta bu meselede çok üzerinde duran bir kimseydi. Kendince onunda ümitleri vardı umutları vardı öyle söyleyeyim ama o da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin manasına bağlıydı. Mesela bunu ilk defa kamuya açık bir şekilde söyleyeyim, son gittiği ümrede bizim aşçı İsmail’i Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin kabrinin başında ashab-ı suffa da asker etti. Bunu ilk defa kamuya açık bir şekilde söylüyorum, kimseye söyleme, rabıta ettiriyordu Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine sorduruyordu dergâhın benden sonraki sahibi kim diye Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri de İsmail’e diyordu ki: dergâhın sahibi Musta Efendi. Her gün rabıta ediyordu İsmail her gün de iftarı ettikten otele giderken Şeyh Efendiye fısır fısır söylüyordu Şeyh Efendide ona diyordu ki “Musta Efendiye söyleme.” Bende İsmail’e diyordum ki “İsmail şeyhini dinle kimseye söyleme” o da böyle eli ayağı tutuluyordu “Tamam abi tamam abi” diyordu, aman İsmail kimseye söyleme diyordum. Bakın ben bunu ilk defa kendi ağızımdan söylüyorum İsmail’e bunu söyledim Şeyh Efendi vefat ettikten sonra. Şeyh Efendinin şeyhliği ile alakalı hiç kimsenin kafasında bir şek şüphe olmasın. Bu son dönem yatağa düştükten sonraki hallerini ayrıca konuşmak analiz etmek gerekir orası ayrı. Onun da şeyhliğine onun da vazifesine leke getirecek şeyler değil bunlar. Evet.

Zaman her şeyin ilacıdır sözünü sık sık söylerdiniz, hala daha söylerim zaman gizli saklı çok şeyi eşkare meydana çıkarıyor Evet Hatadan dönmeyi istemez misiniz? Hatadan dönmeyi isterim varsa bir hatam Kur’an sünnet dairesinde. Derler ki burası hata, bende oradan dönerim ne dinmeyeyim. Tüm bu izahlar ve araştırmalar neticesinde Abdullah Efendi’ye, gerçekten nasıl bakıyorsunuz nasıl anlatabilirsiniz gelinen bu durumu bizlere?

Ben Abdullah Efendi hazretlerinin manen görev aldığını ve o görevini icra ettiğine inanıyorum bu inancımı hiç kaybetmedim. Hiç kaybetmedim ve hiç bu konuda da tereddüt etmedim. Bakın belki de Şeyh Efendi hazretleriyle olan son dönem meselelerde ben sıkıntı yaşasam da onları pişmeme sebebiyet verecek olgunlaşmama sebebiyet verecek birer unsurlar olarak görüyorum. Şeyh Efendi hazretleri o gün için öyle bir şey yaptı kendisi yaptı nasıl yaptı nasıl etti hiç ben bu konuda da bir şey söylemiyorum çünkü son hastalık dönemini tırnak içerisinde hastalığına bağlıyorum her şeyi.

‘Ziynet ‘il kulûb’ isimli Tasavvuf kitabında :”İrşada yetkili olmadan Şeyhlik yapanların yarın mahşerde deliler ile haşr olmasından korkulur ” diye bir ibare geçmektedir…Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hz.leri İcazetsiz kendi kendine rüya ile Şeyhlik iddia edenler yarın kabre vardığında :”Gel! Kezzap” hitabına muhatap olacağını buyurmuş iken, bu devranın geçeceğini, bu saltanatın elbet biteceğini bile bile Şeyhlik- Üstatlık yapanların neye istinaden insanları başına topladıkları hakkında ne buyurursunuz?

Yani insanlar kendilerince böyle bir şeyler, kendi kafalarından böyle bir şey yapıyorlarsa doğru değil, bakın doğru değil ama bir kimsenin şeyhi diyorsa sen şeyhsin, bir kimseye üstadı diyorsa “Sen şeyhsin”, bir kimsenin elinde şeyhlik yapabileceğine dair icazeti varsa her iki tarafa da söylüyorum veya bir kimse kendince rüyasında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri sana“Sen şeyhsin çık insanlara şeyhlik yap, görevini yap” diyorsa herkesin kendini bağlayacak olan bir şey. Ben şeyhim demek eski sufilerin adap ve erkanında yok. Bir kimsenin ben şeyhim demesi eski sufilerin adabında erkanında yok ben o yüzden bu sözü kendimden uzak tutuyorum bir, ikincisi ben şeyhime söz verdim Bursa’da dedim ki ben asla hiç kimsenin kardeşlerin önüne çıkıp ben şeyh oldum demeyeceğim dedim, böyle bir yemin ettim böyle bir söz verdim. Ben sözümün arkasındayım ben şeyh değilim diyorum eski sufilerin usulü kaidesi bu ben onu çok öncesinden biliyorum çünkü o yüzden böyle kendiliğinden orta yere çıkmış ben şeyhim diyenler onu düşünsünler, eyvallah.

Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hz.leri İcazetsiz kendi kendine rüya ile Şeyhlik iddia edenler yarın kabre vardığında :”Gel! Kezzap” hitabına muhatap olacağını buyurmuş iken, Çorumlu Hacı Musta Efendi hazretlerinin net, böyle kendi kendine rüyayla şeyhlik iddia edenler diye burayı tırnak içerisinde söylüyorum, bize gelen haber böyle değil, bize gelen haber şu: şeyh olmadığı halde şeyhlik iddia edenler. Bakın şeyh olmadığı halde şeyhlik iddia edenler yarın kabre vardığında “Gel kezzap hitabına muhatap olacağını buyurmuş iken, evet benim duyduğum böyleydi benim şeyhim Nevşehirli Abdullah Gürbüz Efendi Çorumlu Hacı Mustafa Efendinin şeyh olmadığı halde şeyhlik yapanların bu hitaba maruz kalacağını söylemişti. bu devranın geçeceğini, bu saltanatın elbet biteceğini bile bile Şeyhlik- Üstatlık yapanların neye istinaden insanları başına topladıkları hakkında ne buyurursunuz?  Bir kimse gerçekten de insanlar onları bir şeyh olarak bir üstad olarak rüyalarında görmüyorlarsa o kimsenin kendinde şeyh olduğuna üstad olduğuna dair bir ibare yoksa bir şey yoksa onun gerçekten şeyhlik ve üstadlık yapması kendi açısından doğru bir daire değil. Bunu böyle işte ya insanlar toplansın dağılmasınlar diye yaptım yok işte başka bir yerlere giderler gitmesinler diye yaptım, bunlar boş sözler ama bunun yanında bir de gizli şeyhler var. Gizli şeyhler nasıl: biz üstadımızın bıraktığı yerdeyiz o yüzden toplanıyoruz zikirlere devam ediyoruz hadi üstadı vefat eder üstadı vefat ettikten sonra bir ay iki ay üç ay beş ay neyse bu istihareler istişareler devam ederlerken millet toplanır dervişan bir şeyh arayışına düşerler o şeyh arayışı esnasında dağılmamak toplu durmak zikirlere devam etmek ve başlarındaki çavuş, nakîb, nükabâ, zakir, hiyerarşik olarak adına ne deniliyorsa onun etrafında toplanıp Allah’ı zikretmeleri sohbetlerine devam etmeleri makul bir şeydir ama yok bu böyle işte üstadımız siz devam edin dedi sahibiniz gelecek dedi, yok üstadınız devam edin dedi mehdi geldiğinde mehdiye kadar başka şeyh olmayacak dedi, bunun gibi böyle üstü kapalı, ne olduğu belli değil, tasavvufun ana ilkelerine aykırı, Kur’an ve sünnetin ana ilkelerine aykırı bu tip söz ve davranışlar doğru değil. Bunlar da gizli şeyhlik yapanlar. Nasıl gizli şeyhlik yapıyorlar: bunlar açıkça biz şeyhlik yapıyoruz demiyorlar işte şeyhi vefat etmiş vefat ettikten sonra ben rüyamda gördüm bana sen çavuşsun dedi, şeyhi vefat etmiş ben rüyamda gördüm bana sen zakirsin dedi, şeyhi vefat etmiş ben rüyamda gördüm sen şeyhsin dedi, bunlar doğru sözler değil bakın. Bu şahıs böylece kendi kendine bir paye çıkartması onun gizli şeyhlik yapması veyahut ta işte kendisi bir icazet bırakmamış kendisi bir icazet bırakmadığı halde ben onun devamıyım ben onun yolunun devamıyım deyip icazet bırakmayan bir şeyhin yolunun devamı olduğunu söylemek, kendince o kimse belki de rüyasında halinde böyle bir şey görmüş olabilir ama tasavvuf tekniği açısından doğru şeyler değil.

Zira İsrâ süresi 71.Ayette: “O gün insanları başlarındaki ile çağıracağız” buyurulmaktadır…  Doğru Eğer rüya ile alındığı söylenirse İslam dininde rüya delil olmaz. Hayır rüya delildir. Sufiler için delildir. Kabul etmiyorum.

 Çorumlu Hacı Mustafa Efendi kendisine rüya anlatıp makam bekleyen kişilere hitaben: “Evladım benim görmem lâzım” buyurmuşlardır… bu doğru söz. Bir kimse kendince rüyasında değişik makamlara erdiğini söyleyebilir değişik esmalara erdim diyebilir rüyasında da bunu gördüğünü söyleyebilir bu Çorumlu Hacı Mustafa Efendi hazretlerinin rüyaya verdiği ehemmiyeti de gösteriyor. Bir üstad bir şeyh efendi dervişini veya yetiştirmiş olduğu o zatı kendi rüyasında görmeli. Rüya delildir peygamberliğin kırk altı cüzünden bir cüz yine hadis-i şerifte görene ve görülene delildir buyurmuş Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, müjdedir delildir, mübeşşirattandır o yüzen bir üstadın bir mürşid-i kâmilin bir şeyhin kime ne makam verecekse kime ne mevki verecekse onu kendisi rüyasında görmesi gerekir. Çorumlu Hacı mustafa Efendi hazretlerinin böyle tespitini doğru görüyorum kendimce ve bu fakirin de yoludur, ben rüyamda görürsem bir kimseye çavuşluk veririm, rüyamda görürsem bir görev tevdi ederim rüyamda görmezsem ben o kimseye bir görev tevdi etmem. Oysa bir şeyhin bir üstadın bunun adına ne derseniz deyin rüyasında görmese dahi bir kimseye bir görev verebilir mi? Evet ama o kimse eğer kendisi istiyorsa bunu genelde üstadların mürşid-i kâmillerin genel olarak tavrı odur, isteyene vermezler bizde öğretilen buydu ama bir üstad bir mürşid-i kâmil bir şeyh efendi kurumuş ağaçtan meyve toplar mı? El-cevap: Toplar. Kuru bir ağacı diker kuru bir ağaçtan meyve ver mi o? El-cevap: Yer. Bu, üstadın maharetiyle alakalıdır üstadın bu dairede nazı niyazı duası gayretiyle alakalıdır o yüzden bir mürşid-i kâmil bir şeyh efendi bir veli zat bir kimseye böyle bir manevi bir görev vermiş olsa ona manen vazife bir vermiş olsa o kimse ona liyakatli olmasa dahi Cenâb-ı Hakk biiznillah onu liyakatli hale getirir mi? El-cevap: Getirir ama bunun iksiri o şeyhtedir yoksa şeyh rüyasında görse de görmese de orda elzem olan bir vazife var ise bir kimseyi onu ehliyetli olarak tayin edebilir mi? Edebilir ve o kimse de o işte ehliyetli olabilir mi? El-cevap: Olabilir. Bu kapıyı da kapatmamakta fayda vardır.

Kemal Akdeniz Efendi’nin Tasavvuf ve Marifet(1985 baskısı) isimli eserinde de “ben rüyamda peygamber Efendimizi gördüm falan pir Efendileri gördüm emir aldım demek asla bir mana teşkil etmez. Bizatihi mürşidin sağlığında ve onun himmet ve nazarıyla hırka ve taç giyip icazet almak mecburiyeti bütün Hak Tarik beyninde ittifakla kabul edilmişken, aksini düşünmek şeytani bir yoldan başka bir şey değil diye kabul edilmişken,” diye yazıyor. Bu konuda ne diyebilirsiniz?

Kemal Akdeniz Efendi böyle bir şey söylemiştir kendi tespitidir kendince doğrudur eyvallah. Bir kimse gönül arzu eder ki bütün şeyhler bütün mürşidler kendi sağlıklarında taç giydirip hırkalarını giydirsinler yetiştirmiş oldukları şeyhleri, mürşidleri, üstadları. Gönül bunu arzu eder ama böyle bir şey olmadıysa da o şeyhlerin yani şeyhlik icazeti olmadığı hâlde böyle bir taca ve hırkaya sahip olmadıkları halde onların şeyhlik vermeleri bir başkalarına da doğru olmaz bende o kanıdayım.

Tığlıoğlu Mehmet Efendi sohbetlerinde dermiş ki “evlatlarım, ben şeyh değilsem bile benim şeyhim şeyhtir, onun şeyhi şeyhtir onun da şeyhi şeyhtir diye hazreti peygambere varıncaya kadar şeyhtir oğlum” demek ile Şeyh’in gerçekten şeyh olması ile ne kastedilmiştir bu konuda ne diyebilirsiniz?

