“Gel ey Muhammed bahardır Dudaklar ardında saklı aminlerimiz vardır Hacdan döner gibi gel Miraçtan iner gibi gel Bekliyoruz yıllardır” Dördüncü zikir O’Nu özlemenin mi daha zor yoksa O’nu özlerken O’nun hayalini kurmak ve o hayalin mi gerçek yoksa gerçek olanın mı hayal olduğunu ayırdedememenin mi daha zor olduğunu ayırdedemediğim bir günün gecesinde zikrullah….Bir derviş beliriyor Üstad’ımın gölgesi kokan….”Beni zevcin olarak kabul edermisin” diyor tanınmayan bir zamanın beklenmeyen anının ansızlığında. Ah der gibi bakıyorum kirpikleri Üstadımın bakışıyla nurlanmış gözlerine dervişin şaşkın , umarsız ,umutsuz . Bakmak bir an, susmak yüz an, düşünmek bin an. Öyle çok tanıyorum ki hiç tanımadığım bu dervişi! Bakışlar kararırken dil susuyor. Dil susunca gönül başlıyor, gönül başlayınca umut soluyor. Umut solunca dil , dîl oluyor. Anın aydınlığı karanlıkla halkalanıyor.Öyle çok tanıdığım hiç tanımadığım dervişe boynum bükük , hüznüm şedid dalıyorum. Yalnızlıktır benim tek yoldaşım, ayrılmaz tek sevgilim diyorum, diyorken hamuş olup ağlıyorum. Derviş öyle yürekli, öyle kararlı öyle merhametli ve öyle mütebessim ki ona hayır demek mümkün değil. Ben sana layık değilim diyorum en sonunda cevaben . Bursa’daki ilk gecemde, şeb i arus gecesinde gördüğüm bir rüya geliyor zihnime ansızın. Rüyayı derviş çağırıyor gönlüme. Şeb i aruzun yapıldığı salonda yanıma bir adam yaklaşıyor . “Biz bir insanla ilk tanışıp karşılaştığımızda onun yüzüne bakmayız, ilkin yüreğine bakarız. Biz tanışıyorduk….”deyip kayboluyor. 15 aralık gecesi gördüğüm bu rüya zihnimde canlandığında, derviş o rüyadaki bendim diyor. Ben senin gönlüne bakarım başka yerine değil diyor. Gönlüne baktım ve gördüm diyor gönlümü fethedercesine. Beni zevcin olarak kabul eder misin diyor yine yumuşak, derin ve karşı konulması mümkün olmayan bir çağırışla. Üstadımı hayal meyal farkediyorum şaka yapmış ve yürekten kahkahalar atar gibi gülümserken en neşeli en şakacı haliyle. Alışık olmadığım zevc ile ve kararsızlıktaki kararlılıkla ‘zevc’in beyaz ihramının ardına tutunup Kabe’ye meylediyoruz. Kabe’ de bir eş oluşun ve o eşin ardına düşülüp yapılan tavafın eşsizzz güzelliğiyle. Kabe eşsiz , eş eşsiz eşsizlik eşli.. Tavafın güzelliği ruhun güzelliğinin insiyabına dolanıyor. Bedenler bedensizliğin hafifliğinde tavaf yapıyor. Hacer ül esved bizi ilk tebrik eden oluyor nurunun ve kokusunun eşsizliğiyle . Biz mi onu selamlıyoruz O’mu bizi selamlıyor ayırd edemiyorum. Düğün hediyesi gibi gülümser selamlaşmamızla. Tavaf sonsuz bir derinlikte yapılan binlerce fit yükseklikte salınan kelebeklerin kanatsız uçuşu gibi, pervanelerin ışığa meylini anlamak gibi. Bizi bekleyen bir halakaya katışıyoruz tavafın ardından ve ‘biz’olmanın acemiliğinden emin Arafat dağında oluyoruz . Küçük gurup tek halakadan oluşmuş Arafat dağında Adem’le Havva’nın karşılaştığı mekan olduğunu bildiğimiz noktada nikahımız için toplanmış. Aralarına katılıp ellerimizi duaya açıyoruz arşa doğru aminler yükselirken. Hz. Ömer’i bu kadar sevdiğin için Ömer’in ahlakıyla ahlaklanmış olan nasibin diyor bilmediğim ve duymadığım bir ses.

Devamını oku...

