HAMUŞ 1

Efendim, üstadım,

Hamuşunuz olarak kapınızda ve gönlünüzde olmayı nasip eder Allah inşallah. Tam yirmi üçgün oldu bu gün Sizsiz. Ben bu dünyaya geldiğim günden beri Sizi aramış aramış aramış durmuş ve en nihayetinde bulmuşken, sizden fiziksel anlamda uzak olmanın acemiliğini ya da çaresizliğini hissederken binlerce şükürler olsun ki elimden tutup göğsünüze basışınızı da duyumsayabiliyorum lakin kıt aklımla bilemiyorum  bu sarmalanışın sırrını, görür sandıklarımın hikmetini. Okumaya çalışıyorum acemi talebeniz olarak gönderilen işaretleri. Öyle çok oldu ki Size gelmek üzere ilk adımı attığım andan itibaren zahiri ve batıni hayretler. Söylemeye veya yazmaya nereden ve hangisinden başlayacağımı bilemedim. Ben de en içimde tutmakta zorlandığımı size yazmam gerektiğini anladım Peygamber Efendimizin yöngöstermesi ile. Ve bu yolda yaşanılan her anın yazılması gerektiğini. Zira internetteki sohbetlerinizle de imdadıma yetiştiniz ve bunları yaşadıktan sonra dinlediğim bir sohbetinizde az ve üstü kapalı da olsa zikrullahta bunları yaşayanlar olduğunu belirttiniz. Eminim biliyorsunuzdur ama ben  anlatmyı çok isterdim gözlerinizin içine baka baka, o heyecana, kalbimin çırpınışına aldırmadan. Ancak bu yirmiüç günlük derste anladım ki yazmak lazımmış suskun, dilsiz, sessiz. Yaklaşık bir yılı kapssayan bu yolculuk yine kalem halem hamuş olup size gelecek sanırım bundan böyle. Benim telefonlarım arasıra dinleniyor. Kimbilir belki de dinleyen zalimlerin kulaklarına asla gitmemesi gereken bu satırlar size yine bu şekilde gelmeli imiş bunu biraz geç idrak ettim. Yine de her ne sebeple olursa olsun size ulaşamamak, sizi duyamamak yangınımı sönmez kıldı.
Aşağıdaki ekte yazılanların hepsi zikrullahlar esnasında oldu. Bu konuda hiçbirbilgim olmadığı için şaşkındım lakin birtaraftan da sanki çok doğalmış ve yaşanılması muhtemelmiş gibi bir hisse kapıldım. Bunların nedenliğini niçinliğini bilmiyorum. Ocak ayı içerisinde Allah nasip ederse yine size gelme ümidindeyim. Biletimi aldım. Eğer uygun görürseniz sadece ve sadece size söyleyebileceğim şuana kadar hiçkimse ile paylaşmadığım, belki de duymaya çok alışık olduğunuz, yüzlerce kez dinlediğiniz belki benzer cümleleri sizinle bir kez de ben konuşsam çok şey istemiş olur muyum!

Bireysel randevu talep ediyorum yine adapsızlık olmazsa. Adap konusunda bilgisiz ve cahilim çok özür diliyorum. Bu konuda suçlandım ve dışlandım, şikayetçi gibi algılanılır diye size diyemedim ama içimi kurtlar kemirdi tüketti bitirdi.  Kimsenin ne dediği ve ne düşündüğü hiç önemli değil  beni ancak ve ancak sadece size bilmeden yapacağım bir yanlış üzer. Ayrıntısına girip bu gecenin güzelliğini bozmak istemiyorum. Sadece özrümü bir kez daha size söylemek ve binlerce kez af dilemek isterim. Efendim beni affedin nolur Konyaya gitmek ordaki törenlere katılmak için sizden izin istemek size sevgisizlikmiş böyle yazmışlar ben bilemedim sadece sizden ayrılışın acısını hz Mevlananın dergahında  huzurunda dindirmek istedim. Çok özür dilerim nolur beni affedin. Ayrılık acısının üstüne bu suçlamanın ağırlığı altında ezildim yandım yandım yandım. Bana dünyanın en büyük hakaretlerini etselerdi, yüzüme tükürselerdi aşağılasalardı da size olabilecek sevgisizlikle suçlamasalardı. Allah şahidimdir ki size olan sevgim sonsuz, tanımsız ve kelimelerle anlatılamayacak kadar yoğundur. Beni affedin! Bildiğinizi ve bağrınıza basışınızla bu düşüncede olmadığınızı gösterdi Rabbim. Yine de ben bu imtihanla kavruldum. Size ulaşamamak da kefareti oldu. Affedin nolur! Aşağıda yazılanları size anlatmak isterdim lakin anlatmaya da karşınızda nutkum tutulacağı için gücü yetmezdi lisanımın belki, satır oldu size geldi :

