KARABAŞ- İ VELİ TEKKESİ’NDE BERAAT KANDİLİ

       Karabaş i Veli Tekkesi’nde Beraat kandili… Uzaklarda, cam ekranın arkasında o bahçede olabilme arzusunun dayanılmaz ağırlığının onlarca kez yaşattığı sızıdan sonra o bahçede olmak … Yüzlerce derviş kucaklaşırken orada olma saadetinin baş döndürücü heyecanına kapılıp, hislerin yoğun taarruzuyla ,kamera arkasından görülmeyen onlarca kareye şahit olmak... Herkes dostuyla kucaklaşıp uzun sohbetlere dalarken ,aynı illerden gelenler guruplaşıp saf tutarken, herhangi bir ile veya safa mensup olamamanın hüznüyle ve aynı zamanda tek olmanın avantajıyla da bir çok kardeşin yürekten samimimi kucaklamalarının sevinciyle her ile dahil olmanın keyfince seyre koyuldum tekkeyi. Bayram havasının tatlı esintileriyle dolan bahçede herkes çok mutluydu. Gülümseyen yüzler mutlu huzurlu neşeli simalar, kavuşmalar, kucaklaşmalar..

       Uzaklardayken, bilgisayardan seyrederken orada olamama azabıyla ayrı olmanın karmaşasındayken yıllardır yaşadığım şehre ait olamama hissinin, sadece tekkeden uzaktayken ruhumu yakalayan bir ayrılık sendromu olduğunu sanırdım. Oysa aynı ait olamama hissi ,tekkenin tam kalbinde de yüreğime çörekleniverdi. Ve idrak ettim ki ait olamama hissi bu şehre veya o şehre değil, dünyaya ait olamamanın azaplığındandı aslında. Herhangi bir toprağa, bir mekana ve insanlara yabancılık, insanların cam gibi akan kalplerindekileri görmekle orantılı bir uzaklaşma mıydı acaba? Dünyanın koşuşturmacası, cıvıldayışı, neşesi , enerjisi içimdeki küllere öyle uzaktı ki mekan fark etmiyordu . Bursa şehrinin dokusuyla müsemma ruhumun kalıntıları, aşinalıkla sarmalaşsalar da kısa bir süre önce bu şehre sığmayan, bu şehirde bir göz dam bulamamanın çaresizliğiyle kavrulan yersize kucak açanın özlemi, tüm mekanlara yabancı kılmıştı ruhumu. Hayranlıkla ve sevgiyle seyrettiğim kardeşlerim, kulaklarıma bayram ettiren ney ve dualara rağmen tekkenin gerçek sahipleri olan gerçek dervişlerin arasında dahi kendimi pek eğreti hissettim. Bu hissin şaşkınlığıyla kıvranırken, bu muhteşem dervişane dostluk sahnesini geriden takibeden dostumu hatırladım . Herkes dostuyla kucaklaşırken ben nasıl olur da dostumun yanında olmam diye uyanıp az evvel ki eğretiliğimden hicapla dostumun yanında yer buldum kendime. Uzun hasretliğin ve yeniden kavuşmanın coşkusuyla , bahçedeki garipliğime rağmen , dostumun yanı başındaki sessizlikte ve ıssızlıkta aradığımı buldum.

