HAMUŞ 4

   Dergâhtaki zikrullah. Mart ayı. Cepheye sema yürüyüşünden evvelki son zikir. Bir rüzgar hissediyorum ensemde, yanağımda, ellerimde. Nedir bu rüzgar? Siper..Siperlerin arasında birini görüyorum. Yüzü ay gibi beyaz ve yuvarlak. Yaşı çok genç. On beşliklerden.. Öyle ki şapkasının altında ay yüzü kaybolmuş adeta. Yaslanmış soğuk toprak sipere umarsız.. Sanki bir fotoğrafa poz verir gibi bakıyor. Bakıyor, sadece bakıyor. Gözlerinde hem hüzün var hem de mutluluk. Elleri dizlerinin üzerinde. Sadece bakıyor, derin manalı ve tevekküllü..

Cepheye Sema

           Tüm kardeşler cepheye yürürken ve siperdeki bakışı görmüşken orada olamamanın hüznü… Tüm benliğimi kaplayan hüzün, cephede olamamanın eksikliğini gidermiyor. Allah’ıma ve zikrullaha sığınıyorum. Aynı yüz siperler arasından beliriyor aniden. Yine masum, hüzünlü ve tevekkül dolu. Kimsin diyorum. “Kastamonulu Rıfat” olduğunu belirtirken, siperinin içinde oturuyor bakışını hiç bozmadan, sakin. Kastamonulu Rıfat.. Çanakkale şehidi.. Yandım diyorum! Ben size çok yandım diyorum! Çanakkale sızısını yüreğimde hissederken; mahşeri karanlığı, siper içerisindeki ölüm kokusunu, ölüm sızısını soluyorum. Rıfat ise tevekkül dolu oturuşundan, masum bakışından hiçbir şey kaybetmiyor. Zihnimden mırıldanıyorum:

Tarihler seni yazdı Çanakkale; yağmur gibi yağarken üstüne mermiler
               Sevenler mi ayrıldı batarken tek tek gemiler
               Yetim mi kaldı yoksa bebeler
               Söyle neden ağlıyorsun Çanakkale “

       Sanki Rıfat ardından yananlardan bihabermiş gibi anlatmaya çalışıyorum. Ancak sanki Çanakkale’den sonra gidenlerin ardından bihaber olan o değil de benmişim gibi gaflete kapılıyorum Biz çok yandık, çok ağladık demeye utanıyorum. Zira Çanakkale sızısını hissederken ne kadar duygulansak da; sevdiklerinden ayrılıp geride yetimler bırakanların bizler olmadığımızın bilinciyle, “yetimler bıraktın mı ardında sevdiklerinden ayrıldın mı” demeye utandığım gibi.

“Neden ağlıyorsun
Çanakkale?
Gölgende mi saklandı düşman
Yoksa mavi denizine mi sızdı gemiler!
Neden ağlıyorsun Çanakkale..
Biliyorum dönmedi Mehmet'ler
Yoksa yamacında mı vuruldu bu şanlı şehitler..”

Aynı sağlam tevekkülüyle bakıyor Rıfat neden üzüleceksiniz ki siz der gibi ardından. O gördüğüm siperdeki bekleyişini anlatıyor.

    “Ölüm artık beklediğimiz, özlediğimiz ve son ümit kapımız olmasına rağmen az da olsa korkuyorduk. Ya şehid olamazsak diye . Ya yanlış bir şey yaparda şehit olamazsak diye korkuyorduk. Şehadeti sabırsızlıkla beklerken, dışarıdaki kıyamet en kerih haliyle kükrerken, siperlerimiz en çaresiz olduğumuz anda Allah Allah nidalarımızla yeniden ümit var oluyordu. Allah Allah dedikçe doyuyordu karnımız. Allah Allah dedikçe diniyordu acımız, korkumuz , Allah Allah dedikçe geçiyordu susuzluğumuz. Yani üzüm hoşafının ve kuru ekmeğin esas katığı Allah Allah nidalarımızdı. Allah dedikçe başka hiçbir şeye kalmıyordu ihtiyaç. Ölüm nasıl bir şey diye düşününce yine de korkardık, ancak Allah derken tüm korkular giderdi. Bazen geceleri siper içlerinden zikre dururduk. Yani savaşırken ki Allah Allah sesleri değil, savaşmazken siperlerden geceleri semayı çınlattığımız Allah seslerinden bahsediyorum. Sesimizi duyan düşman askerleri dahi evvel korkar, sonra Allah dediğimizi anladıklarında aynı Allah’ın kulları olduğumuz için ürperirlerdi. İçlerinden bazıları bu şekilde zikre karıştıkları için ölürken hiç acı çekmediler. Susmamayı, susmadıkça yaşamayı İsmet Derviş adlı bir kardeşimiz öğretmişti bize. Onu tanımadan evvel bilmezdik “Allah” derken yaşamayı. O, siperleri dolaşıp bize can kattı. Candan öte cana karışmayı bildi dilimiz derken “Allah” . Karanlık mı bastı, “Allah”. Korku mu çaldı kapıyı ”Allah”. Açlık mı kuşattı bican bedeni “Allah”