 

YA ALLAH LA İLAHE İLLALLAH YA HAY

Zikrullahın manasını henüz bilmiyordum. Yılbaşı gecesi saat oniki olmadan Allahın huzurunda olmayı diledi gönlüm. Ağlamak, ağlamak, gözyaşları. Nedendir bilmiyorum ama daha evvel ilk defa tanıştığım ve şaşkınlıkla kulak kabarttığım zikrullah esnasında hissettiğim buydu. Nasıl yapıldığını, manasını ve söylenenleri çok da iyi bilemediğim zikrullah, ruhumu bir mıknatıs gibi kendine çekiyordu an an. Üstadımın , Şeyh Efendimin manevi dergahına sanal olarak da olsa başımı uzatıp süzülüverme arzusu sıksık kapımı çalıyordu. Gündüz O’nu dinlemek, akşam zikrullahta O’na tabi olmak , gece rüyamda O’nu görmek tüm heveslerimi geride bırakmıştı. Yemek, içmek, süslenmek, gezmek televizyon seyretmek, hele kadın meclislerinin dedikodularına katlanmak zulme dönüşmüştü artık. O’ndan gayrı herşey silinmişti sanki eski bildiklerime dair. Hele yılbaşı gecesi patırtılarının saçmalığına dair katlanacak bir saniyem yoktu. O gece de zikrullaha sığınışım bundandı . Zikretmenin adabı nedir bilmiyordum ama o halakadakilerle omuz omuza olmak için canatıyordum. Huuuuu diye başlayan selamdan sonra ise arasıra devrilecek gibi olunca omuzlarıma yoldaş kimsenin bulunmamasından dolayı üzülüyordum. Demek bu sebeple kol kola girmiş kardeşler, ne güzel, keşke benim de yanımda bir kardeşim olsa diye içleniyordum. Bu da gözyaşlarımı ve yalnızlığımı çoğaltıyordu. Bu sebeplemi bilmem birara sanki arşa dağru halkalanmış melek koridorlarını hisseder gibi oldum. O koridorda olma arzusu, ardarda birkaç zikri getirirken bilgisayarımın monitörüne , kulaklığımdan beynime süzülen ‘HAY’ esması ile kayboldum sanki biran boşluktaki dolulukta. Sıyrıldım omuzlarımın yalnızlığından, kulaklığımın ya da bilgisayarımın bedenimle olan bağlantısının tedirginliğinden. Gözlerim kapalı olmasına rağmen sanki açılmıştı aydınlığa, kalbimin gözüm, gözümün kalbim olması farketmiyordu artık. Ağlamaktan bitap düştüğüm bir an Şeyh Efendim, üstadım sımsıkı tuttu ellerimden iki eli ile. Ellerim Efendimin elleri arasında idi. Ve ellerimi yüreğine değdiriyordu. Göğsünün içine geçirdi ellerimi . Yüreği sanki üç boyutlu idi ve ellerim göğsünden içeride idi. Sonra Efendim kayboldu. Bir kadın belirdi kahferengi elbisesi neşveli bakışları ve bir okadar gerçek bedeni ile bir mecliste oturuyordu . Sare olduğunu bildi kalbim. Sadece Sare. Sare kimdir bilmeden Sare ile karşı karşıya idik. Biran sonra Sare geride kalırken Peygamber Efendim (sav) belirdi derinlerden bir yerden . Gülümsüyordu, öyle güzel öyle genç ..Gülümsüyordu. Beyazlar içinde sağında ve solunda sahabelerin dizili olduğu oldukça kalabalık bir mecliste gülümsüyordu. Gencecikti , pırıl pırıl, ışıltılı .. Ne sarık , ne cübbe, ne bembeyaz uzun saçlar ne ihtiyar bir peygamber. Gencecik kısa tıraşlı siyah saçları , yakasız sade, bir okadar