HAMUŞ 3

     Karabaş-i Veli  Tekkesi…..Tekkede yapılacak sema mukabelesini beklerken, kalabalığın gürültüsü ve semayı beklemenin sabırsızlığından biran sıyrılmak için başımı camdan dışarıya çevirdim. Hemen arkamda, mezarların veya türbelerin olduğunu fark ettim. Otururken dikkat etmemiştim ve pencerenin türbeye baktığını bilmiyordum. Efendimin , Üstadımın bir sohbetinde dinlediğim üzere “Essselamün Aleyküm ey ehli Kubur” diye geçirdim içerimden. İki gün önce, Üftade Hazretlerini ilk defa ziyaret ederken, çok kısıtlı olan vakte, oldukça bereketli evliyalar şehrini sığdırmanın pek mümkün olmadığını anlamış, çok acele de olsa  ziyaret etmeden ayrılmak istememiştim. Zira Konya ziyaretinde yollar tıkanıp Hz. Mevlana’nın tek açık yol olduğunu anladığımda Üstadım , Efendim:” Bir şehre gidildiğinde,ilk önce o şehrin büyükleri ziyaret edilmelidir” derken yolların neden sadece Hz. Pir’e açık olduğunu izah etmişti.Lakin Bursa şehrinin öyle çok velisi vardı ki!Hepsini görmek istiyordum. Acele acele Üftade Hazretlerinin ziyaretine vardığımızda yukarıya çıkmadan aşağıda bir küçük mezar fark ettim. Hafif duraksayıp fatihaya başlayınca: “Ben küçük bir çocuktum , beni boğarak öldürdüler” sözlerini hisseder gibi oldum. Mezar küçük olduğu için ve daha evvel böyle bir tecrübem olmadığı için bilinçaltımın aldatmacası veya zihnimin kurgusu diye düşündüm ve çok acele Üftade hazretlerinin yanına yöneldim. Tekkenin bahçesindeki mezara bakarken bir gün önceki  o küçük mezarı hatırladım, şimdi artık acelem yoktu,  gözlerimi kapadım. “Esse lam ün Aleyküm ey ehl i kubur” diyerek yine “Üstadımın sufi öğretisine binaen öğrettiği  on bir ihlas ve  bir Fatiha okumaya koyuldum. Sema henüz başlamamıştı .İçerisi kalabalık ve gürültülüydü. Arkam semahaneye, yüzüm pencereden bahçedeki mezara   dönüktü. Kısa süre sonra tam karşımdaki mezarda bulunan kişinin isminin  Muhammed Fakîh olduğunu hissettim. Muhammed Fakîh diye tanıtmıştı adeta kendini sözsüz ve dilsiz. Daha evvel Fakih diye bir kelime duyduğumu hiç hatırlamıyordum. Hatırlasam, yine bilinçaltı kurgulaması  olduğunu düşünecektim.

Herhalde uydurdum ben bu ismi demekten  alamadım yine de kendimi. Gerçeği anlamak için ona sormaktan başka çarem yoktu. “Fakih de ne demek” dedim. “Sence” dedi. Osmanlıca kelime köklerinin yapısını düşünerek “Fıkıhla mı ilgili ?”diye sordum . Onayladı. O an  tek düşüncem hayal kurup kurmadığımı anlamam için ilk fırsatta sözlükten fakihin anlamına bakmak ve böyle bir kelime olup olmadığını anlamaktı. Eğer böyle bir kelime vardı ise  bilinçaltımın oyunu değil, bizzat mezardaki kişi ile iletilişimin hayal olmadığının delili olacaktı. Bu düşüncelerle karışmışken Muhammed Fakih anlatmaya başladı. Daha doğrusu sanki röportaj gibi soru cevap şeklinde bir iletişim gelişti aramızda. “Ney üfler miydin” diye sordum ilk nedense. “Öyle  incelikli işlerden pek anlamazdım” dedi. Tekke sakinlerinden olduğunu biliyor gibiydim. Mutfak işleriyle ilgilendiğini ve özellikle çok iyi çay  yaptığını , tekkedeki minberin arkasındaki bahçede, ocaklarının olduğunu anlattı. Bahçeyi işaret ederek  “orada yapardık çaylarımızı” dedi. Biran, ocağı ve  Muhammed Fakihi görür gibi oldum. “Üstadıma söyleyebilir miyim söylediklerini” dedim. “Söyleyebilirsin elbette, O zaten biliyor” dedi. “Bedensiz olmak, ölmek nasıl” diye sordum, bir ölüyle konuşur olmanın hayretine boğulmadan ve diriden daha diri olanı hisseder olmanın makul ve  alelade gibiliğini  yaşarken. “Beden hapishanesinden kurtulup ben hırkasını giydik.Zamanın zamansızlığını yaşayan zamanın zamansızlığında, zamanın boşunalığında, oyalayıcılığında ve yönlerinde olmaksızın yürümek… Zamanın zamansızlığı, anın ansızlığı. İstediğimiz zaman, sema yapabiliyoruz hala. İçeride , semahanede olmakla dışarıda olmak arasında çok fark yok esasında. Biz de oradayız semahanede.