Ben sohbetlerimde şeyhlerle velileri mürşid-i kâmilleri ayırt ederim. Bunu ayırt etmekte fayda görürüm. Şeyh, ihtiyar piri fani demek. Tasavvufi platformda bir tarikatın en zirve noktasındaki zattır ve o zirve noktasındaki zat şeyh olarak anılır. Bazı yerlerde mürşid-i kâmil olarak anılır bazı yerlerde üstad olarak anılır bazı yerlerde abdal olarak anılır hatta hadis-i şeriflerde abdal olarak geçer, ayet-i kerime de veli olarak geçer fakat bunu bu sohbetlerin başlangıcında biraz tarif etmiştim, her şeyh mürşid-i kâmil değildir her şeyh veli de değildir ama şeyh midir? Evet. Peki nasıl şeyhtir? Babadan oğula verilmiştir şeyhtir. Şeyhtir, o şeyh efendi vefat etmezden önce dergâhta hizmet eden koşuşturan adabı erkanı en iyi bilen bu ben buna bir şeyhlik icazeti vereyim dergâh devam etsin yol devam etsin, ona da şeyhlik verebilir mi? El-cevap: Verebilir. O da şeyh midir? Evet. Örnek Bursa’da en son Karabaş-ı Veli Tekkesinin cumhuriyet dönemindeki son şeyhi vakıfların bir memuru. İcazetlimi? Evet. Şeyh mi? Evet. Ama vakıfların memuru. Vakıflar Karabaş-ı Veli tekkesinin vakıflarının mallarının korunması muhafaza edilmesi işletilmesi paralarının toplanması aynı zamanda da o tekkenin ayakta durması için kendi memurlarından birisini oraya atamış. Karabaş-ı Veli tekkesinin cumhuriyet dönemindeki kapanmazdan önceki, tekke ve zaviyeler kanunu çıkmazdan önceki son şeyhi bu kimse. Orda şeyhlik yapmış mı? Evet. Adı da şeyh mi? Evet. Biz şimdi onu da şeyh olarak kabul ediyor muyuz? Evet. Ama mürşid-i kâmil mi? Değil benim tespitimce. Bir veli mi? Değil benim tespitimce ama şeyh mi? Evet. O zaman çok özür dileyerekten söyleyeceğim bunu bir kimse şeyhlik yapabilir mi? El-cevap: Yapabilir. İcazeti de var mıdır? El-cevap: Vardır. Her icazetli şeyh efendi mürşid-i kâmil midir? Değildir. Her icazetli şeyh efendi Allah’ın velisi midir? Değildir. Şimdi ne yazık ki Türkiye’de bunlar bilinmiyor bunlar konuşulmuyor. Bu işin ne tekniği konuşuluyor nede işin kendi içsel noktada metafiziği veya batıniliği konuşuluyor. Metafiziği yok batıniliği yok ama icazeti var mı? El-cevap: Var. Ben böyle şeyhler tanıdım mı? Çok, bir sürü. Yirmi sekiz şubattan hemen az önce yirmi sekiz şubatın kaynadığı zamanlarda şeyhler toplantısı oluyordu Türkiye’de yaklaşık kırk ellinin üzerinde şeyhler geliyordu ve şeyhler o toplantıya gelirlerken kendi halifelerini getiriyorlardı yanlarında. O toplantıda ben çok şeyh efendi tanıdım hatta hala daha o toplantılar devam ediyor hatta birkaç sefer de beni davet ettiler ben gelemeyeceğimi söyledim müsait olmayacağımı söyledim. Gerçekten çok yoğunum sohbetler yoğun değişik illere ilçelere gidiyorum sohbetler hazırlıyorum bizim sohbetler biraz daha teknik olarak gidiyor belli konuları şerh etmeye belli konuları anlatmaya çalışıyoruz öyle olunca belli bir hazırlık dönemi geçiyor. Ben o toplantılara devam edemiyorum şu anda. Allah razı olsun davet edenler sevmişler saymışlar hepsine de teşekkür ediyorum ama o dönemde ben o kadar çok şeyh tanıdım ki ben orda, icazetleri de vardı büyük bir çoğunluğunun ve icazetli olmalarına rağmen bu fakirin kendince gördüğü onlar hepsi de veli değillerdi hepsi de mürşid-i kâmil değillerdi belki de bu mevzu böyle açıldı şimdi o toplantılara devam edenler bana kızabilirler bu benim kendi tespitim ama şeyhler miydi? Evet. Her birinin ellerinde de icazet var mıydı? Evet. Bakın icazetleri de var mıydı? Evet. Her icazetli şeyh velidir diyemem ben, her icazetli şeyh mürşid-i kâmil de diyemem ben, bunu diyebilecek dairede değilim ama her icazetli şeyh, şeyh midir? El-cevap: Şeyhtir. Bir mürid adayı icazeti olduğu için o kimseye intisap edebilir mi? El-cevap: Edebilir. Bunun tarikat kültüründe bu doğru mudur? Evet. Bakın tarikat kültüründe doğru mudur? Evet. Tasavvuf öğretisinde doğru değildir sufilik öğretisinde doğru değildir. Sebep? Tasavvuf ve sufilik öğretisinde o kimsenin o şeyhi rüyasında görmesi gerekir. O kimsenin o şeyhe intisap ettiğini kendisinin görmesi lazım o rüyasında. Görmeden bağlanabilir mi? El-cevap: Bağlanabilir o tarikat adabı olur. İcazeti var mı, var, toplanıp zikrullah yapıyorlar mı evet bağlanır. Zaten o icazetli şeyhlerin büyük bir kısmı toplanırlar Allah’ı zikrederler onlarda metafizik manevi haller konuşulmaz oralarda rüyalar konuşulmaz orda metafizik olarak işin batıni tarafı konuşulmaz çünkü onları konuşmaya yetkili değillerdir o konuda bilgileri yoktur hatta kendilerince dergâhlarının içerisinde hal konuşulmasını yasaklarlar rüya konuşulmasını yasaklarlar hatta bir kısım şeyhlerden -kulağımla duydum- bu işler rüyayla olmaz bu işler halle olmaz hatta zatın birisiyle Mekke-i Mükerreme’nin dışında bahçede karşılaşmıştık “Musta Efendi bu rüyaya hale çok itibar ediyorlar bu böyle olmaz” dediğinde “Efendim neyle olacak?” dedim “bir kimse bir zatı rüyasında görmezse onun şeyh olduğunu nasıl onu sevebilecek nasıl onu fena fi şeyh olduğunu görebilecek anlayacak veyahut ta bir derviş şeyhini Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleriyle beraber görmezse Onun meclisinde görmezse onun gerçekten kamil bir şeyh olduğuna onun mürşid-i kâmil olduğuna dair elinde manevi nasıl bir delil olacak?” deyince durdu kaldı e verecek cevap yok tabi konuda yani o zatında elinde iki tane icazet vardı hem Nakşibendi silsilesinden icazeti vardı hem kadiri silsilesinden icazeti vardı ama rüya denilince kalıyordu. Şimdi laf lafı açıyor, kendimi methetmek için değil, geldiğim yolun anlaşılması için bunu anlatıyorum bunu kardeşler bilirler Bolu’da bir toplantı vardı şeyler toplantısı Bolu’da yukarıda dağın eteklerinde bir zat var o zatın orda hatta camisi filan var kabri var güzel bir yer Bolu’ya gelmezden önce. Ordaydı toplantı oraya gittiğimizde Şeyh Efendi Allah rahmet eylesin orda kabristanlıklar var önce oğlum oraya gidelim onları ziyaret edelim dedi neyse gittik tabi biz oraya doğru yönelince halifeler kendi aralarında demişler kabristanlığa gidiyorlar muhakkak orada bir şey olacak bizde gidelim demişler geldi altı yedi tane de halife bizim arkamızdan. Şeyh Efendi Allah rahmet eylesin böyle bir kabristanlığın başına gitti üç sefer la ilahe illallah la ilahe illallah la ilahe illallah tevhid vurdurdu, koluma vurdu “Ağa ne oldu?” dedi ben dedim Efendim işte burada şu zat var sizinle sarmaştı burada bu zat var sizinle sarmaştı burada bu zat var bizle sarmaştı şurada bir zat var Efendim kabristandan kalktı ama sarmaşmadı sizinle buradan tevhide katıldı” dedim “Nazlı da o yüzden” dedi. Geçtik onun başında üç sefer de onun başında üç tane tevhid çektik “Ne oldu?” dedi “Oldu Efendim şimdi” dedim “o zat memnun oldu” dedim “Kimmiş o Musta Efendi?” dedi Bolu’da da Nakşibendi şeyhi var Mehmet’ti adı Mehmet Efendiydi “O şeyh efendinin babasıymış Efendim” dedim. Ben tanımıyorum tabi onun babasını bu sefer o şeyh efendinin halifesi de bizim yanımızdaymış bana dedi ki “Nasıl birisiydi?” dedi ben tarif ettim ona sakalı şöyleydi üzerindeki kıyafeti böyleydi sarığı böyleydi “Benim şeyhim o” dedi “bunu ne zaman gördün rüyanda?” dedi “Az önce gördüm işte” dedim ben inanamadı durdu öyle döndüm dedim “Abi sen bunlardan uzak mısın? Böyle şeyleri hiç görmez misiniz siz? Böyle şeyler yaşamaz mısınız?” “Hayır” dedi ben o zaman kaldım dedim Allah Allah halife. Halife olan bir kimsenin kabir halinden haberi yok. Bizde kabir halinden haberi olmayanı çavuş yapmıyorlar o zaman yani bizde kabir hali dervişliğin başlangıcı gibi bir şey ders almak yetmiyor kabir haline vakıf olunca dervişlik başlıyor onda, o zaman için öğretimiz bu ve dedim “Abi bu hal bizim dervişlerde yeni yola başlayanlarda dervişliğe seyr-i sülûka yeni başlayanlarda görülür bu. Bu muhakkak çoktur hatta gören bizde” dedim “Yok Musta Efendi ben ilk defa burada görüyorum” dedi ama o da halifemi? Evet. İcazetide var mı? Evet. İcazetli halife ve bir önceki şeyhinden almış o şeyh efendiden almış icazeti ve halifeliğe devam ediyor Allah hayrlı uzun ömür versin bilmiyorum yaşıyor mu yaşamıyor mu. Ama halife.

Şimdi her şeyh mürşid-i kâmil değildir. Elinde icazeti var mıdır? Evet. Hatta şimdi Türkiye’de çok çok çok meşhur olan doğu ve güneydoğuyu hariç tutayım, Türkiye’de şeyhler var çok meşhurlar çok anlılar şanlılar, onlarında icazetleri yok. Enteresan bir şey ve onlar şeyhlik yapıyorlar Nakşibendi tarikatının böyle ses getiren kimseleri bunlar ve onlar şu anda vefat ettikleri zaman onlarında icazetleri yok ne olacağı büyük kaosik bir durum meydana çıkacak yani ne yaşanacak beli değil ama icazeti olanlar da hepsi de veli ve mürşid-i kâmil değil amma ve lakin o bir şeyh efendi eyvallah. Bakın bir kimse ona intisap etti eyvallah o silsile-i meşayihe bir muhabbet besler Bediüzzaman Said Nursî hazretleride Mektubat’ında bundan bahseder ya der ki o kimse silsile-i meşayihi sever sevdiğinden dolayı itimat eder güven duyar ve onlardan ümidini kesmez ümidini kesmezse diyor günah-ı kebairle fasık olur ama imanını kurtarır bugünkü zındıkanın karşısında kendisini korur der. Öyle olunca bir icazetli şeyh var o icazetli şeyh mürşid-i kâmil olmasa dahi o silsilenin bir şeyhi onun şeyhi de şeyhtir onun şeyhi de şeyhtir onun şeyhi de şeyhtir onun şeyhi de şeyhtir ta Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine kadar o silsile devam ediyor mudur? El- cevap: Devam ediyordur devam eden bir silsileyle alakalı ve mürid oraya intisap ettiğinden dolayı bir şey kaybeder mi? Hayır bir şey kaybetmez. Hem tasavvufun tekniği açısından bir şey kaybetmez hem de tasavvufun maneviyatı noktasında bir şey kaybetmez ama o derviş orda bir mürşid-i kâmil olur mu? Hayır. Bunun da altını çizelim oradaki dervişler o şeyhin elinin altında mürşid-i kâmil olma yollarını bulmaları çok zor ancak o bir mürşid-i kâmilin eğitiminden geçmesi gerekir o yüzden, örnekleyeceğim şimdi bunu: bağlı bulunacağı kimsenin bağlanacağı bir şeyhin eğer kendince manevi bir tecelliyatı yok ise şeyhin icazeti var mı var o icazetle sağlam bir yoldan geldiyse o zaman bunda bir sıkıntı yoktur o öyle devam eder gider mi? El-cevap: Devam eder gider. O yüzden bu güzel bir usul müdür? Evet. Hiç olmazsa bir kimsenin kendince rüyası olmayabilir hali olmayabilir bu dairede fazla bilgisi olmayabilir o zaman şeyhin icazetine bakar şeyhin icazeti var mı var ona kim vermiş filanca şeyh efendi, ona kim vermiş filanca şeyh efendi şeyhuna şeyhuna şeyhuna şeyhuna Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine kadar gittiyse bunda bir sıkıntı yoktur.

Tarikât-ı âliyyede seyr-i sulüka başlayan dervişlere Şeyhi tarafından ilk öğretilen kaidelerden birisi de: *Sırrı muhkem tutmaktır* *Gören söylemez, Söyleyen bilmez* sözü yine Tasavvuf deyimleri arasına geçmiş meşhur bir sözdür…Çorumlu H. Mustafa Efendi Hz.lerinin oğlu, zikrullaha başlangıç esnasında Halakaya mânen gelen yol büyüklerini görmüş ve gayrı ihtiyarı olarak bunu eşkare söyleyince sırrı ifşâ ettiği için vefat ettiğini bizzat babası olan Hacı Mustafa Efendi Hz.leri ağlayarak söylemişlerdir… Mamafih;

Bu iş bu kadar ciddi iken çeşitli videolarda Abdullah Efendi’nin ve sizin dervişlerin eline mikrofon vererek ne gördüklerini anlattırmanız enteresan bir durum ve çelişki değil midir? Değildir. Çorumlu Hacı Musta Efendi hazretleri böyle bir uygulamada bulunmuş olabilir ama Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünnet-i seniyyesine aykırı bir durum değildir. Çorumlu Hacı Mustafa Efendi hazretleri oğlu böyle söylediği için kendince böle bir edep koymuş olabilir her şeyhin kendince koymuş olduğu bir edep dairesi vardır bu da o şeyhin hakkıdır buna niçin siz böyle bir Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünnetiyle sabit olan bir şeyi yasaklıyorsunuz diye bir müridin bir üstadı bir şeyhi bir mürşidi eleştirmeye hakkı yoktur. Sebep? Bu da tasavvufun kendi içerisindeki teknik kaidelerinden birisidir, bir şeyh efendi böyle bir şeyin söylenilmesine konuşulmasına müsaade etmez o şeyhe aittir o yasaklama o bütün şeyhleri bağlamaz başka bir şeyh efendi de bunun konuşulmasını bunun söylenilmesini bunun diğer dervişlere de maneviyata teşvik olacağını düşünerekten söyleyebilir mi? El-cevap: Söyletebilir. Bunun ölçüsü sünnet-i seniyyede var mıdır? Evet Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri hem kendi rüyaları sahabelere anlatırdı hem de sahabeler kendi gördükleri rüyaları Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine herkesin içerisinde anlattırırdı. Burada bir, yasaklamayla alakalı şeyhin kendince bir hakkı mıdır? Evet ama anlattırmak Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünnet-i seniyyesidir hem de mütevatirdir kuvvetli bir sünnettir. Bunun anlatılması mı gerekir? Benim nazarımda evet anlatılması gerekir ama Allahuâlem bunu Allahuâlem diyorum konunun içinde değildim, Çorumlu Hacı Musta Efendi hazretlerinden izinsiz oğlu bunu anlatmış olabilir, izinli değildir, izinli olmadığı halde o halin zevkiyle o halin coşkusuyla etrafına anlatıvermiştir onu evet bunu kabul ederim bu doğru bir davranış değil. Bir sufi bir derviş kardeş görmüş olduğu rüya ve halleri üstadına anlatır ya da üstadının müsaade ettiği filancaya anlatabilirsiniz veya başınızdaki görevliye anlatabilirsiniz dediği kimselere anlatması gerekir ilk evvela ve bunu ancak üstadı bunu kardeşlerinle paylaşabilirsin der ölçüdür çünkü mübeşşirattır delildir ve insanları bu noktada uyarıcı niteliği vardır veyahut ta etrafındaki insanlara bir müjdeleyici niteliği vardır rüyayı veya hali üstad anlattırabilir mi? El-cevap: Anlattırabilir. Bunda bir beis var mı? Yok. Bir sıkıntı var mı? Yok. Bir eksiklik var mı? Yok. Hatta bu kendimce terkedilmiş bir sünnet işleniyor. Kim ahir zamanda terkedilmiş bir sünnet-i seniyyemi ihya ederse ona yüz şehid sevabı verilir. O yüzden rüyaları salih insanlara anlatmak rüyaları mürşid-i kâmillere velilere anlatmak ve rüyaların delil olması ve müjde olması dairesinde insanlara anlatılması bu manada terkedilmiş bir sünneti icra etmiş oluyor kardeşlerimiz. O yüzden rüyaların ve hallerin üstadlara ve aynı zamanda ehil olan üstadların işaret ettikleri kimselere anlatılmasında bir beis görmüyorum ama bütün bizim kardeşlerimiz için geçerli, görmüş olduğu rüyaları ve halleri gördükten sonra kalkıp da etrafa anlatmaları çok uygun değil ancak üstadlarına anlattıktan sonra onlarda derse ki anlatın kardeşlerinize bu rüyayı, o zaman anlatabilirler. Derviş hayal ettiğini görüyorsa “psikolojik” sorunları olduğunu, görmediğini söylüyorsa “yalancı”; Gördüğünü söylüyorsa “sır tutmaz” olmuyor mu? Derviş hayal ettiğini hayaller, o rüya değildir. Bunu ancak bu işin ehli bilir. Derviş hayal ettiğini halinde görür mü? Evet. Hayal ettiğini rüyasında göremez. Yoksa bütün ümmet bütün dervişler Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini hayal ederler rüyalarında görmek için ama göremezler. Demek ki her hayal edilen şey rüyada görülmüyor. Halde görülebilinir mi? Evet. O kimse kendince hayal edip hayalini hal zannedebilir mi? Evet. O ehline malumdur. Gelir o üstadına anlatır der ki böyle böyle ben böyle gördüm şöyle gördüm şöyle gördüm der üstadı gerçekten o konuda ehil ise onun bir hayal ürünü olduğunu anlar. Sebep? Her halin her rüyanın içinde sahihliğine işaret rumuzlar vardır. O rumuzlar ilmi ledündür. Her şeyhte her üstadda hatta bir kısım veli dairesinde olan kimselerde dahi bu bilgi yoktur. Bu çünkü ancak mürşid-i kâmillere has bir bilgidir veyahut ta manevi olarak rüya ilmi verilen kimselere has bir bilgidir hatta onlar dahi bir kısım rüyaların içinden çıkamayabilirler. Sebep? Çünkü onlarda ilmi ledün yoktur rüya ilmi vardır ilmi ledün yoktur. İlmi ledün farklı bir ilim dalıdır her şeyhte var mıdır? Hayır. Her velide var mıdır? Hayır. Her mürşid-i kâmilde kesinlikle vardır. O yüzden bir kimse psikolojik olarak hayal ettiği şeyi rüyasında göremez. Halinde görebilir mi? Evet. O da ne? Halle hayali karıştırdığı için. Hayali hal olarak görebilir mi? Evet ve o kimse kendince hal mi hayal mi belli değil, etrafına anlatırsa hata olduğunu söylemiştim ama gelip üstadına anlatırsa bu hata değildir. Bakın sır tutmamazlık burada üstadından habersiz etrafına anlatmasıdır. O kendi kendine hiyerarşi oluşturmaya çalışıyor o kendi kendine diyor ki gelin kardeşler ben rüyamda neler görüyorum bak bana temenna edin, gelin kardeşler bak halim açıldı ben halimde neler görüyorum benim etrafımda toplanın. Bu zaten yolun vartalarından birisidir bizde de yolun vartasıdır o yüzden görmediğini söylüyorsa zaten yalancıdır. Görmediğini de bir kimse disiplinli bir toplulukta üstadına anlatacak üstadı da onun görmediğini söylediğini anlayacak ya ona diyecek ki tatlı bir şekilde nasihat edecek. Örneğin şimdi bu sorunun üzerinden bütün kardeşler görmediklerini söylemenin yalan olduğunu öğrendiler. Hoş biliyorlar bizim kardeşlerimiz ama bir daha herkes öğrendi. Öbür tülü üstadlarına anlattıklarında veyahut ta üstadını müsaade ettiği kimseye anlattığında sır tutmaz hükmüne girmiyorlar.