Efendim, üstadım,

Hamuşunuz olarak kapınızda ve gönlünüzde olmayı nasip eder Allah inşallah. Tam yirmi üçgün oldu bu gün Sizsiz. Ben bu dünyaya geldiğim günden beri Sizi aramış aramış aramış durmuş ve en nihayetinde bulmuşken, sizden fiziksel anlamda uzak olmanın acemiliğini ya da çaresizliğini hissederken binlerce şükürler olsun ki elimden tutup göğsünüze basışınızı da duyumsayabiliyorum lakin kıt aklımla bilemiyorum  bu sarmalanışın sırrını, görür sandıklarımın hikmetini. Okumaya çalışıyorum acemi talebeniz olarak gönderilen işaretleri. Öyle çok oldu ki Size gelmek üzere ilk adımı attığım andan itibaren zahiri ve batıni hayretler. Söylemeye veya yazmaya nereden ve hangisinden başlayacağımı bilemedim. Ben de en içimde tutmakta zorlandığımı size yazmam gerektiğini anladım Peygamber Efendimizin yöngöstermesi ile. Ve bu yolda yaşanılan her anın yazılması gerektiğini. Zira internetteki sohbetlerinizle de imdadıma yetiştiniz ve bunları yaşadıktan sonra dinlediğim bir sohbetinizde az ve üstü kapalı da olsa zikrullahta bunları yaşayanlar olduğunu belirttiniz. Eminim biliyorsunuzdur ama ben  anlatmyı çok isterdim gözlerinizin içine baka baka, o heyecana, kalbimin çırpınışına aldırmadan. Ancak bu yirmiüç günlük derste anladım ki yazmak lazımmış suskun, dilsiz, sessiz. Yaklaşık bir yılı kapssayan bu yolculuk yine kalem halem hamuş olup size gelecek sanırım bundan böyle. Benim telefonlarım arasıra dinleniyor. Kimbilir belki de dinleyen zalimlerin kulaklarına asla gitmemesi gereken bu satırlar size yine bu şekilde gelmeli imiş bunu biraz geç idrak ettim. Yine de her ne sebeple olursa olsun size ulaşamamak, sizi duyamamak yangınımı sönmez kıldı.
Aşağıdaki ekte yazılanların hepsi zikrullahlar esnasında oldu. Bu konuda hiçbirbilgim olmadığı için şaşkındım lakin birtaraftan da sanki çok doğalmış ve yaşanılması muhtemelmiş gibi bir hisse kapıldım. Bunların nedenliğini niçinliğini bilmiyorum. Ocak ayı içerisinde Allah nasip ederse yine size gelme ümidindeyim. Biletimi aldım. Eğer uygun görürseniz sadece ve sadece size söyleyebileceğim şuana kadar hiçkimse ile paylaşmadığım, belki de duymaya çok alışık olduğunuz, yüzlerce kez dinlediğiniz belki benzer cümleleri sizinle bir kez de ben konuşsam çok şey istemiş olur muyum!

Devamını oku...

Üstadım , Efendim;

Üstadım , Efendim;

   Sizden evvel,   yılgın, yalnız  yalpalarken  engebeli hayat çıkmazında  aşk kırıntıları ile oyalanmış gönüller aşkı ne bilir? Aşka ayna değil midir aşkınız? Bir   “ ah”   ile yadetmek  “ah”ı  “ah”larla tütsülemek değil midir? Bir “ah” ınızdan duyulan içinizin yanık kokusu, içi yanmışların yangınına bir sel değil midir?

       O sel ki , yangını söndürmeyip alevler fışkırtan ,  ateş sellerinin önündeki bendleri alıp götüren bir yel gibi coşkun değil midir?

      Aşk- ı derunu yaşayan gönüllere aşk- ı hakîkiyi öğreten, öğrettikçe yanık kokusunun yangınını her yüreğe dolduran, doldurdukça ruhunuza değdiren,  değdirdikçe ruhunuzdan bildiren, bildirdikçe  gönlünüze yaslayan , yasladıkça gözyaşına dolayan , ağladıkça masivadan ayıran, ayırdıkça  vuslata yaklaştıran , yaklaştıkça kesretten soyunduran , soyundukça hiçliğine bulayan , buladıkça Tevhid’e  ulaştıran,  ulaştıkça daha çok uzaklaşan, uzaklaştıkça iştiyakı artıran, arttırdıkça ahları feryad yapan , ah ettikçe  ruhu nefsten ayıran, ayırdıkça hali halden halleden nefesiniz değil midir?

      O nefes ki , Yakîn olanı yakın kılan , yakın kılanın takdiriyle can bulan,   can verenin takdiriyle nur saçan, aşkın sahibinin , aşkı varedenin  KUN FEYEKUN uyla nur olan  değil midir?

   Aşk ı parendenin Hamuşuna yanışını telmih ile , gönülleri pûryan  eden nur u ilahinin hüzmesi bakışlarınız değil midir!

   O bakış ki iştiyakın anlamını  haykıran, bakmadıkça bakmaları kör kılan, kör kuyunun karanlığında kaybolan  Yusufî yalnızlığı   fısıldayan, fısıldarken Yakubî özleyişi gizleyen,  gizlerken Züleyhanın  yangınını   yandıran, o yanışla bir gömleğin kokusuna gözsüren hasretin kahroluşuyla kapanmış değil midir?

    Yakubî kapanışla  gözkapakları semada yumulunca Varedenin aşkıyla aşklanıp, neyin nalişiyle feryada gelen çırpınışları işitmekten bitab düşen, bitab düştükçe, daha daha daha dönüp dönmekle  dönenin ve döndürenin ritmiyle  kaybolan ruhun efganı duyduklarınız  değil midir ?

   O duyuşlar ki şeb i yeldanın derinliğinden derine indikçe yok olan , yok oldukça yüreğini kemiren kurdun kemirişleriyle ALLAH , ALLAH demelerinin demini Eyyubî  sabredişle artıran , arttırdıkça eksilten, eksilttikçe birleyen , birledikçe  inleyen Davudî nefeslerle   “HU” eyvallah “HU” sesini , “LA İLAHE İLLALLAH” zikrini melekut alemlerine ulaştıran mecliste gül eyleyen değil midir?

     O dokunuş ki  Rumî  coşuşla ,  postnişin önünde  bikarar, bihaber, boynu bükük dervişin eline değerker,  lebden gönle, gönülden  semaya,  semadan   fenaya , fenadan bekaya ulaşan bir selamın  neşvesi değil midir?

        Şeb i arus ile bir bendenin şeyhine ulaşmağa azmetmiş yüreği bu kavuşmaya dayanmaya  kafi midir?

Sayfa 35 / 43

<< Başlangıç < Önceki 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 Sonraki > Son >>