güzel gömleği ile , gülümsüyordu yine gözlerime değil yüreğime sımsıcak, huzur dolu gülümseyişiyle. Hiçbir harfin biraraya gelmesiyle anlatılamayacak, hiçbir cümlenin tasfirine sığmayacak, hiçbir mecazın anlatımıyla kafi olunmayacak, hiçbir lisanın edebiyatıyla tanımlanamayacak kadar Peygamberdi. Tek sıra halinde ve yerde oturuyordu meclistekiler .Ortada Peygamber efendimiz sağında on kadar sahabe ve solunda on kadar sahabe tatlı bir muhabbetin gönülden gönüle aktığı bir mecliste susarak erişiyorlardı muhabbetlerin en güzeline. Diğerlerini O’nun ihtişamından ve heyecanımdan pek seçemiyordum ama en yakınında , yamacında   oturanın Hz. Ömer olduğunu biliyordu kalbim dimağımın durmasına aldırış etmeksizin. Ve Hz. Ömer , tüm ihtişamı ile gülümsüyordu O’nunla aynı safta olmanın haklı gururuyla. Kalbim dayanmaya kabil değilse de sanki hep Onları görmeye alışıkmış gibi mutmain idi . Sevgili peygamberim , ahhhhhhh Sevgili Peygamberim diyebildim en nihayet nihayetsizce . Ayrılmaktan korktuğumu farkederken bu an sonsuza dek sürüp gitsin istedim. . Ya bu meclisten ayrılırsam nasıl dayanırım O’nsuzluğa diye düşündüm. Üstadımdan ayrılalı beri ben bende değilken , dayanamazken O’nun ayrılığına , ben nasıl dayanırım Sen’sizliğin acısına , ben bu ayrılığı kaldıramam Sevgili Peygamberim diye sızlandı ne dediğini bilmez kime dediğine anlamaz şaşkın cahil kalbim, dudağım surarken. O sana anlatacak dedi Peygamberim dudakları susarken kalbi ile mütebessim Üstadımı kastederek. Dayanamam dedim yine cahil cahil fütursuz. O söyleyecek nasıl dayanacağını diye buyurdu Peygamberim yine susarak ve gülümseyen gözleri ile. Dayanamam dedim hala ne dediğimi bilmez şaşkın kendinde olmaksızın ağlarken. Pazarlık mı ediyorsun benimle manasıyla gülümsedi Efendimiz cahile munis gözlerle. Bir anahtar belirdi o an boşlukta nereden geldiğini ve nereye gittiğini göremediğim ne için olduğunu bilmediğim.. Üzdüler beni, beni çok üzdüler dedim ağlayarak hala fütursuz . Gülümsedi Peygamberim yine susarak kimlerin hoyratça üzdüğünü bilerek , suçumu görmezden gelerek, sarılmadan sarılarak. Konuşmadan teselli ederek. Henüz doğmamış ve olmamış oğlumu getirdi ayrılığa armağan olarak ,  varlığı ile haberdar , dikkatime hükümle yüreğimin gözleri önüne bir an ,ansızın. Gözlerim olmadan   bildi yüreğim, henüz doğmamış Ömer mi Hasan mı tam anlayamadığım     orada boşlukta bedensiz bir oğul bekler ruhlar aleminde annesini etten kemikten münezzeh. Sadece ruhuyla bedensiz, belirsiz. Müjdeledi sanki O en Sevgili evlenmekten, oğulcuktan ve gelecekten ümitsiz zavallıyı sen ne bilirsin ki dercesine incitmeden incecik, nazik.. Hz. Ömeri bildim ve gördüm yine o an Peygamberimin yamacında gülümserken incecik sakalı ve Efendimizden oldukça yaşlı bedeni ile. Sonra bildim zamanın iyice azaldığını acıyla ve daha yanındayken