Yaptığım inceleme ve araştırmalarda, bu hâl görme neden Çorum Rufâi tarikatında sadece Abdullah Efendi’ye bağlı dervişlerde revaçta? Ben buna katılmıyorum. Ben eski dervişlerle de görüştüm az da olsa Ankaralı Yakup Efendiyle de görüştüm az da olsa Karabüklü Mustafa Efendiyle de görüştüm az da olsa İstanbul’daki Ali Efendiyle de görüştüm bu az değil Sivas’ta Ali Akkül abiyle de görüştüm yine Sivas’ta Ahmet Turan Gümüş’le de çok samimiydim o yüzden Çorumlu Hacı Mustafa Efendi hazretlerinin dergahında hal görülmüyordu bu kadar etkili yetkili değildi sözüne katılmıyorum. Benim görüştüklerim benim tespit ettiklerim bu yönde değil, herkes gider Çorumlu Hacı Mustafa Efendiye rüyasını da anlatırmış halini de anlatırmış ve gerçekten de sahih rüyalar gören sahih haller gören kimseler varmış ve vardı da örneğin. Yakup Efendi mesela benim bildiğim sağlığında Abdullah Efendiye bağlanmadı bağlanmayışının sebebi ben rüyamda görmedim di yani bağlanmama sebebi buydu. Hakkı mıydı? Evet. Bunu o zaman için bu konuşuluyordu mesela bağlanmamıştı. Mesela yine Hasan Burkay Efendinin Yakup Efendiye gidip bize intisap edin veya intisap etmeniz babında onu ziyaret ettiğini, Yakup Efendinin de rüyamızda halimizde görürsek hay hay intisap ederiz dediğini kendi ağzından duyan kimse bana anlattı örneğin. O da kendi rüyasına göre bir yere intisap etmeyi, kendi rüyasında görürse bir tarafa intisap edeceğini beyan edenlerden bir kimse ve yine örneğin ben Ödemiş’teyken İzmir’den şimdi o zatın müridlerinden bazıları bizden ders aldılar mesela onlar o zamandan tanıyorlar beni. O zat gelmişti mesela bana intisap et benim halifem ol dedi bana, bende rüyamda görürsem hay hay Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bana emrederse hay hay ben size intisap ederim bu konuda bir sıkıntım olmaz dedim onu incitmemek için onu kırmamak için. Üç gün kaldı Ödemiş’te üç gün biz her gün zikrullah yaptık her gün ders yaptık ben her günde söyledim bir işaret yok bağlanmamla alakalı bir emir yok dedim üç gün sonra göreceksin inşaallah dedi gitti gidiş o gidiş bir daha gelmedi tabi, biz de bir şey görmedik. O yüzden bir kimsenin sufi cenahta rüyası önemli, hali önemli bence ve sadece bunlar yeterli görmeyebilir bir kimse diyebilir ki ben icazette istiyorum bu da lazım diyebilir, diyebilir veya bir kimse diyebilir bana sadece icazet lazım bu icazet oldu mu yeterli der mi? Der. O yüzden bu hal görme Çorumlu Hacı Musta Efendi hazretlerinin veya rüya görme Çorumlu Hacı Musta Efendi hazretlerinin dergahında da bizatihi etkin olduğuna inanıyorum ben benim duyduğum benim incelemem benim araştırmam bu. Sonradan burada bir şeye işaret etmek istiyorum, umumi söylüyorum herhâlde bazı şeyh efendiler kendilerinden tereddütleri var ki hal ve rüyaya karşı soğuk duruyorlar. Kendi şeyhliklerinden tereddütleri var ki hal ve rüyalara karşı mesafeli duruyorlar. Onlara sesleniyorum onların ihvanlarına sesleniyorum: Rüya peygamberliğin kırk altı cüzünden bir cüzdür kim rüyaya soğuk duruyorsa Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin peygamberliğin kırk altı cüzünden bir cüz olarak beyan ettiği mütevatir hadislere soğuk duruyor demektir bu doğru bir şey değil Allah bizi affetsin. Muhyiddin-i Arabi Hz.leri bu konuda: *Şeytan, bir topluluğun baskın olduğu hâl üzere kendilerine yanaşır* buyurmaktadır. Hâl gördüm diyenlerin gördüklerinde Şeytanın dahlinin olup olmadığı nerden bilinebilir? Bu herkes gidecek üstadına anlatacak o üstadda bu bilgiye sahip ise o kimsenin görmüş olduğu halin şeytanın dahli olup olmadığını bilir bir, iki bütün ehli tasavvufun ortak bir inancı vardır, bütün ehli tasavvufun: bir, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin şekline şemaline şeytan giremez ne rüyada ne halde. İki, Âdem aleyhisselamla Muhammed-i Mustafa arasında sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ne kadar peygamber gelip geçtiyse hiç birisinin şekline şemaline şeytan giremez. Üç, Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail aleyhisselam ve diğer meleklerin şekline ve şemaline şeytan giremez. Dört, “Ashabım yıldızlar gibidir hangisine sarılırsanız beni bulursunuz” hadis-i şerif mucibince ashabın hiç birisinin şekline şemaline şeytan giremez. Beş, “Ben size iki şey bıraktım kim bunlara sımsıkı yapışırsa delalete düşmez o doğru yoldadır o iki şey Allah’ın kitabı Kur’an ve benim ehli beytimdir” der. O zaman ehli beytinde şekline ve şemaline şeytan giremez. Ehli beytten kastım Hazreti Hasan Efendimiz Hazreti Hüseyin Efendimiz ve onun evlatları ve silsile olarak bir kimsenin hem manevi icazeti hem de maddi icazeti bu silsilenin içindeyse o zaman silsiledekilerinde şekline şemaline şeytan giremez. Altı: Bütün ehli tasavvufun ortak inancıdır, Cüneyd-i Bağdâdî, Sırrî-yi Sekâtî, Habib-i Acemî, Beyazıt-ı Bestami gibi. Abdülkadir Geylani Ahmed-Er Rufai, Ahmed El Bedevi, İbrahim Dusiki, Şeyh Ebu-l Hasan El Şazeli, Şah-ı Nakşibend-i Muhammed Bahaddin, Şah-ı Mevlâna Celaleddin-i Rum-i, Hacı Bektaş-ı Veli, Hacı Bayram-ı Veli, Veysel Karani, Mahmud Hüdai, Halveti Celveti Uşaki pirlerinin de Muhyiddin İbn Arabî bu pirlerinde şekline şemaline şeytan giremez. Şimdi geliyorum, ben inanıyorum ki Çorum’daki Hacı Bekir Baba olsun Hacı Ali Haydar Efendi olsun Çorumlu Hacı Musta Efendi hazretlerinin de şekline şemaline şeytanın giremeyeceğini devam ediyorum, bu benim kendi şahsıma ait, benim şeyhim vefat etmiş olan Abdullah Efendi hazretlerinin de şekline şemaline şeytanın girmeyeceğine inanıyorum bu benim kendi inancım. Bu son sıraladığım dört zat Hacı Bekir Baba, Hacı Ali Haydar Efendi, Çorumlu Hacı Musta Efendi ve Abdullah Gürbüz Efendi bunların da şekillerine ve şemallerine şeytanın girmeyeceğine inanıyorum bu benim şahsi, dairem. Şimdi böyle olunca bütün ehli tasavvufun bu konudaki hemfikridir örneğin İsmail Hakkı Bursevi hazretlerinin de şekline şemaline şeytan girer dersek yolun teknik olarak kaidesini bozuyoruz veyahut ta Emir Sultan hazretlerinin de şekline şemaline şeytan girer dersek tırnak içerisinde tasavvufi dairede yolun direklerini kırıyoruz burası sıkıntılı o yüzden evet şeytan bir topluluğun baskın olduğu hal üzerine kendilerine sağdan yanaşır mı? Yanaşabilir ama o toplumun başında bir mürşid-i kâmil var ise ve o topluluk görmüş olduğu rüya ve halleri üstadlarına gidip anlatıyorsa o zaman böyle bir tehlike yoktur. O yüzden   O yüzden bunlara katılmam mümkün değil.

Mürşid-i Kâmil in dergahlarında bu hâl görünür lafı pek revaçta ve görenlerin kendilerine nedense delil olarak dayandığı, kaynağı belirsiz bu sözü bu dergâhta ben çok defa duymuşluğum vardı. Çorum’da böyle bir söz yok ve bu söze şiddetle karşı çıkmaktadırlar.

Çorum da böyle sözler var, Çoruminin ağzından var hem. Kendilerinde olmayanlar Çorum’da böyle bir söz yok deyip de işin içinden çıkmaları doğru değil. Çorum’da böyle bir söz var ve herkes Çorumi hazretlerine rüyasını da halini de anlatıyor, benim hala daha Çorumludan dersli olan abim var. Bunu söyleyeyim o zaman, Çorumdan dersli ve Çorumlunun sohbetlerine katılmış Çorumlunun sohbetlerine katılanlarla beraber sohbetine katılmış Yakup Efendiyle çok samimi Mustafa Efendiyle çok samimi her ikisi de vefat edinceye kadar devamlı yanlarına gidip geldi zikirlerine katıldığı sohbetlerine katıldığı bir kimse. Kendilerinde olmayanlar Çorum’da böyle bir şey yok demeleri Çorumi hazretlerine iftira, Çorum dergahına da iftira. Bunu kabul etmiyorum çünkü hala da çok eski dervişlerden sağ olanlar var onlar da rüyalarına göre hareket ediyorlar onlarda rüyalarına ders alıyorlar veya intisap ediyorlar. Mesela Yakup Efendi Alavi* olması lazımdı adı Mekke’de bir şeyh efendiye intisap etti ve Karabüklü Mustafa Efendi de o Mekke’deki şeyh efendiye intisap etti onlar intisap ederlerken de rüyalarında görerek intisap ettiklerini beyan ettiler. Karabük’teki Mustafa Efendi de vefat etmezden önce Alavi’nin* Türkiye şeyhiydi o da vefat etmezden önce zannediyorum orda başka bir zata vazifeyi vermiş yani Mustafa Efendi demiş sen bundan sonra Alavi’nin yolunda sen şeyhlik yapacaksın, diye. Duyuşum bu bu konuda kendi kulağımla duyduğum bir şey değil ama böyle olduğunu biliyorum demek ki onlarda Çorumlunun dergahında. Aynı Çorumlunun dergahında Ali Akbil abiden de çok şey dinledim. Onlarda rüyalarını giderlermiş Çorumlu Hacı Mustafa Efendi hazretlerine hallerini giderler Çorumlu Hacı Mustafa Efendi hazretlerine aktarırlarmış anlatırlarmış mesela Ali abide de şiş burhanı vardı ateş burhanı vardı kendince bana söylediği Çorumi hazretlerinin ona verdiği söyleniyordu ama onunda şiş ve ateş burhanı icazetini görmedim gördüm dersem doğru söylemiş olmam.

Hadis-i Şerifte: *İslâm’da iyi bir çığır açan kimseye, bunun sevabı vardır. O çığırda yürüyenlerin sevabından da kendisine verilir. Fakat onların sevabından hiçbir şey noksanlaşmaz. Her kim de İslâm’da kötü bir çığır açarsa, o kişiye onun günahı vardır. O kötü çığırda yürüyenlerin günahından da ona pay ayırılır. Fakat onların günahından da hiçbir şey noksanlaşmaz* buyurulmaktadır. Yine tasavvuf kaidelerinden olan :”Önce reşâd, sonra İrşâd” düsturunu hiçe sayarak seyr-i sülukunu tamamlayamamış; Nasıl Çavuş tayin edilir, Nasıl Nakîb tayin edilir, Nasıl Nukebâ ve halife tayin edilir bunları usulünce bilmeyen kimselerin Şeyhlik yapmadan ara bir form olarak “Üstat” olmaları sizce neyi ifade eder?

Üstad, şeyh, mürşid, veli bunların hepsi de aynı manaya gelir içerik açısından ama abdal, veli, baba, dede, bunların hepsi de kendi dergahlarının dilleri arasında şeyhtir. O yüzden üstad demeleri bir ara form değildir, mürşid-i kâmilin karşılığıdır. Üstad dendiğinde artık o büyük öğretici demektir mürşid-i kâmilin karşılığıdır. Velinin de karşılığı değildir, o şeyhliğinde üstünde bir karşılıktır, şeyhliğinde üstünde bir derecedir. Bunu açık açık beyan edeyim: kendine üstad dedirttiriyor şeyh dedirttirmiyor şeyh olmadığından üstad dedittiriyor ara form olarak bunu kullanıyor” anlamıyorlar, bilmiyorlar, eleştirmek için bahane arıyorlar. Sorsalar sizin sorduğunuz gibi öğrenirlerdi, deselerdi ki şeyh mi evladır üstad mı? Üstad evladır. Veli mi evladır üstad mı? Üstad evladır. Sebep? O çünkü şeyhleri yetiştirir. Üstad denilince o seyr-i sülûk sahibidir. Her şeyh seyr-i sülûk sahibi değildir her veli de seyr-i sülûk sahibi değildir ama üstad seyr-i sülûk sahibidir. O yüzden üstad ara forum değildir eğer gerçek manada kullanılıyorsa ama yok çevir kazı yanmasın düsturunca kullanılıyorsa bu doğru değil o yüzden tırnak içerisinde üstad deniliyorsa bir kimseye o ara form değildir doğru dairede doğru noktada kullanılırsa.