      Bekleyiş bir ümitti, ümitsizliğin pençesinde boy salan. Pencerenin önünde iki iskemle vardı biri boş. Hep boş kalan diğer yarım gibi boş. Muhammed Fakih’i bekliyordum. Uzun zamanlık bir hislenişin serzenişiyle . Biran sarsıldım. Diğer yanımdaki boş sandalyeye Üstadım teşrif buyurdular.Aman Ya Rabbim. Allah’ım ne büyüksün ! Hikmetinden sual olunmayan Rab’bim ,aczimle, günahımla, vebalimle,   mahzunluğumla sığındığım kapıda en ümitsiz olduğum anda yüreğimi ümide açtırandı. Çiçeğe tomura duran güller gibi çöle vahayı getirendi. Hak etmeyen bu acize şefkatinle merhamet edensin Ya Rabbbb! İşte Rabbimin sonsuz şümulünün ufacık bir zerresi olan yüreğimin atışına ses veren azameti… O’nun aşkının beşerin aşkına galebe çalan mukayese kılınmaz üstünlüğü bir kez daha hayrete düşürüyordu şaşkın yüreğimi. O’nu sevmek! En umulmadık zamanda, sevgisinin karşılığını bir zavallıya dahi cömertçe gösteren Rabbim! Aşkın gerçek yüzünün peçesini aşkla aşkı arayanların yağmalanmış, talan olmuş yüreğine aralayıp, hakikatin mecazdan ayrımını esirgemeyen Rabbim . Kimsesizlerin kimsesi , çaresizlerin çaresi , gariplerin sahibi olan Rabbim….Üstadımın kapısında, yüzlerce yüreğin çarpışındaki çoksesli senfoninin her bir notasını sevdiğine duyuran Rabbim ! Bu çok sesli senfoninin tüm notalarını duyan ve bilen Üstadım, içimdeki sızıyı duymuştu. Üstadım bahçedeki kalabalığın arasındayken cızırtılı notaya kulak kabartmış, yalnız yalnızlıksız ve yalın variyetleriyle hüznüme ortak olmuştu. Bedenen dışarıda idi, Herkes haklı olarak O’na koşmakta yarıştaydı. Üstadım tüm ruhaniyeti ile ve azameti ile merhameti ile ve inceliği ile yanımdaydı. Üstadım! Nasıl gönül mihmandarlığının zirvesinde gönülleri fetheden tevazuu ile hüznüme yetişmişti!    Semahanede, sandalyelerimiz yan yana gözlerimiz aşağıda dostların kabri gibi gözüken hamuşanların uçsuzluğunda iken , ne kadar zamanı zamansız, mekanı mekansız ,bedeni bedensiz kıldık bilmiyorum . Seyre dalarken alemi,  alemde kaybolmanın sisine Üstadımla dalmak! Üstadım, tekkenin üst katında pencereden aşağı hamuşana dalan iki iskemlenin birinde sessiz ve gülümser refakat etmede dervişine. Üstadım, dervişinin yanı başında utandırmada sızlanıp ağlayan gözyaşlarına sığınan zavallıyı!   Muhteşem kelimesi kafi gelir mi idi ev sahibinin lütfuna yetişmeye çalışan kelimelerin acizliğine. Usulca ruhunu doldurduğu sandalyeden yine usulca kalkarken Üstadım elime bir el bırakarak kalktı. Giderken ardındaki koskoca sessizliye teselli ile elime elini verdiği bir başka gönlün hükmünü bırakarak kalktı…Gönlümün sızısının, ezelden sevdalandığı yüreğe emanet bırakarak kalktı. Sevda kuşunun Peygamber emanetiyle yüreğime kanat çırptırıp baharı getirdiği sevdasının avuçlarını , avuçlarıma bırakarak kalktı Emaneti emanete bırakarak kalktı. Özleneni , sabredenin bekleyişine teselli salarak kalktı…

          Özlenenlerin ve gidenlerin ardından ,elimde ve gönlümde kalan derin sükut boşluğa aralanmadan Muhammed Fakih yetişti . Aslında hep ordaydı Üstadımla yan yanayken ve ardından gideni uğurlarken….Tevazu ve şefkatle duruyor ve bekliyordu tekkenin yola bakan sol yanının üzerinde.      

