HAMUŞ 2

“Gel ey Muhammed bahardır Dudaklar ardında saklı aminlerimiz vardır Hacdan döner gibi gel Miraçtan iner gibi gel Bekliyoruz yıllardır” Dördüncü zikir O’Nu özlemenin mi daha zor yoksa O’nu özlerken O’nun hayalini kurmak ve o hayalin mi gerçek yoksa gerçek olanın mı hayal olduğunu ayırdedememenin mi daha zor olduğunu ayırdedemediğim bir günün gecesinde zikrullah….Bir derviş beliriyor Üstad’ımın gölgesi kokan….”Beni zevcin olarak kabul edermisin” diyor tanınmayan bir zamanın beklenmeyen anının ansızlığında. Ah der gibi bakıyorum kirpikleri Üstadımın bakışıyla nurlanmış gözlerine dervişin şaşkın , umarsız ,umutsuz . Bakmak bir an, susmak yüz an, düşünmek bin an. Öyle çok tanıyorum ki hiç tanımadığım bu dervişi! Bakışlar kararırken dil susuyor. Dil susunca gönül başlıyor, gönül başlayınca umut soluyor. Umut solunca dil , dîl oluyor. Anın aydınlığı karanlıkla halkalanıyor.Öyle çok tanıdığım hiç tanımadığım dervişe boynum bükük , hüznüm şedid dalıyorum. Yalnızlıktır benim tek yoldaşım, ayrılmaz tek sevgilim diyorum, diyorken hamuş olup ağlıyorum. Derviş öyle yürekli, öyle kararlı öyle merhametli ve öyle mütebessim ki ona hayır demek mümkün değil. Ben sana layık değilim diyorum en sonunda cevaben . Bursa’daki ilk gecemde, şeb i arus gecesinde gördüğüm bir rüya geliyor zihnime ansızın. Rüyayı derviş çağırıyor gönlüme. Şeb i aruzun yapıldığı salonda yanıma bir adam yaklaşıyor . “Biz bir insanla ilk tanışıp karşılaştığımızda onun yüzüne bakmayız, ilkin yüreğine bakarız. Biz tanışıyorduk….”deyip kayboluyor. 15 aralık gecesi gördüğüm bu rüya zihnimde canlandığında, derviş o rüyadaki bendim diyor. Ben senin gönlüne bakarım başka yerine değil diyor. Gönlüne baktım ve gördüm diyor gönlümü fethedercesine. Beni zevcin olarak kabul eder misin diyor yine yumuşak, derin ve karşı konulması mümkün olmayan bir çağırışla. Üstadımı hayal meyal farkediyorum şaka yapmış ve yürekten kahkahalar atar gibi gülümserken en neşeli en şakacı haliyle. Alışık olmadığım zevc ile ve kararsızlıktaki kararlılıkla ‘zevc’in beyaz ihramının ardına tutunup Kabe’ye meylediyoruz. Kabe’ de bir eş oluşun ve o eşin ardına düşülüp yapılan tavafın eşsizzz güzelliğiyle. Kabe eşsiz , eş eşsiz eşsizlik eşli.. Tavafın güzelliği ruhun güzelliğinin insiyabına dolanıyor. Bedenler bedensizliğin hafifliğinde tavaf yapıyor. Hacer ül esved bizi ilk tebrik eden oluyor nurunun ve kokusunun eşsizliğiyle . Biz mi onu selamlıyoruz O’mu bizi selamlıyor ayırd edemiyorum. Düğün hediyesi gibi gülümser selamlaşmamızla. Tavaf sonsuz bir derinlikte yapılan binlerce fit yükseklikte salınan kelebeklerin kanatsız uçuşu gibi, pervanelerin ışığa meylini anlamak gibi. Bizi bekleyen bir halakaya katışıyoruz tavafın ardından ve ‘biz’olmanın acemiliğinden emin Arafat dağında oluyoruz . Küçük gurup tek halakadan oluşmuş Arafat dağında Adem’le Havva’nın karşılaştığı mekan olduğunu bildiğimiz noktada nikahımız için toplanmış. Aralarına katılıp ellerimizi duaya açıyoruz arşa doğru aminler yükselirken. Hz. Ömer’i bu kadar sevdiğin için Ömer’in ahlakıyla ahlaklanmış olan nasibin diyor bilmediğim ve duymadığım bir ses.