Bir kimse Şeyh ya da Üstat ise ustaca derviş yetiştirir, eline icazetini verir, burhanını verir ve vazifesini tamam eder… Eyvallah. Hz. Pir Efendilerimizden beri bu gelen usûl böyle iken Abdullah Efendi’den itibaren icazetsiz ve sadece kendinden menkul rüyalar ile yeni bir çığır açılmış ise bundan sonra kıyamete kadar bu iddia ile meydana çıkacakların vebali kimedir? Bu konuda fikriniz nedir?

Abdullah Efendi hazretleri evet bana rüyamda verildi dedi çıktı, çıkmış daha doğrusu sonra bende ona intisap ettim Şeyh Efendinin şeyhliğinin üzerinde zerrece şüphem yok benim. Bir kimse böyle çıkıp bana da manen rüyamda verildi deyip orta yere çıkıp böyle bir derviş toplayabilir mi toplayamaz mı buna bir şey diyemem insanlar rüyalarında o kimseyi görür mü görmez mi buna bir şey diyemem ama böyle olanlar var mı şu anda? Var. İcazetleri de yok şeyhlik yapıyorlar Türkiye’de ama Türkiye’nin kendine has da bir sıkıntıları da var. Türkiye’de şimdi bir kimsenin ben şeyhim demesi suç. Bu malum devrim kanunlarına aykırı hareket etmiş oluyor. Bir kimse bunu gözüne alır almaz bunu göze alıp ben şeyhim deyip bir kimseye icazet verir vermez bu onun bileceği bir iş amma ve lakin böyle bir şeye kalkışmak, bunun manevi bir sorumluluğu var herhalde herkesin harcı değildir gibi geliyor bana ama benim yolum mu? Değil. Ben intisap ettim mi? Evet. Benim kendime ait bir delilim var mıydı? Evet ama benim şimdi bütün kardeşlere söylediğim şu: Rüyanızda görerekten bir yere gidin intisap edin. Herkes rüyasında görsün gitsin intisap etsin. Bu, tırnak içerisinde söylüyorum bir kimse böyle bir yoldan gitmeme hakkına sahip mi? Evet mesela benim abim intisap etmemişti veya abimin arkadaşları. Dedikleri de şuydu Çorumlu Hacı Musta Efendi Abdullah Efendi hazretlerine bir icazet vermedi hatta onların bildiği şu benim de bildiğim o hiç kimseye icazet vermedi Yakup Efendinin söylediği bu Karabüklü Musta Efendinin de söylediği bu Sivaslı Ali abinin de söylediği bu o yüzden benim bildiğim benim tanıdığım Çorumlu Hacı Musta Efendi hazretlerinin dervişlerinden intisap etmediler örneğin. Bunlar onların hakları mıydı? Evet. vebali kimedir? böyle yola çıkanlarındır veballeri kendilerinedir ama ikinci vebalde onu rüyasında görmediği halde onu böyle elinde bir manevi bir delili olmadığı halde oraya gidenlerde de bu vebal vardır herhalde. Bir de Türkiye’de konuşulmayan çok şeyler var yani bu böyle icazeti olmadan üstadlık yapanlarla alakalı icazeti olanlarda icazeti olmayanlarında bu böyle net bir şekilde konuşulur net bir şekilde orta yere konulursa gerçekten büyük sıkıntılar çıkar bilhassa ehli tarikatın içerisinde. Ben kendimi ehli tarikat olarak nitelendirmediğimden dolayı ben kendimi bu sıkıntının dışında tutuyorum sebebi şu ben tarikatın olduğunu Türkiye’de bir tarikatın olduğunu veya tarikatların olduğunu reddedenlerden birisiyim. Ben oldum olası diyorum ki Türkiye’de tarikat yok hiç kimse kimseyi aldatmasın hiç kimse kimseyi kandırmasın. Tarikat denilince onun bir okulu seviyesinde bir tekkesi zaviyesi kılığı kıyafeti onun değişik argümanları dilleri vardır bunlar Türkiye cumhuriyet devleti sınırlarını içerisinde devrim kanunlarıyla yasaklanmış kapatılmış inkıtaa uğratılmıştır o yüzen bunu bütün tarikatlar için söylüyorum Türkiye’de hiçbir şekilde son devrim kanunlarından sonra hiçbir tarikat yoktur. Türkiye’de sufiliğin var olduğunu söyleyebiliriz tasavvufun var olduğunu söyleyebiliriz belki de sufiliğin ilk çıktığı zamanlardaki gibi bir sufi hareketlerin var olduğunu söyleyebiliriz bu sufi hareketlerin ne kadarı teknik bir disipline sahiptir ne kadarı değildir ne kadarı icazetlidir ne kadarı icazetli değildir bunlar ayrı ayrı tartışma konuları. Mesela Gümüşhanevinin son şeyhlerinin Zahit Kotku hazretlerinden sonra gelenlerin icazetlerinin olmadığını biliyorum yanlış biliyor olabilirim ama icazetlerinin olmadığını biliyorum bunları böyle söyleyeceğim yer yerinden oynayacak şimdi: Mahmut Efendinin dahi icazetinin olmadığını biliyorum. Örneğin Mahmut Efendi vefat edecek kime icazet verecek? Kendisinin de icazeti yok kime icazet yazıp verecek veyahut ta bunlar böyle enteresan konular doğuda güneydoğuda babadan oğula icazet verilen kardeşlere icazet verilen dergahlar var mı? El-cevap: Var. O yüzden bu meseleler Türkiye’de böyle herkesin altından kalkabileceği, konuşabileceği meseleler değil. İcazetli icazetsiz icazetliler nasıl icazet aldılar seyr-i sülûklarını tamamladılar mı, babadan oğula mı, kürsü şeyhi mi, ders şeyhimi veya dergâhımız devam etsin diye verilen icazet mi ne icazeti, bunun ölçüsü ne bunun kuralı ne veyahut ta bir de şöyle bir şey var ya onda buhran da var iyi kardeşim buhran bir kimsenin mürşid-i kâmil olduğuna delil değil ki ateş buhranı şiş buhranı kılıç buhranı fırın buhranı o kimsenin mürşid-i kâmil olduğuna delil değil ki mürşid-i kâmillik farklı kategori daire velilik farklı kategori farklı daire şeyhlik farklı kategori farklı daire o yüzden böyle Abdullah Efendi hazretlerinin icazeti yoktu deyip de ona bu kadar haksız saldıranlar Mahmut Efendiye de bunu yapabilirler mi veyahut ta Mehmet Zahit Kotku hazretlerinin  dergahına yapabilirler mi? Yani oralara laf söyleyemeyenler oraları bu konuda eleştiremeyenler Nevşehirli Abdullah Gürbüz Efendi olunca bütün tanklarını toplarını tüfeklerini toplayıp hunharca ateş ediyorlar bu adaletsizlik değil mi? O zaman otursunlar herkes ne kadar icazetsiz Türkiye’de şeyh varsa ölçüyü konuşsunlar o zaman otursun herkes icazetliyim diyen icazet olan şeyhlerin ne kadarı babadan oğula deden toruna geçmiş bunları da konuşsunlar. Yani babadan oğula deden toruna geçen icazetleri konuşma veyahut ta dergâh devam etsin ama burada yol devam etsin diye verilen şeyhlik icazetlerini konuşma bir sohbeti olmayan iki elifi yan yana getiremeyen kendini idame ettirebilecek kadar fıkhî bilgisi olmayan değil ki dervişlerine fıkıhtan akaitten kelamdan hadisten veya tasavvufun ince meselelerinden ders verebilecek etkide yetkide ama zahiri icazeti olan kimseler konuşurken bu işin manevi ehliyetli olanlar zan altında kalacaklar. Bunlar doğru değil. O zaman oturacak bütün herkes herkes kendi şapkasını kendi önüne koyacak ben ne yapıyorum diyecek ben neredeyim diyecek ben ne işle iştigal ediyorum diyecek kendi hesabını kendisi görecek ve diyecek ki ben ne kadar adaletliyim? Koca koca dergahların başında hiç kimsenin ismini ağzına dahi alamadığı kimseler icazetsiz dergahların başında otururken sonlara sus, hiçbir şey söyleme, hiçbir şey deme, ağzından bir kelam dahi çıkmasın, Abdullah Efendi hazretleri olunca tankla tüfekle saldır. Doğru değil, adalet değil. Bakın doğru değil, adalette değil. Bir veli adaletli olması lazım bir mürşid-i kâmil adaletli olması lazım bir şeyh efendi adaletli olması lazım bir sufi adaletli olması lazım. O zaman ölçüyü konuşacak ölçüyü konuşacak. Burada isim verildiği için söylüyorum bunu, ölçüyü konuşacak. Burada Abdullah Efendi’den itibaren icazetsiz ve sadece kendinden menkul rüyalar ile dediğimizde, bildiğim kadarıyla diyorum Allah suizandan beni muhafaza eylesin Cenâb-ı Hakk beni korusun bu konuda hata yapmaya açığım ama var ise Mahmut Efendinin icazeti yazılı, var ise Mehmet Zahit Kotku Efendi hazretlerinin yazılı icazeti şeyhlik icazeti, söyleyecek söz yok sözlerimin hepsini geri alıyorum ama yok ise o zaman bu insanlar neden Abdullah Efendiye sadece laf söylüyorlar ki? Bu da işin başka tarafı. Evet hiç kimse icazetsiz şeyhlik yapmasın razıyım, ben şeyhim diye yola çıkmasın razıyım doğru, doğru, eyvallah ama şu da bir gerçek bir kimseyi millet rüyasında görüyorsa gidip ona intisap etmek istiyorsa o kimsede böyle bir hal var ise o zaman o ne yapacak? İşin bir de bu tarafı var.

Bunca senelik üstatlık yapanlar yanlarında neden kendi yetiştirdiği nakip ya da nukebaları veyahut da halifeleri olmadığını neden yetişmediğini ya da yetiştiremediğini nasıl izah edebilirler? Yetişmeyebilir, yetiştiremeyebilirler de. Yetiştirememek ayrı bir şeydir yetişmemek ayrı bir meseledir. Bu illaki yetişecek diye bir kaide yok yetişmiyorsa o kimsenin dergâhı kapanıyor, yolu kapanıyor, yetişiyorsa o kimsenin dergâhı yolu devam ediyor. E yetişmemiştir yetişmediği zaman ne yapacak o kimse? Yetişmeyene şeyhlik mi verecek? İşte o şeyhlikte o icazette şey oluyor, yol devam etsin bu iş devam etsin burada ona dönüyor, bu öyle oluyor veya yetişiyor yetişmiyor önemli değil yol devam etsin gelirler devam etsin oğlanı biz şeyh yapalım hatta onun doğacak olan oğlunu da şeyh yapalım hatta onun doğacak olan oğlunu da şeyh yapalım babadan oğulababadan oğulababadan oğulageçsin. Öyle de yapılıyor onu da yapıyorlar. Zaten orada şeyh belli ya yetişmenin bir anlamı yok. Ne yapacak yetişip de? Örneğin öyle dergahlar var babadan oğulababadan oğulababadan oğulageçiyor bütün silsile babadan oğula geçiyor bunu küçümsemiyorum, bunu küçümsemiyorum ama öyle var mı? El-cevap: Var. İcazetleri de var mı? El-cevap: Var. Bunu küçümsemek için söylemiyorum ama bir kimsenin yetişmesi gerçekten kolay bir şey değil. Ben yetiştiğimi iddia etmiyorum ama bir kimsenin yetişmesinin kolay olmadığını iddia ediyorum. Öyle bu kenarda oturmakla olmuyor öyle bu kenarda para saymakla olmuyor öyle bu kenarda evden dışarı çıkmamakla şehirden dışarı çıkmamakla olmuyor. Yetişmek bu zamanda gerçekten zor dünyadan geçeceksin, kadından geçeceksin maldan makamdan mevkiden geçeceksin, kolay değil ve bir şeyhin yanında hizmet edeceksin bu kolay değil bir de uzun seneler hizmet edeceksin kolay değil. Bakıyorum ben mesela Şeyh Efendinin yanında en fazla dayanan fazla dayanmazdı adam bir yolculukta pert olurdu veyahut ta bir seyahatte pert olurdu bir daha Şeyh Efendinin yanında gidemezdi. Yemene dikkat edeceksin, içmene dikkat edeceksin, uyumana dikkat edeceksin, yatmana kalkmana dikkat edeceksin, zikrine dikkat edeceksin, haline dikkat edeceksin, Şeyh Efendinin yanında durmak kolay değildi. Şeyh Efendinin yanında duran bir kimseye “Ağa ne gördün kabristanda” der çıkardı örneğin. Nerde bir kabir var Şeyh Efendi durur orda hemen zikrullah yaptırır hemen orda yanı başındaki kimseye sorardı “Ne gördün? Ne dedi sana?” yani bu böyle kolay bir şey değildi veya Şeyh Efendinin yanı başında durmak ön halakada durmak kolay bir şey değildi Şeyh Efendi derdi “Ne gördün anlat bakalım” bunlar böyle basitmiş gibi algılanıyor ama o derviş kendince yetişmediğini görüyordu. Kendisi halife gibi tanıtacak olan kimseye zikrullahta “Sen ne gördün?” dediğinde kalmıştı o kimse ama o kendini halife yerine koyuyordu örneğin, bunun gibi. O yüzden yetişmek kolay bir şey değil, gerçekten kolay bir şey değil herkes tiftikliyor herkes tartaklıyor herkes laf söylüyor başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmiyor bunlara sabretmek bunlara katlanmak bunlara dayanmak bunları göğüslemek herkesin işi değil. O yüzden gerçekten zor yetişir. Ben bunu şeyhlerde bir kabahat olarak görmüyorum yani Çorumlu Hacı Mustafa hazretlerine de söz gider çünkü buradan yani Çorumlu Hacı Mustafa Efendi hazretlerinin son dönemde benim bildiğim icazet verdiği yetiştirdiği bu başlı başına bir şeyhti deyip tören yapıp taç ve hırka giydirdiği bir kimseyi yok diye biliyorum o zaman Çorumlu Hacı Mustafa Efendi de mi eksiklik vardı gibi. Allah muhafaza eylesin.

 Dört mevsim vardır ve çeşit çeşit toprak vardır. Her toprakta her mevsimde alınabilecek çeşit çeşit görsel zevkte ve tat ve lezzette meyve sebze yetiştirmenin yolu, bu işin ilmini almış, tecrübe sahibi ve diploma sahibi ziraat mühendisi, çiftçi, bahçıvan olmak gerekli olduğu besbelli iken, olmuyor-yetişmedi demek sadece “yetiştiremediğini ya da istememektir” deniliyorsa ne buyurursunuz?

Bu yetişmediyse insanlar kendilerince kendi hayatlarını buna vakfetmiyorlarsa siz ona zorla vakfettiremezsiniz ki. Zorla nasıl vakfettireceksiniz? Şimdi yetişmeye çalışanı vakfedeni biz zaten yerden yere vuruyoruz ki. Ben yetiştiğimi iddia etmiyorum ama ben Şeyh Efendiyle beraber seyahat ederken üç sefer iflas ettim üç iflasımda da benim en yanımda duran dervişler dedikodumu yaptı önce. Önce dergâh dedikodumu yaptı. Hiç kimse demedi ya bu adam hangi yolda iflas etti, nerde iflas etti, hiç kimse konuşmadı bunu. Şeyh Efendi vefat etti benim Şeyh Efendiyle olan seyahatim bitti Cenâb-ı Hakk’a hamdolsun benim işim düzeldi demek ki kafası çalışmayan bir insan değilmişim demek ki iş bilmez bir insan değilmişim bu ayrı bir mesele.