hasretle özlemekle. Soruverdim panikle yine destursuz aniden vazifem nedir Ya Resulallah diye . “Onları çok sev “diye buyurdu öğrencilerimi kastederek ve yine konuşmadan kalpten kalbe akan sözcüksüz cümlelerle” Çok sev ve onlara anlat beni şimdiye kadar derslerde anlattığın gibi ve beni derslerinde anlattığın gibi yaz “ diye buyurdu. Konya’daki rüyada İsteğ’in bana verdiği şey kalem mi, yazmalı mıyım diye sordum.” Evet kalemdi .Yaz beni ,anlattığın gibi yaz.” diye buyurdu. Vakit daralıyordu . Dayanamam ki ben bu ayrılığa dedim yine acıyla. “O sana yardım edecek” diye buyurdu yine Üstadımı kastederek ve yine konuşmadan dilsiz gönülle ve tebessümle. Yavaş yavaş uzaklaştım meclisten , meclistekilerden . Dayanır mı can Canan’ın hasretine   bundan gayrı . Hasret biter mi , göz yaşı diner mi! Yaklaşık üç saat süren zikirden sonra ne bedenimin acayip yalpalayışı, ne birbirine dolanan ayaklarımın sözdinlemeyişi, ne de bedenimde değilmişçesine sallanan başımın ağırlığı umurumdaydı. Bütün bunlar neydi ki ? Hayal mi kurmuştum acaba? Böyle güzel bir hayal kurmayı bu yaşıma kadar becerememişken! Peygamberimizin hilyelerini okurken, Sakal ı Şerif’lerine selam dururken, dimağımı onca zorlayışıma rağmen, birkerecik olsun rüyamda göreyim diye çırpınırken bir an dahi hayal edememiştim   güzelliğini. Zikrullahta neler olduğuna dair ne bir fikrim ne de bir bilgim vardı. Öyleyse bilinçaltımın bir oyunu da olamazdı   beynimin kuytucuklarındaki neronların kurgulamış olduğu. Bilmediğim bir şeyi bilmiş veya görmüş gibi kurgulamaya kafi değildi zira neronların kudreti. Anladım ve bildim ki o kudret yalnız YARADANA aittir. Anladım ve bildim ki O NUR CEMAL ancak ve ancak O istedi mi benim gibi naçar zavallı niteliksiz ve vasıfsız bir zavallıya yine sadece ve sadece O’NUN kudretiyle ve izniyle ulaşır. Anladım ve bildim ki yine O’ nun izniyle ve Keremiyle hiçbir hesapla akıl sır erdirilemez kudretiyle ve yine O’NUN LATİF ismiyle bezetilip bu dünyaya gönderilen, bu dünyada yaşar olup varlığından bihaber tükettiğim her saniyenin boşunalığına hayıflandığım,   yıllardır aradığım, beklediğim, özlemiyle yanıp tutuştuğum   , bela i aşka boyumca bulanıp da O’nsuzlukla yittiğim her tükenmiş gecenin matemiyle zayi edilmiş bir ömrün şafağında kavuştuğum Şeyh Efendime   tabi oluşun kıssasında O’NUN tecellisi ve tesellisi vardır. Sesine de bedenine de günlerdir hasretle yanıp tutuştuğum Şeyh Efendimin himmetiyle tüm batınlar zahir olur! Gölgeler   koridorunda yürümekliğim canıma, cansızlığıma derman Efendimin telebesi olmaya attığım adımdandır. Anladım ve bildim ki Mürşidim Efendimi bulmuşken hasretliğim , susuzluğum, kavruluşum, yanışım, tükenişim, ayrılığım, sesine hasretliğim, gülüşüne özlemim, bakışına gözsüzlüğüm cahilliğimdendir, kusurumdandır, hadsizliğimdendir!Ne kadar ağlasam boş!