“kuru toprağa düşen yağmur gibi düştün gönlüme hani rahmandan bir "üzülme,her kışın bir baharı var, yeniden yeşerecek yeniden çiçek açacaksın" mesajı taşır gibi düşer ya her yağmur tanesi, işte öyle bir ümit mesajı getirdin ölümlerle ayrılıklarla hastalıklarla malûl zihnime SEN varsın diye varlıkları vareden”, Beşinci Zikir Cihar ı Yar i Güzinn……Dört seçkin dost…Dört seçkin dost önünde selam.. Seyyid İbrahim Dusuki, Şeyh Ebu Hasan El Şazeli … Hepsi…. Cihar i yar i güzinin önünde baş kesiyorlar. Baş kesenler o kadar çok ki selam öyle uzun sürüyor .Hepsi siyah hırkaları ve başlarındaki sikkeleriyle Cihar ı Yar i güzine selamla başkesmedeler..Sonra sema başlıyor . Ya Hayyyyy! Huuuuu! Bu uhuvvetli semaya evsahipliğini Kabe yapıyor. Kabe’nin etrafında semaya duruyor semazenler. Kabede sema!Ne muhteşem! Sessiz bir sema bu . Bu sessizliğe ses veren yürekler . Tüm peşrevler yüreklerden üflenen neylerle icra ediliyor. Sessiz. Hamuş..Sema öyle muazzam ve dingin ki Kabe’nin etrafında olması manasının sırrını meşkettirir gibi. Zikrullahın tınıları ile vecde gelen gönüller birer birer semaya yükseliyorlar. Birer birer havalanan semezanler Kabe’nin etrafında döne döne yükseliyorlar .Uçuş uçuş pembe semazen şeffaf gibi. Hz. Hatice .. senin ebediyyet duanı kabul etmez olur mu hiç? ey göklerde adı her dem anılan Nebi ey kulluğuyla ebediyyetin varlığına sebeb olan Resul ışığın zerreleri adedince selam olsun sana konuşulmuş kelimelerin adedince selam olsun sana Ya Resulallah, şefaat eyle Allahaşkına..... Altıncı Zikir Atların nalınlarından yayılan toz ve yüzlerce dört nala koşturan atın ayaklarına açılan bir perde..Uhut… sadece atlar ve ayakları…dörtnala koşan atlar…Kabe ..Tavaf… Peygamber Efendimiz ve Üstadımız ve arkalarında derviş ve ben, ikimizin yanında Hz. Ömer tavafların en güzellerinden..Kabenin kapıları aralanıyor birden. İçerdeyiz. Peygamber efendimiz Kabenin içinde yüksek bir makamda . Heybetli. Beyazlar içerisinde yine . Taht gibi yüksek bir makamda oturuyor. Derviş ile ayakları dibindeyiz. Derviş yeşiller içerisinde. Başı öne eğik gözyaşları içerisinde. Peygamber Efendimiz’e bakamıyor gözleri yerde. Efendimiz dervişin sakalını sıvazlıyor. Ben ise yine cahil, gözlerimi ayıramıyorum Peygamberimden. Kabe’nin içi öyle geniş ki. Dışarıda tavaf edenler arasında babamı görüyorum. Peygamber Efendimiz Üstadıma soruyor Mustafa Efendi! Veriyormusun kızı. Şaşkınım , zira Üstadımı dervişin tarafında sanıyorum. Gönlüm sürur..Üstadım , şeyhim Canım Efendim , tebessüm ediyor..”Şahit misiniz Kabe ehli” diyor Peygamberim ve ardından “Şahit misiniz gök ehli” diye buyuruyor .. Herkes bakışlarıyla bu nikaha şahit oluyor sessiz ve sözsüz.. Kabe’nin içi kalabalık.. Kalabalık arasında Muhyittin Şekur’u görüyorum , sırtı duvara yaslanmış gülümsüyor. Ve o gün vefat eden ve hiç tanımadığım postnişin amcayı görüyorum yine görmeden sadece o olduğunu bilerek. Dışarda tavaf devam ediyor. Melekleri hissediyoruz. Dervişle ikimizi alıp götürüyorlar. Nasıl olduğunu bilmeden ve göz açıp kapayana kadar süren bir hızla üçüncü kat göğe. Düğün hediyemiz diyorlar . Onları görmez ve duymazken biliyoruz. Işıltılı birşeyler serpiştiriyorlar üstümüze yine görmediğimiz ama bildiğimiz. Siz de evinizde yapacağınız bir zikrullahta bizi konuk edersiniz diyorlar harfsiz ve sözsüz…….Yine kabede oluyoruz yeniden. Mutmain gönüllerimiz tavafın sürurunu