    Bedenli olmak daha zor. Zamanın anlamsızlığını  yaşamak zorunda olmadan,  masivaya takılı kalmak daha zor .Zamanın zamansızlığında asılı olmak ,zamanda kalıp, koşuşturmaktan daha kolay.”dedi.

     Mezar  taşındaki numarayı kastederek “Numaramı söyleme . İsimsiz, bedensiz ve eşyasız olmaktan kurtulmuşken numaralandırılmak , hiç olmuşken hiçliğe takılan kelepçe. Hiçliğe vurulan etiket, damga. Zamanın zamansızlığında iken, adımız, cismimiz, bedenimiz, yok olmuşken  numaralandırılmak” … Bundan derin üzüntü duyuyor gibiydi. İçeride sema başlamak üzere olduğundan acele etmeye başladı . Semaya yetişmek ister gibiydi. Ayrılık vaktinin geldiğini anladım yavaş yavaş. “Biz de içeride sıralanırdık.Şimdi burada sıralandık. İçerideki halakayı burada da kurduk” dedi. Bedensiziz… Beden hırkasını çıkarıp, tennurelerimizden pek de farklı olmayan bedensizlik hırkasını giyince daha özgür olduk.dedi.  Acele ediyordu.
“Üstadınız var mıydı , o da burada mı?” diye saçmaladım. “Dikkatli bakarsan, görürsün” dedi baş taraftaki mezarları kastederek. O esnada cama dayanmıştım ve cama aniden vuruldu. Birden irkildim. Gözlerim kapalıydı hala. Açarsam, oradan uzaklaşacaktım. Herhalde bahçede oynayan çocuklardı. “Cama vuran sen misin” diye sormaktan kendimi alamadım. Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. “Biz bedensiziz” dedi fiziksel bir şey yapamayacağını belirtirken. Bir ölüyle konuşuyordum, ruhum O’nun bedensizliği ve zamansızlığıyla birdi ve huzurluydu, lakin  bedensizlikten gelmeyen zarar, bedenlilerden geliyordu. Onunla konuşmamızda ne bir korku ne de bir çarpıntı vardı. Ama cama aniden vurulunca,  insanların duyarsızlığını ve çiğliğini  hatırladım,bedenli kalplı ve korkulu olduğumu da. O’nun acelesi vardı .. Sema başlamıştı. “Uyan ey gözlerim gafletten uyan” ilahisiyle gafletin, içinde bulunduğumuz yaşamın takendisi olduğunu bilerek, gerçekliğin ise hangi gerçeklik olduğunu bilmeyerek gözlerimi araladım. Muhammed Fakih çoktan semaya gitmişti. Karşımdaki mezar taşındaki gözlerimi kapamadan evvel hiç de fark etmediğim söylememem gereken numarayı  ve mezarların en başında destarlı mezar taşının heybetinden ve diğerlerinden başkalığından Üstadları olduğunu anladığım  taşı fark ettim . Ve telefonun sözlüğünden Fakih kelimesinin “fıkıhla ilgili olan” olduğunu …
   Anladım ve bildim ki ben bir hiçim aslında beden ve ben hırkasını giysem de, zamanın zamanını tutsam da, gözlerimin görmediği , kulaklarımın duymadığı bu zamansız sözleri bilmekliğin ancak ve ancak  Kadiri Mutlak olan Rab’bimin izniyle hafızamda belirdiğiydi. Öylesine hiçim ki yazarken dahi ben olmaktan sıyrılıp  hiç olan parmakların, satırların, kelimelerin, cümlelerin hiçbiri benden değildir. Hiç olan bedenim ancak ve ancak bir aracıdır , söylenenler bir mesajdır Üstadımın himmeti ile bu tekkede yıllardır sema yapan derviş kardeşlere gönderilen bir mektuptur. Tekkenindir, dergahındır , dervişlerindir , kardeşlerindir. Üstadımızındır, bahçedeki Üstadın ve dervişlerin irtibatlandığının delilidir.Sessiz , bedensiz üzerleri otlarla kaplı olsa da semadan beri durmayan bedenlerinin Karabaş ı veli tekkesi çatısı altında hala “Huu Huuuu” demelerinin, derken dilsiz kemiksiz bedensiz zamansız duruşlarının, yeri göğü inleten lakin gafil olan bizlerce duyulmayan , semada meleklerle zikredilen “HAK HAKK” nidalarının dilsiz yankılarıdır….