Şimdi ona sabretmek ona dayanmak ona katlanmak herkesin işin değil. Bahçıvan çok düzgün eyvallah, her yerde yetiştirmesi lazım eyvallah. Çok özür dilerim, bahçıvan çok düzgün, çiçek yetiştirmiyorsun çiçeğin nefsi yok bitkinin harama gidecek nefsi yok. Bu bahçıvan örneği doğru örnek değil. Zeytin ağacının nefsi yok zeytin ağacına şeytan üflemiyor, zeytin ağacına kadın gidip de beni rüyamda gördüm ben seninle beraber olmak istiyorum demiyor veyahut ta zeytin ağacına kutuyla parayı alıp götürüp ben seni çok seviyorum kimse demiyor veya zeytin ağacına kimse galipte parayı önce salona atıp abi bu parayı al Allah için sana hediye ettim deyip aradan bir yıl iki yıl geçtikten sonra bu parayı bana ne zaman ödeyeceksin kimse demiyor, zeytin ağacına gidip de bir kimse başında ağlayıp bu dünya seni nasıl çekiyor bu dünyada sen nasıl dolaşıyorsun abi diye ağlayıp aradan iki yıl geçtikten sonra ondan nefret etmiyor veyahut ta zeytin ağacının dibini çapalıyorsun içine gübresini atıyorsun su lazımsa suyunu veriyorsun sana zeytin meyvesi veriyor ama insan ayet-i kerimede sabit unutkan, insan ayet-i kerimede sabit hain, insan ayet-i kerime sabit hayvandan daha aşağı bir noktaya gelebiliyor yani bunu bahçıvan örneği ile örneklendirmek biraz böyle bana tuhaf geldi yani doğru örneklendirme değil bu. Bir insanla zeytin ağacını kıyaslamak biraz zor yani zeytin ağacının kendince lisanını anlarsın aşı zamanı aşısını yaparsın onu korursun yürür gider. İnsan, öyle değil sen aşılıyorsun o gündüz bozuluyor sen gece aşılıyorsun onu eşi bozuyor, sen eşini aşılıyorsun patronu bozuyor onu, dünya bozuyor, sen zikrullahta topluyorsun hepsini de cem ediyorsun helalleştiriyorsun adam diliyle helalleşirken kalbinden nifak tohumları saçıyor benim dilim helalleşti ben helalleşmedim diyor halbuki helalleşse orda kalbi de dilini tasdik etse o zikrullahta kendince bir perde geçecek veya bir hal yaşayacak veya bir Cenâb-ı Hakk’ın bir tecelliyatına mazhar olacak. O yüzden insanla karşı karşıyayız yani insanla karşı karşıya olmak kadar büyük vahşet yok, insanla karşı karşıya olmak kadar büyük hikmet ve güzellik yok o yüzden yetişmedi demek ve bunu bahçıvanlığa bağlamak doğru örnekleme değil bunu anlatmaya çalışıyorum. Yani haramların serbest haramların açık, haramların teşvik edildiği bir topraklarda siz bataklığın içerisinde gül yetiştirmeye çalışıyorsunuz ve onu koruyup onu muhafaza etmeye çalışıyorsunuz ama şeytan ve şeytanlaşmış olanlar her yerden saldırıyorlar sizin yetiştirmeye çalıştığınız yeri. Siz kendinizce bir bahçe kurmaya çalışıyorsunuz ve o bahçeyi muhafaza etmeye bahçeyi korumaya ve insanları orda cennet bahçesi gibi olan o bahçede neşvünemâ etsin diye uğraşıyorsunuz, siyasetçisi, belediye başkanı, avukatı, hakimi, savcısı, gastecisi, osu busu, onun bunun çocuğu, sütü bozuk, kanı bozuk, cinsiyeti cibilliyeti bozuk ne kadar şeytanlaşmış insan varsa oraya saldırıyor. Şeytan onların hepsinin de gönüllerini ifsat ediyor, şeytan onların gözlerini perdeletiyor, hepsi de şeytanın tabiri caizse kulu kölesi olmuş var güçleriyle onlara saldırıyorlar. Siz bunca tankın topun tüfeğin bunca ateşin altında insanlara bir şeyler öğretmeye çalışıyorsunuz ve ayağı kayanın ayağını topluyorsunuz kolu kırılanın kolunu düzeltiyorsunuz gözü çıkanın gözünü takıyorsunuz, dili bozulanın dilini tamir ediyorsunuz. Birisini yetiştirebilecek neşvünemâ edecek bir bahçemi var bu dünyada ve öyle yetişmeye çalışan bir kimseyi biz burada bir nadide bir çiçek yetişiyor burada nadide asar-ı antika bir şey oluyor oluyor biz ona destek olalım biz ona kuvvet verelim biz ona bu noktada duamızla himmetimizle gayretimizle onu koruyalım diye insanlar bir şey mi düşünüyorlar? İnsanlar ehli tasavvufun ehli sufinin küçücük açığını bekliyorlar medyası basını devleti, polisi, karakolu, hakimi, savcısı ve sendenmiş gibi görünen, sendenmiş gibi görünen en acısı da bu, Müslümanların hepsi de sana saldırıyor. Şu anda okuduğunu anlayamayan Müslümanlara meram anlatmaya çalışıyoruz. Okuyor anlamıyor. Twitterda hakaret etmeyi İslam zanneden, twitterda sahte hesaplarla insanın namusuna şerefine haysiyetine laf söylemeyi cihad ettiğini zanneden bir topluluğun içindeyiz. O yüzden “Yetiştiremedi” yok, kabul etmiyorum. Evet kabul etmiyorum. Sebep? Ya bunca saldırının altında siz canınızı korumaya çalışıyorsunuz siz bunca saldırının altında kardeşlerinizi muhafaza etmeye çalışıyorsunuz, nereye yetişecek insanlar? Akşam evine götüreceği ekmeği düşünüyor, adam sabahleyin gideceği işi düşünüyor hele genç bir cemaatse emeklilerden kurulu bir cemaat değil ki. Emeklilerden kurulu bir cemaat olmuş olsa adama verirsin elli bin tevhid çeker yetişeceğim diye uğraşır ama gençlikte o gençleri muhafaza etmek zor o yüzden bu ziraat mühendisi örneği doğru bir örnek değil. Yok. Ziraat mühendisi örneğiyle insanlarla ağaçları bitkileri aynı tutmamız mümkün değil o yüzden evet yetişmekte çok zor yetiştirmekte çok zor ve o zorluğu bile bile buna gönül vermiş bu işin içerisinde duranları alkışlamak lazım destek olmak lazım. Bir kimse bir üstada bir şeyhe bir mürşid-i kâmile bir veliye bir dergâha ne olursa olsun intisap etmesi dahi büyük nefis mücadelesi ve intisap etmiş kimseleri küçük görmek intisap eden insanları hor hakir görmek veya bir yerde şeyhlik yapan üstadlık yapan velilik yapan mürşitlik yapan her kim ise onu hor hakir görmek bence bu işin zorluğunu bilmemek demek. Bu işin acısını bu işin azametini bu işin gerçekten neyle karşı karşıya olduğunu bilmemek demektir. şöyle söyleyeyim Anadolu’da Anadolu’yu küçümsemek için söylemiyorum küçük yerlerde bu tip insanlar olabilir bu azameti bu sıkıntıyı görmez yerler içerler birbirlerini ağırlarlar zikrullah yaparlar onların böyle bir dertleri yoktur ama ben batıdakilerin aynı noktada olduğunu düşünmüyorum hele dervişlerden geçinmeyecek dervişlerin parasına puluna gözünü dikmeyecek dervişlerde harçlığını almayacak bir minder kurup kendine altına harçlık almayacak veyahut ta kendine kocaman bir şalvar diktirip cebini de dizkapağına kadar yaptırıp Cuma mübareğinde her Cuma mübareğine gelene cebine para almadan insanlardan bir şey beklemeden bir şey ummadan Allah için yola çıkıp Allah için insanlara Kur’an’ı sünneti doğru tasavvufu anlatmaya çalışanları hor hakir görmek küçük görmek onları ilimsiz onları bu noktada etkin ve yetkin görmemek haddi aşmak gibi geliyor bana Allah muhafaza eylesin. O yüzden ben bunu ister icazeti olsun ister icazeti olmasın ne olursa olsun orta yerde adam bir zat bir şahıs kalkıp da şeyhlik yapıyorsa yola çıktıysa dediğim ölçütlere dikkat ediyorsa, dediğim ölçütler çok önemli yani dediğim ölçütlerden başında yolunu menfaate devşirmemek, gelin kardeşler Kur’an kursu yapacağız pamuk eller cebe, gelin kardeşler dergah yapacağız pamuk eller cebe, gelin kardeşler bu hizmetler kolay olmuyor pamuk eller cebe, gelin kardeşler Kur’an kursu yapacağız pamuk eller cebe, gelin kardeşler buraya külliye yapacağız pamuk eller cebe, gelin kardeşler şeyhimizin yardıma ihtiyacı var bak gelen giden yiyor içiyor pamuk eller cebe tırnak içerisinde denmiyorsa evet bunlar önemli çünkü ayet-i kerimede Yasin de sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz diyor. Eğer o kimse bulunduğu makamı mevkiiyi ücrete döndürmüyorsa sırf fisebilillah Allah için insanlara bir harf dahi öğretme gayretiyle yola çıktıysa lütfen hiç kimse onları hor hakir göremesin ve onlara güçlerinin yettiğince destek olsunlar ve güçlerinin yettiğince onların gıyaplarında korusunlar onlar Allah adamı çünkü. Onlar Allah insanı. Ben Abdullah Gürbüz Efendiyi de öyle tanımlıyorum o yüzden bu kadar ona saldırıyı ona doğru görmüyorum. Biz onunla on sekiz gün olurdu on beş gün olurdu evinden uzak barkından uzak iki gün git bir yerde yat orda sohbet gündüz sohbet akşam zikrullah üç gün yat misafirlik en fazla üç gündür de ondan sonra dördüncü gün yola çık sonra git gittiğin yerde iki, gün üç gün kal gene gündüz bayanlara sohbet gece erkeklere sohbet bir güç gün daha git, bir güç gün daha git, bir güç gün daha git. Biz Nevşehir’den bir çıkardık Sivas’ta kalırdık üç gün Malatya’da kalırdık bir gün iki gün önce Kayseri’ye uğrardık Kayseri’de gündüz akşamına ders yapar gece Sivas’a giderdik Sivas’ta gece dinlenirdi ertesi gün gündüz bayanlara sohbet akşamına erkeklere sohbet ertesi gün yine bayanlar başka yerde toplanır gurup guruptu orda sohbet akşamına yine erkelere ayrı bir yerde sohbet oradan bir günlük Malatya yapar gelirdik ardından Tokat’a giderdik Tokat’ta kalırdık üç gün Tokat’tan Ankara’ya giderdik Ankara’da kalırdık üç gün Ankara’dan İstanbul’a geçerdik İstanbul’da o kızının evinde kalırdı ben Bursa’ya dönerdim üç gün  İstanbul’da kalırdı Bursa’ya gelirdi Bursa’da üç günden fazla kaldığı çok zaman olmuştu. Bursa’da kalırdı üç gün dört gün beş gün altı gün ve hiçbir günü boş geçmezdi gündüz bayanlara akşam erkeklere Bursa’dan İzmir’e giderdik İzmir’de bir gün iki gün Bayındır’da kalırdı bir gün iki gün Ödemiş’te kalırdı bir gün iki gün ben oradan alırdım onu Afyon üzerinden Konya’ya götürürdüm bazen oradan Isparta’ya giderdik Isparta’da kalırdı bir gün iki gün oradan Konya’ya giderdi bazen ben Konya’dan geri dönerdim bazen Konya’da da iki gün kalır Nevşehir’e giderdik. Bunlara dayanacak bir tane babayiğit gösterin bana. Hem o şeyhin yanında gidecek bir babayiğit gösterin hem de öyle bir şeyh gösterin bana buna dayansın. Şimdi Abdullah Efendinin arkasından konuşmak serbest atış serbest şimdi onun devamıyım demek serbest. Bulunduğu kazada üç kişiye zikrullah yaptırmayan insanlar sonradan dediler ki biz onun yolundayız. Utanın! Onun yolundan gidemezsiniz siz. Sebep? Onun yolu herkesin gidebileceği bir yol değildi herkes oturup kendince rüya görecekte birisine intisap edecekte bununla uğraşırken o yollardaydı. Doğru yanlış onu tartışmıyorum yapmış olduğu hizmete bakıyorum. Yapmış olduğu hizmete bakıyorum. Antalya’ya giderdi, evet. Ben Anadolu’nun büyük bir kesimini onunla beraber dolaştım. Ne yaşadığını ne yaşamadığını iddia ediyorum evdeki çocukları, eşi, Allah rahmet eylesin eşi vefat etti, gelinleri akrabaları çocukları dahil, onu ne yaşayıp ne yaşamadığını ne düşünüp düşünmediğini benden iyi bilen yok iddia ediyorum. Neden korkup neden korkmadığını neye üzülüp neye üzülmediğini benden iyi bilen yok. O yüzden Abdullah Efendinin icazeti yoktu deyip onu çarmıha gerip onu taşlamak doğru bir davranış değil. Oturacaksın sen bir köşede laf üreteceksin onun icazeti yoktur diye terenenni söyleyeceksin de söyleyeceksin. Evet teknik olarak yoktu, doğru hadi Mahmut Efendiye de söyleyin öyle. Hadi Esad Coşana’da söyleyin öyle hadi Esat Coşan’ın oğluna da söyleyin öyle. İsim zikrediyorum bakın. Onların kötü olduğu manasında değil Abdullah Efendiye saldıranlara söylüyorum, el insaf. Bakın el insaf, doğru değil ve tanıdığım bildiğim insanlar var Allah mübarek etsin icazetli şeyhler, onun yaptığının onda birini yapmıyordu onun yetiştirdiğinin de onda birini yetiştirmiyordu. Abdullah Efendinin dergahında, Şeyh Efendinin tabiriyle söylüyorum bunu, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleriyle sohbet eden vardı. Yine Şeyh Efendinin tabiriyle söylüyorum, Abdullah Efendinin dergahında bütün rüyaları halleri tabir edecek onun yetiştirdiği bir nakîbü’n-nükabâ vardı. Yine Abdullah Efendinin tabiriyle söylüyorum, zikrullah halakasında hal görenlerin bütün hallerini görecek nakîbü’n-nükabâsı vardı. Abdullah Efendinin dergâhında yedi sahih ders alırken Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin dikkat edin buraya, buraya dikkat edin Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin Nur-u Muhammedînin nur tecelliyatından ders alan nakîbü’n-nükabâsı vardı. Evet. Hazreti Muhammed-i Mustafa’nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin iki tecelliyatı vardır bunu herkes bilmez. Bir tecelliyatı vardır bu zahir dünyaya olan tecelliyatı peygamberliğidir ve peygamberlik vazifesiyle alakalıdır. Bu Hazreti Muhammed-i Mustafa’nın varlığa olan tecelliyatıdır. Varlığa olan tecelliyatıdır. Buraya bir şeyh ulaşabilir buraya ve bütün şeyhlerin veyahut ta bütün velilerin ulaştığı tecelliyat bu tecelliyattır ama Hazreti Muhammed-i Mustafa’nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin bu varlıktan önce manevi bir tecelliyatı nurani bir manevi tecelliyatı vardır ki bu ancak mürşid-i kâmillere has bir haldir. Ancak mürşid-i kâmiller bu hal ile hallenebilir ve ancak bunu mürşid-i kâmil olanlar bilir ancak bunu üstad olanlar bilir, ancak bunu üstad olanlar mürşid-i kâmil olanlar bu hal ile hallenir ki işte Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin “Ümmetimin öyle velileri vardır ki bunlar benî İsrâil peygamberlerine denktir” dediği veliler bu velilerdir o yüzden Abdullah Efendi hazretlerinin şeyhliğine ve Abdullah Efendi hazretlerinin dergahına laf söyleyenler ağızlarını çalkalayacaklar gusül abdesti alacaklar. Ağızlarını çalkalayıp gusül abdesti alacaklar ve tövbe edecekler ve kabrinin başına gidip tövbe edecekler. Abdullah Efendi hazretlerinin üzerinde yalan isnat eden, Abdullah Efendi hazretlerinin mürşid-i kâmilliğiyle alakalı şeyhliğiyle alakalı laf söyleyenler, Abdullah Efendi hazretlerinin sonradan böyle kendince biz onun yolundan devam ediyoruz deyip de böyle gaydırı gubbak konuşanlar hepsi de gidip kabri şerifinin başında tövbe etsinler yoksa manevi olarak iki yakaları bir araya gelmez. O yüzden hamdolsun Abdullah Efendinin dergahında yetişmiş kimseler var idi ama ne olursa olsun bana telefonda söylediği oydu: Musta Efendi oğlum Çorumlu Hacı Musta Efendi sağlığında vermedi dergâh dağıldı ben öldükten sonra dergâhın dağılmasını istemiyorum Sivaslı Ahmet Turan Gümüş’le sen şeyhliğini ilan et, dedi bana, arkadaşları topla şeyhliğini ilan et, ben dedim ki: Efendim ben bunu ilan edemem hakkınızı helal edin, o dedi ki: ben başkasına ilan ettiririm o da ilan ettirdi. Demek ki yetiştirmiş. Nakîbü’n-nükabâ ve nakîblik icazet töreni yaptı demek ki yetiştirmiş. Evet. Kolay değildir. Bunu tekrar tekrar söylerim bir zeytini yetiştirebilirsiniz benim çatıda var kendiliğinden çıktı tohumdan yetişiyor suyuna bakıyorum bugünde küçük küçük budadım onu yetişiyor, zeytin ağacı bu. İnsan öyle değil, insan arkanı döndüğünde hainlik yapıyor insan gözünün içine bakıyor ağızının içine bakıyor nerde yanlış yapsa da onu tutsam diye bakıyor insan hiç satılmayacak yerde satıyor insanı insan hiç hançerlenmeyecek yerde hançerliyor insan hiç bırakılmayacak yerde bırakıyor insanlar. Ben Şeyh Efendi hazretleriyle İzmir’de hastanede bizatihi başında kaldım on dört on beş gün yanımda bir Oktay vardı hatta Oktay Şeyh Efendiyle bizim hukukumuzu çıplak gözle gören bir kimseydi gidip soracaklar. Oktay’a hastane arkadaşım diyordu, kader arkadaşım diyordu, bana her türlü şeyi diyordu dostluk manasında ve o zaman gördük biz, ben bunları konuşmam hiç o zaman gördüm gerçek evlat kimmiş derviş kimmiş kim neyi nerde satıyormuş kim neyi nerde bırakıyormuş. Ameliyat günleri bizim için ayrı günlerdi. Öğrenmek isteyenler lütfedecekler Oktay’ın yolunu bulacaklar konuşur konuşmaz bir şey diyemem gidip Oktay’dan öğrenecekler kimler sattı Şeyh Efendiyi. Oktay bizim uçakların kara kutusu gibi. Evet Bayındırlı Oktay Başaran uçakların kara kutusu gibidir. Bazıları benim onları da kıymamı satmamı istediler. O benim yol arkadaşım Nuri yol arkadaşım Harun yol arkadaşım. Hele Oktay, hiç kimse Bayındır’da bana inanmazken bana inana kimse o. Hiç kimse Şeyh Efendinin yanına ve benim yanıma hastanede uğramazken Oktay her gün gelip işini gücünü bırakıp benle beraber koşturan kimse. Bunları bilmez şimdi yeniler eskiler onlar bunlar o yüzden arkadaşlar bunları gidip öğrenecekler ve her zaman söylüyorum bu üç kişiye saygıda kusur etmeyecekler. Harun daha çocuk hükmündeydi benim yanıma geldiğinde o yüzen hatalarıyla kusurlarıyla yanlışlarıyla eksiklikleriyle onlar benim. Hatası varsa da benim eksiği varsa da benim. Hiç kimse onları eleştirmeyecek hiç kimse laf söyleyemeyecek. Bursa’da Cafer Adnan Hüseyin hiç kimse laf söylemeyecek ve Hacı Erkan gibi o eskiler bunlar Bursa’da herkes dağıldığında bunlar dağılmayanlar herkes yıkıldığında bunlar yıkılmayanlar bunlarda Bursa’dan itibaren dergâhın kara kutusu gibi. Evet. Herkes bütün Türkiye bütün dünyaya söylüyorum: Şeyh Efendinin Mustafa Özbağ hakkında ne deyip ne demediğini gelip onlardan öğrenecekler. Ölmezden önce onlara ne söylediğini ne vasiyet ettiğini ne dediğini gelip onlardan öğrenecekler. Kulaktan dolma değil bizatihi ağzından duyanlardan öğrenecekler. O yüzden, yetişenler var elhamdülillah. Şeyh Efendinin zamanında da yetişenler var şu anda da yetişenler var hamdolsun Allah’a. Ben yetişmedi demiyorum ben kendi üzerime de almıyorum bundan. Bir dergâhta bir halife yok diye dergâh yetişmedi diye bir kaide yok. Kıymetli dostlar mantar yetiştirmiyoruz, insan yetiştirmiyoruz. Ağaç kovuğundan mantar çıkartmıyoruz. Siz bunu bir sera yapıp içine iki tane fidan koyup yetiştirmek olarak görüyorsanız yanılıyorsunuz. Ona serçe parmağımın üzerindeki toz fazla gelir bahçıvanlık yapmaya. Serçe parmağımın üstüdeki toz bahçıvanlık yapmaya fazla gelir. İnsan yetiştirmek dünyanın en zor mesleği.