dolduruyor gönlümüze.. Yedinci Zikir Konya’da Hz. Mevlana türbesinin yanında Karatay konuk evinde sabah 07.00 sularında bir amca ile karşılaşmıştım 17 Aralık sabahı. Zikrullah esnasında Onu gördüm. Ben kimim bil bakalım der gibiydi. Çok sonradan Hızır mı idi diye düşünmüştüm. Hızır mı? Dedim. Gülümsedi. Zülkarneyn dedi. Bana Konya’daki karşılaşmamızda bir şey vermişti. Paslı madeni bir para. Ben Zülkarneyn’im . Bu paranın sırrını Üstadı’na sor dedi ve kayboldu mütebessim. Konya…. Masiva..Hz. Mevlanaya vuslatı geciktiren masiva. Konyaya indiğimde gideceğim adresi bir türlü bulamamam , takside adresi ararken yolda bir çok tabelanın Hz. Mevlana Türbesini işaret ettiğini o bölgeyi çok iyi bilmesine rağmen çok kolay olan adresi bir türlü bulamamaktan çıldıracak gibi olan taksicinin arayışını farkettiğimde oldu. . Aynı noktada dönüp dolanıyor, adresi bir türlü bulamıyorduk . Tabelalar, oklar … yol boyunca onlarca ok ve tabelada Hz. Mevlana yazıyordu. Bunu farketmem biraz geç oldu. Taksiciye adresi boşuna aramamasını , zira asla bulamayacağını, çünkü esas gitmemiz gereken adresin Hz. Mevlana olduğunu ve direk oraya sürmesi gerektiğini söyledim. Ev sahibi Hz. Mevlana olunca tek adresin de O alacağını biraz geç idrak etmiştim . İçimi bir heyecan kapladı Geceden beri Üstadımdan uzaklaşmanın acısı öyle muhteşem yakıcıydı ki ayrılıktan şikayet etmede olan neyin feryadını hissetmemek mümkün değildi. Sanki Üstadıma ilk vuslatın ne olduğunu daha anlamamışken Ondan mahrum kalmanın azabıyla içim paramparça oluyordu. Parçalayan ne idi, parçalanan ne idi bilmeksizin , durmaksızın ağlamak.. Az sonra Hz. Mevlana türbesinin önündeydik. Sabah erken bir vakit olduğu için henüz açılmamıştı. Zaten gideceğim adrese bırakacağım eşyalar, valiz , gideceğim adrestekilere kahvaltı için aldığım simitler….elimdeki bir sürü yük hareket kabiliyetimi engelliyordu. Masiva..Üstadımın himmeti ile hemen Karatay Konuk Evi yazan yeri farkettim. Türbeye bitişikti ve gelen konukların soluklanması için yapılan bir çay eviydi. İçeri girdiğimde kimse yoktu. Biraz kendime geldikten sonra elimdeki simitlerden kurtulmam gerekiyordu. Telefonumu şarz etmek, ve adresi neden bulamadığımı ev sahibine anlatmak, abdest almak…. Masivalardan kurtulmak..Arkamı döndüğümde bir amca gördüm. Top sakallı , atmış yaşlarında, beyaz saçlı. Simiti vermek istedim. Almadı, hiç tanımadığım için çok ısrar edemiyor, almasını bekliyor, almadığı için de biraz mahcup oluyordum. Tam ümidimi kesmişken mahcubiyetimi anladı ve hadi seni kırmayayım diyerek bir mercimek tanesi kadar aldı simitten.Sonra yine masivaya daldım ben, eşyalar, kurtulmam gereken ve vuslatı engelleyen eşyalar, telefonlar, şarj….Bunların arasında kaybolmuşken önüme bir şey bıraktı biri. Başımı kaldırdığımda o amcayı gördüm. Eski , paslı ve üzerindeki yazılar okunmayacak kadar kararmış parayı masaya bıraktı.On veya yirmibeş kuruş gibiydi. Böyle gözüktüğüne bakma , uğur parasıdır, cüzdanına koy bereket getirir dedi. Ne olup biittiğini ve amcanın nereye gittiğini anlamayacak kadar masivaya bulanmıştım. Üstadımdan ayrıldığımı sanıyordum. Oysa yol oklarını işaretleri, tabelaları , biraz sonra amcanın Hızır olduğuna şüphelenecek kadar bir çabuklukla masivadan kurtulmama sebep olanları fark etmem ayrılığın ayrılık olmadığını öğretti cahil kalbime. Konya da esas kalacak olduğum arkadaşımı şarzım bitttiği için