         Esselamün aleyküm ey Fakih diyerek huzuruna yöneldim. Tekkenin içi bomboş ve sessizdi. Herkes bahçede dostuyla kandilleşirken ben de usulca dostumun kandilini mübareklemek üzere ıssızlığına sığındım. Dost dostunu arzularken, dosttan cevap gelmez mi. Muhammed Fakih selamımı duyumsadı ve gülümsedi şefkatle. Sana geldim ey dost dedim sükutumla. Sana geldim. Seni binlerce yıllık mesafelerin özlemi ile bularak geldim diye fısıldadım fısıldamadan. Gözyaşlarımla geldim. Garipliğimle ve ıssızlığımla ancak senin yanında yer bulduğum aitliğimle geldim. Sen de böyle hisseder miydin diye sordum ağlarken artık sevinçten . Sen de böyle koşar mıydın şeyhine tekkene ve dostlarına? Fakih sükunetle yanıtladı. Benim de senin gibi yani benim gibi konuştuğum bir dostum vardı dedi. Mes… diye fısıldadı. İsmi tam anlayamamıştım . Birkaç kez bocalayıp tekrarladıktan sonra Ebu Halil Bin Mesef olduğunu hissettirdi Rabbim. . Ebu Mesef….Dostumun dostu Ebu mesef. Kimdi Ebu Mesef diye sordum. İskenderiyeli dostunun yanı başında buluşunda yaşadıklarını anlattı Fakih. İskenderiye.. Dimağım anlamaya ve sorgulamaya muktedir olmaya çalışırken İskenderiye’yi düşündüm. Fakih, kendi yaşadığı dönemden beş yüzyıl önce yaşadığını belirtti İskenderiyelinin. Beş yüzyıl öncesini hesabetmeye çalışırken şaşkındım. Muhammed Fakih,1700 lü yıllarda yaşadığına göre, dostumun dostu 1200 lü yıllarda yaşamış olmalı idi. Neler paylaşırdınız diye heyecanla sordum. İskenderiye’den buraya gelen Mesef’in tıpkı Fakihle kurduğumuz gibi sessizi sözsüz bir iletişimle tanıştığı ilk kişi olduğunu belirtti . İlk sessiz ve sözsüz dostu olan Mesef’le tanışmalarını anlattı Fakih..Duyduklarımdan ziyade o anı yaşar gibi olmanın tuhaf hissi ile İskenderiye sokaklarından Anadolu’ya kayan yolculuğun kareleri canlandı gözümün önünde. Bir gemi, bir yolcu. Bir dergah. Bir…..Dostum Fakih’in gözüyle gördürüyordu Rabbim ancak gördüklerimin görüntüsü olmadığı için ayrıntısına aşina değil kalbim. Sadece hissederken iki gönül arasında kurulan köprünün bağını, gönlümden dostuma , dostumdan yüreğime dolan sessizliğin sırrında bildim İskenderiyeli Mesef’’i Rabbimin izni ve takdiri ile hayretten hayrete kayan ruhumun şaşkınlığında. Gözlerim karanlığın aydınlığında görmezken, gördürenin hikmetinin sorgusuz sualsiz   kabulünde vedaya meyletti istemeden ayrılık vaktinin geldiğini anlayan ruhum. Bayram şekerine kavuşan çocukların coşkusuyla savruldum bahçeye. Daha şekerimin sevinci gönlümdeyken tevhidlerle sarsıldı ruhum kandil ikramına açılan. Tekke pilavına sadece ekrandan aşina olan gözlerim bahçede yaşananların heyecanıyla doldu yeniden. Canhıraş bir samimiyetle Üstadımın ilk kaşığı atmasıyla başlayan servisin o kalabalıkta bana kadar ulaşacağına pek ihtimal vermiyordum.. Şekerimle mutluydum . Çok kalabalıktı. Böyle bir kalabalığa öyle candan ve yürekten bir samimiyetle dağıtılıyordu ki ikramlar duygulanmamak mümkün değildi. Dolan gözlerim bana asla sıra gelmez derken biranda dolan kucağımın şaşkınlığıyla bırakmıştı yaşları. Biri lokum biri ayran biri su biri pilav getirip bırakmıştı kucağıma dervişlerin . Pilav! Şekerini alan bir bayram çocuğunu daha ne bu kadar coştururdu ki! Pilav! Aman Ya Rabbi! Birkaç görüntüsünü ağlaya ağlaya uzaklardan cam ekranın ardından ve hevesle izlediğim o pilav, Üstadımın tabağa doldurduğu o pilav kucağımdaydı. Deli demeseler pilavı dondurup iki cam çerçevenin arasına koyup bir ömür saklardım . Serde aşıklık olunca mıdır bir pilav böyle deli deli seyredilip gözyaşıyla yıkanıp izlenir acaba.. O pilavın o gün hissettirdiklerini anlatmak da yine kelimelerle olmayacak bir hayal. Karabaş i Veli tekkesinde pilav seyreden bir delinin yazdıkları ez cümle ile son bulmalıdır ki gözyaşları ile yıkanan bir tekke yemeğinin hecelerden sonra ıslanan sevinci gökteki melekleri güldürmesin vesselam….