Dervişlerin çokluğu mudur efdal olan ilgilenebildiğin ve bakabildiğin büyütebildiğin kadar civciv mi edinmektir doğrusu? Guruk tavuk çıkaracağı kadar civcive yatar. Nicelik mi nitelik mi? Neden bu kadar çok ihvan ediniyorsunuz? Geçim derdinizin de olmadığı da artık herkesçe biliniyor? Kardeşleriniz size ulaşamıyorlar, randevu ile geliyorlar, telefonunuz sürekli meşgul, arıyorum diyorlar günlerce geri dönmediğinizi söyleyenler var bu duruma ne diyebilirsiniz?

Bir mürşid-i kâmili bir şeyhi bir veliyi gurk tavuğuna benzetmek doğru değil ki. Gurk tavuğun istidadı bellidir, anaç tavuktur güzel civciv bakar ona on tane on beş tane yumurta koyarsın altına ama taze piliçtir daha beş tane altı tane yatırırsın ona bu ayrı mesele ama bir üstad bir şeyh bir veli buna bakmaz ki. Allah size kaldıramayacağınız bir yük yüklemez adamı rüyasında görüp geldiyse siz ona ders vermeyeceğim mi diyeceksiniz? Adamı rüyasında çatır çatır görmüş ben ders alacağım diyor ne diyeceksiniz ona? Benim istiap hattım bu kadar mı diyeceksiniz? Size dağda çobanlık yapmak için koyun bile vermezler o zaman. Sen beş tane koyunun üzerine bir koyun daha alsan onu kurda kuşa teslim eder gelirsin. Allah bir kimseye kendi ilminden ilim kendi hikmetinden hikmet veriyorsa insanlarda rüyalarında görüp geliyorsa demek ki bakabileceksin ki o kadar geliyor. Bakamayacak olsan gelir mi? Manevi rızkı var demek ki geliyor, rızkı olmamış olsa gelir mi? Sofra geniş elhamdülillah sofra benim değil çünkü. Bu direkt beni ilgilendiren bir soru o yüzden üzerime aldım. Sofra Nur-u Muhammedîyenin sofrası ama hiçbir şey yok iken var olan Nur-u Muhammedîyenin sofrası. O yüzden sofra geniş ucu bucağı yok daha çok boş yer var daha gördüğüm. Maneviyatlarının olup da zahirleri olmayanlar var daha o yüzden hamdolsun Cenâb-ı Hakk’a, dergâhı da genişletmeyi düşünüyoruz daha büyük bir yere gitmeyi düşünüyoruz daha büyük bir yer kurmayı düşünüyoruz. Neden? Gelecek olanlar çok var daha. O yüzden var onlar kendi yerlerini sıkı tutsunlar sonradan gelenler öbürküleri iteleyip kendileri oturmasınlar oraya kendilerine dikkat etsinler. Dervişlerin çokluğumu azlığımı? Akıl işi değil kardeşim matematik işi de değil bu. Ben elli kişiye bakabilirim, paran kadar konuş derler. Sen paran ne kadar yetiyor elli ekmek almaya yetiyor elli ekmek alırsın elli kişilik insan davet edersin onu sen zahiren öyle düşünüyorsun ama bin kişi gelirse onu yetiştirecek olan Allah. O yüzden bu işin maddi planı yok. Ben Allah rahmet eylesin Şeyh Efendi hazretlerini Bayındır’a ilk davet ettik o zaman Tire’nin zakirine de dedim: abi bizim durumumuz pek yok evimizde geniş değil garip gureba insanız abi on kişi gelsin Şeyh Efendinin yanında bende on beş yirmi kişi Bayındır’dan arkadaşları toplarım hem onlar Şeyh Efendiyle daha yakın irtibat kursunlar dedim tamam tamam anlaştık Allah rahmet eylesin, annem “Ben bir sürü adam evde istemiyorum” dedi çekti gitti annesinin evine yemekte yapmadı. Yok o zaman için bizde para pul hiçbir şey yok işte gücüm ona yetti iki kilo kuru fasulye aldım iki kiloda pirinç aldım derslere gelen aşçı bir arkadaş var bizim mahalleden evli ona gittim rica ettim bunları kuru fasulyeyle pilav yapıp getirir misin eve dedim getiririm dedi Nuri bizim Allah razı olsun baklava getirdi yoğurt getirdi. Biz en fazla yirmi kişi gelecek diye düşünüyoruz lokanta hesabı iki kilo hepsine yeter diyoruz çünkü lokantalarda da öyle hesaplanır, iki kilo kuru fasulye yirmi porsiyon yapar iki kilo pirinçte yirmi porsiyon yapar kendimce yeter diyorum ben çünkü yirmi-yirmi beş kişi davet ettik. Bizim Hacı Saim vardı Tire’de eski Musta Efendiden kalma koca üç yüz ikiyi dayadı inen iniyor inen iniyor inen iniyor ardından bir tane Ford minibüs vardı Manavgatlıydı Ali vardı, o minibüse doldurmuş inen iniyor inen iniyor ardından özel taksilerle onlarla bunlarla millet bir geldi ki Allah Allah… Ne sofra yetecek ne kaşık yetecek ne çatal yetecek mümkün değil. Bizim evin arkasında o zaman küçük mutfak gibi bir şey var, mutfak bile denmez yemekler orda birkaç tane sofra bezi var ne kadar kaşık olacak on beş yirmi tane kaşık varsa vardır. Ben yemeklerin başına geçtim Şeyh Efendi bir zikrullah yaptırdı Allah rahmet eylesin, yemeklerin başına geçtim ben her kepçede besmeleyi çekiyorum Bismillahirrahmanirrahim koyuyorum ben boyna Nuri’yle Oktay dağıtıyorlar onlar. Yiyen gidiyor yiyen gidiyor yiyen gidiyor bir ara Oktay geldi “Abi ne oluyor?” dedi “Oktay sus” dedim “ne olduğunu bende bilmiyorum sus” onlar dağıtıyorlar boyna çünkü onlarda biliyorlar iki kilo kuru fasulye ve iki kilo pirinçten yemeğin müteşekkil olduğunu. Herkes yedi gitti yedi gitti yedi gitti daha Şeyh Efendi yemedi. Sonra dedi ki “Musta Efendi bitti mi oğlum herkes?” dedi “Bitti Efendim herkes yedi gitti” dedim “Sizde oturun yiyin” dedi oturduk yedik. Ben onun yediğini görmedim sofraya oturduğunu görmedim ben o yüzden yemedi olarak görüyorum sonra tabağın içinde bir şeyler koyduk ona o da yedi. Ardından kız kardeşimin nişanlısı geldi Allah’ım dedim ya bu nerden çıktı şimdi ona da sofrayı kurduk tatlı ona da koyduk “Musta Efendi tatlı yok mu?” biliyor benim onu sevmediğimi “Var Efendim” tatlı “Musta Efendi tatlı koy” tatlı koyuyoruz şimdi baklava onlara da yetti. Alıyor o böyle çatalı batırıyor Şeyh Efendinin ağzına götürüyor asabım bozuluyor diyorum neden bu böyle edepsizlik yapıyor bu doğru değil Şeyh Efendi onu reddetmek istemiyor, o ona yediriyor filan o da o da doydu. Son söz şu “Musta Efendi yemek var mı daha oğlum?” dedi “Var Efendim” dedim ben, “Onu da annene söyle annen yesin” dedi “Emredersiniz Efendim.” Çıktık. Şimdi bu işler akıl işi olmuş olsaydı iki kilo pirinç iki kilo kuru fasulye bu insanlara yetmezdi yaklaşık yüz kişi falan yemek yedik biz o gün. Bu işler akıl işi değil bu işler gönül işi bu işler maneviyat işi o yüzden ne kadar civciv verirler bilemem. Ruhlar aleminde birbirlerini tanıyanlar sevenler bu dünyada da birbirlerini tanırlar severler. Ben bu işi oradan daha örtesine götürüyorum yani daha ruhlar alemi yaratılmazdan önce Nur-u Muhammedîyenin tecelliyatında bir mürşid-i kâmille bir veliye ne kadar derviş tayin edildiyse onlar gelirler nasiplerini alırlar ve bu iş matematiksel değil ki ilgilenebildiğin kimseye kadar ilgileneceksin, bu iş manevi. Adam rüyasında görür o yüzden rüya önemlidir. Rüyasında hatasını görür bizim kardeşlerimiz, rüyasında nerde yanlış yaptığını görür bizim kardeşlerimiz. Üstadları onları rüyalarında ikaz eder onları rüyalarında irşad eder isterse Amerika olsun ister Kanada’da olsun. Kanada’daki adam rüyasında görüyor ne yapayım? Brezilya’daki adam rüyasında görüyor ne yapayım? Arjantin’deki adam rüyasında görüyor ne yapacaksın? Sen göremezsin mi diyeceksin? Dil bilmem lisan bilmem, o diyor ki: bana Brezilya diliyle konuştun. İçimden diyorum ki Brezilya dilini bilsem de adama konuşsam. Allah konuşturuyor. O yüzden gurk tavuk, evet yatacak kadar civciv koyarsın ona eyvallah ama velilerin mürşid-i kâmillerin peygamberlerin istiap haddini Allahtan başka bilen yok ki Hazreti Muhammed-i Mustafa’ya istiap haddi biçecek olan küstah kim ki? Hazreti Muhammed-i Mustafa’nın velilerine istiap haddini biçecek olan küstah kim ki? Bunlar herhalde fazla Amerikan filmi izliyorlar. Herhalde bunlar normal sufiliği matematiksel gibi denklem gibi biliyorlar herhalde iki kere iki dört yapar gibi. Sufilikte iki kere iki dört yapmaz sufilik farklı bir şeydir. Nicelik mi nitelik mi? Buna karar verecek olan kimse Allah. Buna kim karar verecek? Bir kimse kendince aklıyla yönetiyordur şeyhtir o aklıyla yönetir stratejiyle yönetir hesap kitap eder öyle yönetebilir o yüzden kendince der ne yapacaksın canım kalabalıklığı sen ben bizim oğlan yeteriz. E siz yetin. O aklıyla hareket ediyor. Sen ben bizim oğlan üç yüz beş yüz kişi biz kıymetliyiz der o, doğrudur Allah kıymetini arttırsın. Bu iş maneviyse insanlar rüyada görüp geliyorsa kim buna istiap haddi biçecek? Kim buna diyecek ki sınırı belirli bir sayıda tutacak? Boş muhabbet bu. Neden bu kadar çok ihvan ediniyorsunuz?  Ben bir şey edinmiyorum. İhvandan kasıt kardeştir bu ayrı mesele hepsi de kardeşim ama ben daha bugüne kadar herhangi bir kimseye Şeyh Efendi vefat ettikten sonra gelin benden ders alın diye bir şey söylemedim kimseye. Bir kişi desin ki gelin benden ders alın dedin desin. O kimse rüya görür rüyasını tevil eder hatta derim ki şimdi bu rüyayı şeyhimin zamanında sen bana sormuş olsaydın ben sana derdim ki senin ders alman lazım. Evet. Böyle derviş toplamaya çıkmış bir kimse değilim ben, ben kendi nefsim için söylüyorum Allah beni bundan muhafaza eylesin. Biz böyle adam toplamaya çıkmadık. Daha hiç kimseye gelin ders alın demedim yok hayır. Benim sözümü bütün arkadaşlar kardeşler bilirler: arkadaşlar rüyanızda kimi görüyorsanız gidin ona intisap edin hatta derslerini bırakmak isteyenler bırakıp gidebilirler bırakıp giderlerse bir daha geri dönüşleri yoktur bunu da bilin derim. O yüzden her kim geldiyse onu Rabbim göndermiş derim başım gözüm üstüne derim onu asla ben kalkıp da herhangi bir istememezlik etmem. Geçim derdinizin de olmadığı da artık herkesçe biliniyor? Dervişler benim geçim derdim değildi ki Allah beni bundan muhafaza eylesin. Ben bugüne kadar elli dokuz yaşındayım ben alnımın terini yedim. Ben hala daha çalışıyorum ben hala daha vergi mükellefiyim ben hala daha kendimce gayri menkuldür arabadır alıp satıyorum kendi iaşemi kendim sağlıyorum kendi işim kendime ait hem bu bilinsin diye hatta arkadaşlar yapma etme dedi ben vergi levhamı dahi yayınladım dedim ben vergi mükellefiyim. Ben bağ-kur emeklisiyim yargıtay kararıyla. Ben hala daha çalışıyorum hala daha vergi mükellefiyim hala daha alıp satıyorum gücüm nispetinde bugüne kadar hiçbir derviş kardeşten bir kuruş para talep etmemişimdir bir kişi diyemez kendi nefsin için bunu istedin veya dergâh için sen bunu istedin diye veya şunun için bunu istedin diye. Ağzımı açmam. Bir şeye kendi maddi gücüm yetiyorsa kalkışırım maddi gücüm kalkışmıyorsa kimseye hiç bir şey demem. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Yahudi’den de borç aldı Müslümanlardan da borç aldı, borç aldığım verdiğim zamanlar olmuştur, olmuştur eyvallah bunun dışında bir şeyim yok o yüzden bu Geçim derdinizin de olmadığı da artık herkesçe biliniyor sözü biraz imalı bunu kendi nefsim üzerine almıyorum. Dervişlerden de geçinenler olabilir asla tasvip etmiyorum dervişlerden para alanlar vardır benim yolum değil. Benim yolum değil. Ben kendi hürriyetine aşık bir insanım. Ben bir derviş kardeşten harçlık almayı Cenâb-ı Hakk o hale getirir alır da insan bunda bir sıkıntı yok ama Allah beni ondan muhafaza eylesin bugüne kadar muhafaza etti Cenâb-ı Hakk bundan sonrada muhafaza etsin bu hal üzerine Cenâb-ı Hakk bana ölüm nasib etsin. Bu konuda benim geçim derdin yok derken bu sözü biraz haddi aşan bir söz olarak gördüm Allah muhafaza eylesin. Kardeşleriniz size ulaşamıyorlar, randevu ile geliyorlar, telefonunuz sürekli meşgul bir, kardeşler bana istedikleri anda ulaşabilirler ben her Perşembe Bursa’da bütün herkese halka açık ders yapan bir insanım. Zikrullah bittikten sonrada ben gücüm nispetinde sağlığım müsaitse oturum orda herkes sırayla gelir ne görüşecekse görüşür ne konuşacaksa konuşur ne anlatacaksa anlatır. Bana ulaşmayan tembelliğinden ulaşamıyordur bana ulaşamayan hele heleden dolayı ulaşamıyordur. Biz çocuğun dahi bizi bulabileceği dairedeyiz. Ahmet Kaya’nın dediği gibi biz bir çocuk bulur bir çocukta isterse bizi vurur korumamız yok özel makam şoförümüz yok özel sekreterimiz yok Perşembe günleri otururuz Türkmen başbuğu gibi Allah’ı zikrederiz bütün herkes de gelen gelir yanımıza kadar burnumuzun dibine kadar sokulur ne söyleyecekse ne anlatacaksa anlatır, cumartesi günleri de yukarıda tasavvuf vakfının -tekkeye şimdi gitmiyorum artık- tasavvuf vakfının merkezindeyim orda cumartesi günleri de ordayım herkes dilediği zaman gelir orda görüşebilir e Perşembe günleri bütün herkes bilir bürom bu konuda açıktır Perşembe günleri isteyen dileyen gelir ha bir sefer döner bir daha gelir içerde misafir varsa birisi görüşüyorsa görüşebilir bugünde korona zamanında dahi Perşembe görüşmelerini intikaya uğratmadım hep açıktı büro ama arkadaşlara dedim koruyun kendinizi. Benim kendimi koruma gibi bir derdim yok siz kendinizi koruyun dedim. Açık. O yüzden bana ulaşamıyorlarmış, laf o. Telefonum benim yedi yirmi dört açıktır. Şimdi burada o kardeş utanmasın ona utanması için söylemiyorum akşam iki kırk sekizde aramış adam beni. İki kırk sekizde arayan Şırnak’tan bende yazdım Selamun aleyküm saat iki kırk sekizde mi arıyorsun manasında soru işareti koydum. Demek ki telefonum iki kırk sekizde de açık ve iki kırk sekizde de cevap verebiliyorum. Telefonum bütün kardeşlerde üç aşağı beş yukarı var. Benim rüyamda dalıma kuş kondu diyen saat dörtte arıyor. Kabul etmiyorum. Asla hem kabul etmiyorum bu konuda. O yüzden bir kimse ben sana ulaşamıyorum diyorsa benden helallik alması lazım. Bakın benden helallik alması lazım. Sebep? Benim telefonum açık, yedi yirmi dört telefonum açık. Ben telefona verecek olan zararı bildiğim halde bana öyle söylüyorlar şarjda tutma telefonu diyorlar benim telefonum hep şarjda durur neden? Yedi yirmi dört açık çünkü. Benim telefon bir sene dayanır bana iki sene dayanır pert olur telefon. Sebep? Çok görüşmekten çok konuşmaktan çok çalışmaktan telefon çok çalışıyor. Buradan da başka bir mesaj çıkmasın vay telefonunu böyle olduğunu söylüyor, yeni telefon alalım, öyle bir şey değil. Telefonumu kendim alırım elhamdülillah bir sıkıntım yok.  O yüzden, ulaşamıyorlarmış, kabul etmiyorum ulaşacak canım kardeşim ulaşmak istiyorsa ulaşacak. Antalya’dan Manavgat’tan Mersin’den Brezilya’dan Belçika’dan Amerika’dan Avustralya’ya kadar millet ulaşıyorsa o da ulaşır canım kardeşim ulaşmak istiyorsa. Dilini bilmediğim insanlar dahi ulaşıyorsa ve İngilizce bana mesaj atıyorlarsa bende Google çeviriden çevirttirip veya İngilizcesi iyi olanlardan çevirttirip onlara cevap yazıyorum. Günde en az yirmi tane otuz tane rüya anlatan arkadaş var mesajda, rahatsızlığım yok bunlardan rahatsız olduğum için söylemiyorum. Hepsini de tek tek okuyorum vakit buldukça okuyorum. Eşime ve çocuklarıma ayırmadığım zamanı arkadaşlarıma kardeşlerime ayırıyorum. Eşim ve çocuklarımdan da hep devamlı helallik istiyorum. Diyorum ki bana hakkınızı helal edin bir baba bir eş olarak ben size tam zaman ayıramıyorum diyorum bunu ve onlara da diyorum bizim birbirimize doyacağımız günler bu dünyada değil diyorum, evet. Bizim birbirimize doyacağımız günler bu dünyada değil. Biz öteye kanatlanmışız. O yüzden benim özel bir hayatım özel bir yaşantım bile yok bunun üzerine bazı kardeşler bazı insanlar ulaşamıyoruz diyorlarsa benden helallik almaları lazım. randevu ile geliyorlar bu da doğru değil. Ben bunu defalarca arkadaşlara söyledim benden randevu almayın psikolojim bozuluyor. Benden hiç kimse randevu istemiyor. Psikolojim bozuluyor randevu istendiği zaman gel kardeşim buradaysam görüş, görüş. Burada değilsem kapının önü hariç beş dakika sonra gel bir daha bak iki dakika sonra gel. Değil. telefonunuz sürekli meşgul ne yapayım? Mesaj yazsınlar. Şu anda da benim telefon açık bakın yanımda. Hasta olur hastanede kalır postanede kalır orda burada kalır başına bir şey gelir densiz bir adam karsını sokağa atar densiz bir kadın kocasını sokağa atar densiz bir anne baba çocuğunu sokağa atar. Gücümün yettiğince hepsine de yetişmeye çalışırım. Kabul etmiyorum. arıyorum diyorlar günlerce geri dönmediğinizi söyleyenler var bu duruma ne diyebilirsiniz? Bir daha arayacak canım kardeşim. Ben her arayana geri döneceğim diye böyle bir zorunluluk yok. Arayacak bir daha arayacak bir daha arayacak ben her arayana geri mi döneceğim? Nerde var böyle usul kaide? Bir daha arasın bir daha arasın bir daha arasın rahatsızlığım yok. Yok bunları kabullenmem mümkün değil.

 Ye’d-i sâhih biât nedir? Kimler Dervişân’ın biâtını alabilir? Yed-i sahih dersini icazetsiz bir sulükü ikmal etmeyen şeyh verir ise Derviş neler yaşayabilir?

Yedi sahih ders vermek denilen şey o kimseden çok keskin kesin bir şekilde akit almak, akitleşmek. Bunu evet şeyhler yapabilir bir tarikatın başındaki bir veli bir mürşid-i kâmiller mürşidler bunu yapabilirler bunda bir sıkıntı yok. Kimler Dervişân’ın biâtını alabilir? Bunlar alabilirler. Yedi sahih biatlaşma yapabilirler. Şeyh Efendi Allah rahmet eylesin bu fakire yedi sahih biatlaşma yapma müsaadesi vermişti bana “Musta Efendi oğlum sen yedi sahih ders verebilirsin” demişti ha diyeceksin ki ben verdim mi? Hayır. Şeyhimin sağlığında da vermedim. Yed-i sahih dersini icazetsiz bir sulükü ikmal etmeyen şeyh verir ise Derviş neler yaşayabilir? Sıkıntı. Yani gerçekten hem icazetsiz bir kimseyse hem de manevi olarak bu konuda bir yetkisi etkisi yoksa derviş almasın ondan yedi sahih ders.  Doğru

Derviş seyr-i sülukuna başladıktan sonra esmâ değişimlerinde neye göre hareket edilir?

İki şey vardır: bir, dervişin gördüğü rüya; iki, şeyhin gördüğü rüya veya hal. Bu ikisi de birbirini etkiler. Örneğin bir derviş diyelim ki seyr-i sülûkta dersinin değiştiğine dair bir rüya görür şeyhe anlatır, şeyh onun üzerinde tereddüttü varsa kendisi de ona rabıta edebilir bu hali var mı yok mu diye. Rüyayı anlatırken dahi rabıta etmesi lazım öyle bir şeyde. O rüyayı anlatırken rabıta etti rüyanın rumuzları doğru rabıtası doğru onun esmasını değiştirir bunda bir sıkıntı yok ve esma değişimi öyle söyleyeyim, böyle yapıyoruz biz. Bir, o kimse kendisi rüyasında görüyor; iki, ben görüyorsam benim gördüğüm o görüyorsa onun gördüğü. Bazen o mesela rüyasında görür ben çok bunu yapmak istemem Şeyh Efendi yapardı Allah rahmet eylesin yani onun esmasını değiştirmezdi son zamanlarda öyle yapmaya başladı. Sebep? Esması değişen bir kimse yıkılıyor diye. “Oğlum esmasını değiştiriyoruz düşüyorlar” dedi doğru söyledi Şeyh Efendi gerçekten esmasını değiştirdiğimiz bir kimse bir düşüş yaşıyor kendi kendine bir ene bir benlik geliyor bir kibir geliyor şu esmaya geldim diyor. Ben kolay kolay bekletmiyorum doğruysa veyahut ta olması gerekiyorsa ha bunu değiştirmediklerim ya beni değiştirmedi haksızlık yaptı değil bu bir dervişi yetiştirme öyle derler ya her yiğidin bir yoğurt yiyişi var bizimde bir yoğurt yiyişimiz var kastımız insanları yetiştirmemek değil.

Şeyhin kâmil olmaması durumunda Dervişânı ne gibi tehlikeler bekler?

Bir şeyh kâmil değilse her tarafından belli olur ki o. Diyorlar ya rüyaya ehemmiyet veriyoruz, kâmil değilsiniz de o yüzden biz hale ehemmiyet vermiyoruz, kâmil değilsiniz de o yüzden. Kemalât ehli rüyaya da hale de ehemmiyet verir. “Bunlar çok önemli değil bizde ameller rüyaya göre mi?” ezanı ne yapmaya okuyorsunuz ki o zaman ameller rüyaya göre olmayacakta? Nasıl bir laf bu? Ameller rüyaya göre olmayacaktı kırk altı cüzünden bir cüzdür diyor Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, ameller rüyaya göre olmayacaktı İbrahim aleyhisselam İsmail’i kurban etmeye neden gitti ki? Sözlerinin nereye gittiğinin farkında değil insanlar.

Esmâ vurması-Esmâ basması nedir?