arayamıyordum. Telefonun şarjı biraz dolunca arkadaşımın eşi aradı ve türbenin önünde az sonra karşılaştık. Arkadaşımın polis olan eşine komserinin o civarda devriye gezmesi için görev çıkardığını, polis arabasıyla beş dakika gibi kısa bir sürede yetişip elimdekileri alıp gitmesinin ardından bunun sadece ve sadece Efendimin himmeti ile olabilecek olaylar zinciri olduğunu idrak etmem de yine oldukça geç oldu. Acım öyle derindi ki. Himmeti farkedemeyecek kadar hüzne bulanmıştım. Oysa Üstadım, Efendim ne yakınımda imiş. Üstadımdan fiziksel manada uzaklaşmanın acısı öyle derindi ki masivadan kurtulup içeriye adım atana kadar devam etti. Hz .Mevlana ile kavuşmak. Acaba kavuşmak mı idi ki .. manen Pirimiz üstadımla bir arada iken ben kimden ayrılıp kime kavuşabilirdim ki…Yine de içieride olmak , yetmişiki milletle beraber içeride olmak ,,gözyaşları, ve göz kapayışlarına dualara ortak olmak…Acaba kalbi selamda Pirim , üstadımın kokusunu alır mı idi, ben bu kokuyu getirecek kadar elçi sayılmazdım ki. Üstadım selam yollamamıştı ama Pirim Üstadımın yanından geleni acısıyla bağrına basar mı idi. Pirimin önünde başkesmek Üstadımın emanetçisi olarak gel diyene gelmek. Burası ümitsizlik dergahı değil diyene varmak ümitsizce o dergahta ümide kanad açmak. Üstadımdan ayrı oluşun acısını sanmak ve sınanmak..Bu sarhoşluğun ve kaybolmuşluğun divaneliğindeyken elif noktasından bahseden bir rehberin söyledikleriyle sarsıldım. Aylar öncesinde Üstadımı bilmez ve tanımazken elif noktası ile ilgili bir rüyanın peşine düşmüştüm. Rehber, semaya başlama çizgisinin bir elif şeklinde olduğunu, semazenlerin bu elif çizgisinden hareketle dümdüz karşıya vardıklarını anlatırken rüya tüm canlılığıyla gözümün önüne geldi. Hiç bilmediğim elif çizgisinin artık ne olduğunu bilmek. Tam Hz. Pirin karşısında o noktanın orda tefekküre dalmışken Üstadımın “Hz. Mevlanaya benden selam götürdün mü” cümlesi ile telefona bakakalmak, şaşakalmak..Ayrılığın hiç de ayrılık olmadığını anlamak. Ayrılığın kavuşmak olduğunu bilmek. Hz. Pire Üstadımdan selam iletmek. Yürekteki hicranın bir anda elif noktasında aşka dönüşmesi, yangının artarken acının hicrandan handâna dönüşmesi..İşte dönmek bu… Vuslat mı ayrılık ayrılık mı vuslat bilmek.. Sonra ayrılık vaktinin geldiğini sanıp defalarca türbeden dışarı çıkmak ve türlü sebeplerle tekrar tekrar yüzlerce turist kalabalığına rağmen içerde olmak tekrar çıkmak ve tekrar dönmek, tekrar çıkmak ve tekrar dönmek…Son dönüşte İranlı bir piri fani şeyhe raslamak. Şeyhin bakışlarıyla selamlaşırken orda Üstadımın kokusunu ve gönülden irtibatını nedenini niçinini bilmeden şeyhe ulaştırmak..Üstadımın Şemse selamını ulaştırmak üzere Hz.Şemsin türbesine bir türlü varamamak, bulamamak.. Şemsin orada olmadığını bilmeme rağmen Üstadımın selamını ulaştıramamak, bir türlü Şemse varamamak. Ve en sonunda şems türbesine varamadan, bulamadan türbeden binlerce km uzaklaşmak zorunda kalmak ve karanlığa ve şehrin dışına doğru olan bu uzaklaşmanın aslında uzaklaşma ya da selam iletememe değil ,Hz. Şemse yaklaşma olduğunu bilmeden hissetmek, Hz. Şemse yaklaşmak yaklaşmak yaklaşmak….Üstadımın himmeti…..Üstadım Canım Efendim ..Senden ayrıyken ayrı olmamanın ne olduğunu işaret eden delillerini okumamı sağlayan Yaradan’ıma, bu himmetlerle hicranı handan eden seni bulmamı bu aciz bu cahil bu kör gönlüme nasib eyleyen Yaradan’ıma hamdü senalar olsun..