   Siperimiz kan kokardı sustuğumuz vakitler.. Taki o gece O’NU karşımızda görene değin. Peygamber Efendimiz siperimize geldiği gece, kan kokusunun yerini gül kokusu aldı. Ve anladık artık gitme vaktidir. Sevincimiz sonsuz kaldı. Gül kokusu ile dolu siperimize teşrif eden Efendimiz’i gördüğümüz vakit bir başka coştuk, başladık selama, inlettik semayı. Duyanlar şaşkın, gözlerimiz yaşlı

YA RESUL ALLAH, YA NEBİ ALLAH

SALLALLAHU ALA MUHAMMED

SALLALLAHU ALEYHİ VESELLİM

Canım kurban senin yoluna
Adı güzel kendi güzel Muhammed
Gel Şefaat eyle sen kenter kuluna
Adı güzel kendi güzel Muhammed

   O’nu görmek, O’na varmak kalbimizi heyecanla doldurmuştu, daha cennete gitmeden siperimiz cennet bahçesine dönüştürmüştü, ne ölüm, ne kan, ne savaş. O, tebessümüyle gönlümüze öyle bir neşve bırakmıştı ki, O’na selama durmak, hep O’nun yanında kalmayı arzulamak tek düşüncemiz olmuştu. Lakin biliyorduk bizi almaya geldiğini, daha bir coşkuyla inlettik siperleri. Gelibolu inliyordu selatımızla:

 YA RESUL ALLAH, YA NEBİ ALLAH

SALLALLAHU ALA MUHAMMED

SALLALLAHU ALEYHİ VESELLİM

Mümin olanların çoktur cefası
Ahrette olur zevk u sefası
On sekiz bin âlemin Mustafa'sı
Adı güzel kendi güzel Muhammed

Sevincimiz gözyaşlarımıza karışırken sesimizin yüksekliği arşa ulaşıyordu. Düşman şaşkın, düşman korkmuş, düşman sarih..Mehmetler bir an önce siper mezarından kurtulup beka cennetine varmak için sabırsız inletiyordu geceyi:

YA RESUL ALLAH, YA NEBİ ALLAH

SALLALLAHU ALA MUHAMMED

SALLALLAHU ALEYHİ VESELLİM

Yedi kat gökleri seyran eyleyen
Kürsü'nün üstünde cevlân eyleyen
Mi'racında ümmetini dileyen
Adı güzel kendi güzel Muhammed

Allah, Allah, Allah, Allah, Allah diye inletirken geceyi, tüm siperler başlamıştı bize eşlik etmeye. Lakin biz arşa yükselirken Efendimizin peşinden, elli bin kişinin hep bir ağızdan tekrarladığı Allah zikri yeryüzünde duyduğumuz son ses oldu, Göğe doğru yükselirken geride kalanların sesini işitiyorduk. Sevinç zikrimize karışan bizle gelemeyenlerin zikri, feryada dönüşmüştü

HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK HAK..

Semada ilk gördüğümüz melekler oldu, bizi öyle sevinçle karşıladılar ki! Yeryüzünün en nadide misafirlerini emanet almış gibi özenli, sevinçli ve coşkuluydular.

        Siz şehitleri andığınız o gün 18 mart 2011 günü, o salonda bizde vardık. Bir şehit yavrusunun gözünden akan bir damla yaştı bizi oraya getiren. Hepimiz tıpkı Çanakkale’deki son günümüz gibi toplaşmıştık anmanın yapılacağı salona. Salonda gözyaşı döken herkesin yanında birimiz selama durmuştuk. Bu yüzden ağlıyordu tüm salon. Jandarma Alay Komutanının yanında, şehit arkadaşları saf tutmuştu. Bu yüzden salonda ağlayanların içinde en çok O idi yürekten haykıran. Arkadaşlarının kokusunu almış, Onları hissetmişti. Biz şehitler ağlayamayız, ağlayamayan şehitlerin hepsi onlara bakıp ağlar olmuştu. Hala böyle komutanların olması bizlerin huzurunu daim kılıyordu. Sahnede her düşen şehitle biz de düşüyor, her dirilen şehitle biz de diriliyorduk. Ağlayan ana bizimdi, inleyen baba bizimdi. Bizim ardımızdan o vakitler ağlayan tüm sevdiklerimiz artık bizimle. Ayrılık, toprak olan bedenlerimizle son bulmuşken ne gam! Önde o yaşayan Jandarma alay Komutanı ve onun şehit silah arkadaşlarının ardında hepimiz saf tutmuştuk. Her gözyaşı, bizi hisseden sizlerin neticesiydi. Tüm salon ağlarken, biz hatırlanmanın ve orada olmanın gururunu yaşıyor, artık ağlayamayan gözlerimizle susuyorduk.

 Şimdi, bugün Gelibolu’ya gelen Mevlevilerin Allah nidaları bizimkilere karışınca yine o güne, şehadet şerbetini içmeden evvel ALLAHHHHH diye yeri göğü inlettiğimiz o güne ulaştık. İçlerinden bazıları kabirlerimize baktıklarında gördüler nerede olduğumuzu, gördüler lakin akılları başlarından gitti, varmak istediler yanımıza, kalmak istediler canımızda. Canlar! Candan geçip, canı gören canlar! Sizde bir gün varırsınız kim bilir heves edip ayrılmak istemediğiniz can kardeşlerinizin yanına. Kastamonulu Ragıp, 57. Alayın üç yüz metre ilerisinde can verdi. Bu toprakta kalan bedeni can verirken can buldu. Canlar! Siz sanmayın cansızız, cana can katanın bekasında candan öte canlayız. “….