Bunu söylerler ehli tasavvuf kendince, tarikatlarda vardır bu. Bir kimse Hu esmasını alır Hu esmasını alınca bir karışıklık yaşar ona derler ki esma vurdu veya bir kabız hali olur onda işte buna esma bastı derler. Olmaz böyle şey. Hamdolsun. Ne esması vurması yaşayan var ne esma basması yaşayan var. Tarikatlarda olur şeyhlerin dergahlarında olur, açık ve net. Olmaz elhamdülillah biraz şatahat yapayım o kadar da hakkım olsun ya şatahata. Olmaz. Esma vurması da esma basması da o civciv muhabbeti gibi etkin ve yetkin değildir onların dervişlerinde esma vurması ve esma basması olur. Onlar kendilerince o esmayı verirler o esmayı verince onun üzerindeki ağırlığı onun üzerindeki manevi tecelliyatları süzgeçten geçmiyordur Cenâb-ı Hakk ondan elini tabiri caizse maneviyat ondan elini eteğini çekmiştir onda esma vurması da olur esma basması da olur. Ona esmada vurur esmada basar hatta o böyle tuhaf tuhaf şeyler de konuşmaya, yapmaya başlar. O baştaki üstadla alakalı, evet. Hiç yaşanmadı bu fakir otuz küsur yıldır ben Şeyh Efendinin zamanından beri daha ben yeni derviştim Şeyh Efendi bana o icazeti vermişti sözlü olarak, istediğin dersini alırsın istediğinin dersini verirsin, istediğine istediği esmayı alır istediğini istediğin esmadan alırsın dedi, esmasını da alırsın. Bakın sufilikte makam alınmaz esma alınır. Adama şeyhsin dersen şeyhtir o bunu söylerken dikkatli söyle. Filanca şeyhtir dediğinde o şeyhtir ama Hu esmasını vermişsin adam düşmüş eğitiyorsun adamı bakıyorsun düşmüş adam dersin ki sen bundan sonra Allah esmasını çekeceksin Hu esmasını değil. Esma alınması budur. Bunu böyle bilmez insanlar. Neden? Bu işin metafiziğini bilmiyorlar bu işin maneviyatını bilmiyorlar. Mesela o rüyasında Hu esmasını çekmiştir ama rüyada rumuz vardır o anlık Hu esmasına çıkmıştır normalde gene Allah esmasında kalmıştır. Bunu bilmeyen kimse der ki sen Hu esmasındasın çek Hu esmasını. Ona esmada basar ona esma da vurur onu eyvallah. O olur ama o kimse onun ehliyse onun anlık çıkışlar yakaladığını görür. Mesela örnekliyorum şimdi, şu anda bu dergâhta Hak esmasına çıkanlar var. Şu anda bu dergâhta Hak esması çekenler var. Bunu büyük bir mutlulukla söylüyorum, elhamdülillah. Ne esma vurması var ne esma basması var. Öyle yetişmiyor yok öyle bir şey yetişiyor elhamdülillah hem de bir tane iki tane değil, bayanlardan da erkeklerden de Hak esmasını çekenler var, bayanlardan da erkeklerden de zaman zaman Kayyum esmasına çıkanlar var. Şimdi diyecekler bizde rüya önemli değil hal önemli değil, Cebrail aleyhisselamla görüşen kardeşlerimiz var nereye önemli değilmiş? Önemli. Dersini çekerken Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazreti Ebu Bekir Ömer Osman Hazreti Ali Efendimizle beraber ders çeken kardeşlerimiz var. Nereye rüya önemli değilmiş hal önemli değilmiş? Bunlar tasavvufu bilmiyor bunlar sufiliği bilmiyor. Neden? Etkin değiller yetkin değiller maneviyatları yok. Ellerine bir icazet geçirmişler icazetliyiz Allah icazetliyiz. Bir tane derviş çıkartsınlar öyle dersini çekerken öyle ders çeken. Hüccetli delilli hem, manevi hüccetli delilli. Öyle esma vuracakmış… vurur tabi esmada vurur tokatlar da esma insanı? Nasıl? Bas baya. Sen daha bu esmada değilsin der basar tokadı. Hiç yaşanmadı daha bugüne kadar. Başka yerlerde yaşandı mı? El-cevap yaşandı. Ehil olmayanlar esma verirse esmada basar esmada vurur esma tokatlarda onu. Neden? Esma surete bürünür çünkü artık kimin suretine bürünürse Allah onu muhafaza etsin o yüzden kâmil olmayan bir üstaddan bir kimse ders alırsa manevi olarak yürürken yaşayacağı sıkıntılardır bunlar ama bu hale geldiyse onu zaten bir mürşid-i kâmile yönlendirdiler ki onu orda bırakmazlar.

 Esma hüddamı nedir? Esma çekildiğinde Esmâ hüddâmlarının Dervişâna zarar vermemesi için Mürşid’in izlediği yol nedir?

Bir mürşid-i kâmilin dervişiyse o kimse evet değişik esmaların değişik zamanlarda değişik şekilde vird çekildiğinde onların hüddamları olur, hüddam gibi görünen kafir cinniler de olabilir ama bir mürşid-i kâmilin dergahında olmaz bunlar canım kardeşim benim. Mürşid-i kâmil olmayanların dergahlarında olur evet sıkıntı da yaşarlar mı? El-cevap: Yaşarlar ama bu benim sözüm bir üstada bir mürşid-i kâmile bağlı olup sadece onun vermiş olduğu virdleri çekenler için geçerlidir bu koruma. Derviş kendi kendine “Ben Hak esmasına geldim rüyamda Hak Hak dedim ben kendi kendime artık Hak çekeyim” derse manevi olarak ona ceza gelir o  olur, manevi cezadır o. Sen durduğun yerde ne kafandan esma çektin? Şeyh misin sen? Veyahut ta işte esma değişikliği sadece üstada bağlıdır ya da üstadın müsaade ettiği kimseye bağlıdır. Şeyh Efendi hazretleri zamanında bu fakirin esma değiştirme yetkisi vardı öyle söyleyeyim. Şimdi ben dergâhta bunu hiç kimseye vermedim daha henüz. Bu noktada herkes esması değişecekse üstadı değiştirecek. Rüya dinleyen kardeşler disiplinliler bu konuda bizim. Rüya dinliyorlar, onlarda yavaş yavaş öğreniyorlar artık diyorlar ki bu rüyayı üstada anlatacaksın kardeşler de bana anlatıyorlar bana yazıyorlar bende varsa değiştirilecek olan bir şeyleri değiştiriyorum. O yüzen üstüne basa basa hep söylüyorum, arkadaşlar kendi kendinize ders değiştirmeyin kendi kendinize vird değiştirmeyin kendi kendinize oradan buradan kitaptan takvim yaprağının arkasından bir şeyler buldum böyle böyle bilmem işte sabah namazının vaktinde yedi yüz seksen altı sefer Bismillahirrahmanirrahim çekersen şu olacak, sufilerin böyle şeyleri olmaz. Sufiler dünyevi ve uhrevi bir yere varmak için bir şeye sahip olmak için sufilik yapmazlar. Biz Allah için Allah’ı zikrederiz. Bir yere varmak için bir şeyler elde etmek için değil. Yok başımdan bela ve musibet kalksın şunu şöyle çekeyim, yok hapisten kurtulayım sabah namazının vaktinden önc e yedi yüz seksen altı tane besmele çekeyim, sufilerin böyle şeyleri olmaz. Böyle şeyler yapanların üzerinden manevi muhafaza ve koruma kalkar onların üzerinden, bu doğru değil. Bir yere sufi oldun mu? Oldun, bir yere intisap ettin ders aldın mı? Aldın. Senin kendi kafandan kendi kendine vird çekmen senin kendi kafandan kendi kendine esma çekmen yok kardeşim, bitti. The end.  Senin esmanı da virdini de değiştirecek olan üstadın. “Efendim ben bunu çekebilir miyim” denmez sufilikte sana ne dendiyse onu çekersin sen “Ya ben bunu da çeksem” deme canım kardeşim sizin gönlünüzü incitmek istemiyoruz sizi kırmak istemiyoruz diyoruz ki dersinize devam edin. Dersine devam et, virdine devam et, esmana devam et, bitti bu kadar basit. E ondan sonra ne basma olur nede vurma olur nede hüddam gelir. Hüddamları da söyleyeyim. Hüddam vardır olumludur hüddam vardır olumsuzdur. Olumsuz hüddamın arkasında cinni taifesi vardır cinnidir o, kafir cinnidir. Hüddam böyle melekte değildir onlar insan da değildir ayrı bir varlık formatıdır öyle söyleyeyim. Bizim kardeşlerimizin hiç hüddamlarla işi olmaz, hiç birisinin de. Bu fakirden ders alanların bugüne kadar bir tane ne rüyası ne hali vardır böyle Şeyh Efendinin zamanı dahil buna. hüddâmlarının Dervişâna zarar vermemesi için Mürşid’in izlediği yol nedir? Bunlar için kendi kendilerine öğretiler koyarlar tarikatlarda yani bir tarikat şeyhi öbür şeyhe der ki böle bir şey olursa şu esmayı vereceksin ona der. Her şey Allah’ın canım kardeşim, bizde öyle değil. Bugüne kadar hiçbir şey olmadı elhamdülillah.

Şakk-ı sadr veya şerh-i sadr hangi esmâda olur?

Bunlara bu ibarelere hiç bakmayız. Biz böyle esmaların tecelliyatları insanların kitaplarda yazdıkları gibi olacak diye bir kaide yok bizdeki tecelliyatlar öyle değil o yüzden bunlar biraz daha kitabi metotlar uygulayan varsa buyursun uygulasın.

Nefs mertebelerine göre çekilen esmalar sırası ile nelerdir?

Kitabi olarak işte Tevhidle başlar La ilahe illallah, Allah, Hu, Hay, Hak, Kayyum, Kahhar, öyle gider. Bu kitabi bilgidir. Herkes de kendi nefis meratipini buradan çıkartmaya çalışır, doğru değil. Her sufinin üzerinde farklı tecelli ediyor çünkü. Siz bir kimseye bunları böyle söylüyorum ilim olsun diye bunları böyle alıp da kendi kendine sahte şeyhlik yapacak olanlara hakkım helal değil bunu baştan söyleyeyim. Siz bir kimseye mesela onun nefis meratipi olarak esması Hay esmasındadır nefis meratipi olarak, onun kalbi seyr-i sülûku Hay esmasında değildir onun kalbi seyr-i sülûkta tevhid yürümesi lazımdır. O tevhid düzleminde Hay esması çeker. Şeyhler bilmez bunu. O yüzden o kimseye dersin ki esmasını vereceğin zaman nefis meratipine göre o kimseye dersin ki sen Hay esmasını çekeceksin günde yüz tane günde iki yüz tane veya aklına geldikçe Hay esması çekeksin ama sen tevhide devam edeceksin örneğin. Bu her dervişte farklı tecelli eder. Her kitap yazanda bu mevzularda kendi tecrübelerine göre kitap yazar. Kendince doğru mudur? El-cevap: Doğrudur o ama kendince doğrudur o. Bugün için geçerli midir? Değildir, açık net söylüyorum bugün için geçerli değildir. Her dervişin yetiştiği alan farklı bir yerdir farklıdır. Her dervişin vurulduğu yer de farklıdır. Kimisi çok yakışıklıdır babayiğittir parası pulu vardır kadınlar onun etrafında dönüyordur kimisi bir resmi dairede müdürdür amirdir orda farklı dönüyordur işler kimisi parası pulu vardır onda farklı vuruyordur nefis kimisi fukaranın tekidir onda farklı vuruyordur nefis herkeste farklıdır ki tecelliyatı. O yüzden esmaların tecelliyatı da dervişlerde farklı farklı tecelli eder. Onu kalkıp da şu esma şuna tekabül eder bu esma buna tekabül eder o kitabi bir şey ben sufiliğin kitaba sığacağına kitabi bilgilerle olabileceğine inanlardan değilim. Yoksa alır bir kimse bir sufi kitabı onunla kendini kemale erdirir o zaman o mümkün değil. Bir şeyhe intisap edecek gidecek onun dizinin dibine oturacak veyahut ta bu şeyh kelimesini çok kullanmak istemiyorum bir üstadı bulacak bir üstadın dizinin dibine oturacak ona teslim olacak diyecek ki sen ne diyorsan onu yapacağım, öyle yürüyecek iş.

Seyr-i sülukta esmâ-i seb’anın füru esmâları nelerdir?

Bunu yine bir kalıba koymak mümkün değil yani esma-i seba dedikleri, son esma artık o kimse son esmaya yaklaşıyor halife dairesinde onun füru esmalarını yine bir kitaba koymak mümkün değil ki, mümkün değil. Bazen o noktaya yaklaşan kardeşler var mesela bayanlardan da var onlara mesela farklı rabıtalar verilir örneğin esmanın haricinde yani onu böyle kitabileştirmek biraz sıkıntılı.

Kalp inkisarını Mürşidi kamiller bir nazarıyla tedavi ederler sözü hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Doğrudur o yüzden biz kardeşlere deriz muhakkak, Şeyh Efendi de derdi kırk günde bir, bir kimse üstadını ziyaret edecek onu görecek üstad onu görecek o onu görecek derdi. Bunu kabul ediyorum muhakkak bir kimse bir sıkıntısı varsa bir derdi varsa bir problemi varsa üstadıyla irtibatı olacak hatta bunu yüz yüze görüşecek bu evet doğru.

Hz. Peygamber Aleyhisselam: “Kızım Fâtıma! babam peygamber diye güvenme” buyururken bazı şeyhlerin dervişlerine kabirde, mizanda, sıratta yardım edeceğini söylemelerini nasıl değerlendirirsiniz?

Böyle söyleyebilirler böyle söyleyenlerin olduğuna dair iddialar var söylüyorlar. Bunlar böyle çok dile gelecek bir şeyler değil bunlar. Cenâb-ı Hakk böyle bir hal yaşatabilir mi? El-cevap: Yaşatabilir ama bunları böyle dillendirmek uluorta dillendirmek herkesin içinde bunları söylemek çok hoş şeyler değil.

Şeyh postunda oturanlar hangi şartlar dahilinde ehli beytten sayılır? Sayılır mı? Ehli beytten olanlara caiz olmayanlar nelerdir?

Şimdi her şeyh postuna oturanlar için teknik olarak ehl-i beyt diyebiliriz belki de ama ben doğru kabul edenlerden değilim. Sayılabilir mi? Teknik olarak sayılabilir bir kimse bir mürşid-i kâmil bir üstadı bir şeyhini ehli beytten sayabilir mi? El-cevap: Sayabilir, teknik olarak sayabilir bunun hadiste karşılığı var mı? Var. Sahabeler soruyorlar “Ya Resulullah ehl-i beytin çoğalınca biz onları nasıl tanıyacağız?” “Kim benim Kur’an ve sünnetime sımsıkı yapışıyorsa o benim ehli beytimdir” diyor. Öyle olunca bir derviş kendi üstadını Kur’an ve sünnete sımsıkı yapıştığı için o ehl-i beyttir deme hakkında sahip mi? Evet. Böyle tefekkür edip böyle düşünebilir mi? Evet. Bu bir, bu işin zahir tarafı. İşin batın tarafı, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin manada evladım dedikleri vardır. Manada evladım dediyse bir zata o ehli beyttir. Ben kendim fakir olarak öyle söyleyeyim ben Onun zahirine batınına bakmam artık. Yok canım kardeşim manada benim evladım dedikten sonra buna başka bir şey lazım değil. Benim nazarımda lazım değil. O benim nazarımda hem zahiren hem batınen ehl-i beyttir benim nazarımda yeter ki Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri o kimse için bu benim evlamdır desin evladım dediği anda ehli beyttir Onun. O böyle Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ona evladım dediğinde maneviyattaki diğer peygamberler diğer şeyhler üstadlar pir efendiler ona evladım diyemez artık ona kardeşimiz der bu da ayrı bir inceliktir. Eğer bir derviş rüyasında mesela örnekliyorum bunu Abdülkadir Geylani hazretleri için x kişi için kardeşimiz dediyse ona, ona Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri evladımız demiştir veya Hazreti Mevlâna Celaleddin-i Rumi hazretleri bir üstada bir şeyhe kardeşimiz dediyse ona Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri evladım demiştir çünkü manada böyle tecelli eder Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin evladım dediğine hiç kimse bizim evladımız diyemez artık herkes ona kardeşimiz der ve Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir zatı muhteremi evladım dediyse manada Onun sağında görülür o, öyle söyleyeyim. Şeyhlerin oturduğu kürsüler vardır orda oturmaz o, Onun sağında oturur manada öyle görülür onun manadaki tecelliyatı da o. Ehli beytten olanlara caiz olmayanlar nelerdir? Bunun hukuku o kimsenin kendine aittir. Bu hale gelen bir kimsenin şunu yapabilir bunu yapabilir onun hukukunu beyan etmek hiç kimsenin haddine değildir çünkü o kalbine gelenle hareket eder o yüzden zahir olarak bunu haram işleyecek diye öyle bir şey söylemiyoruz öyle bir şey değil ama ne yapıp yapılmayacağına o hükmetmez.