İKİNCİ ZİKİR

Üstadımın, Şeyh Efendimin huzurundayım. Gönlüm deli, gönlüm yitik . Üzülme diyor. Gülümseyerek . Üzülme ben seni arayacağım . Üzülme daha oğlunun kulağına ilk ezanı ben okuyacağım. Üzülme. .

ÜÇÜNCÜ ZİKİR

Bekleyiş….. Üstadımdan bir işaret alıyorum ve anlıyorum biliyor tüm yaşadıklarımı, acılarımı, günahlarımı, çektiklerimi. Utanıyorum daha çok , daha çok utanıyorum.. Gönlüm ateşler içerisinde. Gözyaşlarım dinmiyor hiç. Yine umarsız, yine çaresiz , yine kardeşsiz, yine omuzsuz, Zikrullaha sığınıyorum . Bana öyle gelmiştir , yanılmışımdır, diyerek ve ne olacağını bilmeksizin ve beklentisiz . Kısa süre sonra Cennet ül Baki olduğunu bildiğim çöl misali bir yerde buluyorum kendimi yine gözlerim kapalı yüreğim açık.   Beyazlar içerisinde Hz. Hatice beliriyor, uçuş uçuş bedeni, çok zarif ve çok latif. Elimden tutuyor ve adeta uçururcasına sürüklüyor beni ardından . Oldukça hızlı Cennet ül Bakinin üzerinde yol alıyoruz ,sanki o mekanda sadece ikimiz varız. Kabe belli belirsiz gözüküyor, ama gözükmüyor ;lakin ıssız, sessiz, kimsesiz, hacısız. Uçsuz bucaksız bir çölün ortasında . Hz. İbrahimin ve küçücük İsmailin varlığını hissediyorum çok uzaklarda ama çok da yakınlarda. Arkaları Kabe’ye dönük uzaklaşıyorlar çöle doğru sessizliğin ve sonsuzluğun kucağında . İkisini de, Kabeyi de görmüyorum. Ama biliyorum. Yine Hz. Hatice ile biliyor ve bilmiyorum, görüyor ve görmüyorum. Sonra sanki Hz. Hatice beni Hz. Ömer’e teslim ediyor ve kayboluyor farkına varmadığım ve nasıl olduğunu bilmediğim bir anda. Hz. Ömer’le gözgöze kalıyoruz sanki gözlerimiz ve dahi bakışlarımız olmadan. Gözleri o kadar hüzünlü, öyle derin acılarla bezeli ki uzun süre sanki ortak bir acıyı paylaşır gibi gözlerinde kalıyorum. Soruyorum Ya Ömer, bu hüznün sebebi nedir diye. Onu, o Ömer’i ne çok sevdiğimi ve ne çok özlediğimi hissederken. “İşte ben de senin gibi utanıyordum” diyor yine söylemeden ve konuşmadan . “Affedildiğimi bilirken ve dahi cennetle müjdelendiğimi bilirken dahi işte böyle senin gibi utanıyordum günahlarımdan” diyor sözsüz ve harfsiz. Bir kaç damla yaş süzülüyor gözünün birinden, o yaşlar sanki kalbime değiyor hüznün derin sancısını bırakırken gönlüme adeta .Sonra siyahlar içinde görüyorum birden ve yeniden Hz.Ömer’i heybetli , bir o kadar hüzünlü bir o kadar acılı. Bir atın üzerinde adeta . Ama at gözükmüyor. Derken sela başlıyor . Bilal’in okuduğunu söylerken birden oklar saplanıyor göksüne onlarca. Bu görüntü birkaç kez tekrarlanıyor. Hüzünlü bakışları gözlerime kilitleniyor ve oklar saplanıyor sonra tekrar hüzünlü bakışları gözlerime deyiyor ve oklar saplanıyor ve tekrar hüzünlü bakışları gözlerimde ve oklar, ve sela , ve Bilal….Hüznüm öyle derin öyle onulmaz , öyle sonsuz ki , bir evde buluyoru kendimi .Hz. Fatıma’nın huzurunda oluyorum yine ansızın. O muhteşem ruhun huzurunla , Ömer’siz kalmış ruhumun acısı az da olsa alazlanmış, mutmain oluyor. Griler içerisinde Hz. Fatıma . Öyle güzel , öyle tatlı bakan, öyle yuvarlak ve ela gözleri var ki. Kilitleniyor yine bakışlarım o derin ve manalı gözlere. Hz. Ömerin’kinin aksi huzurun ve muhabbetin hükümsürdüğü derin, ela , bal kuyusu gibi uçsuz gözler. Sarmalaşıyoruz sımsıkı. Öyle sıkı sarılıyorum ki kemiklerimiz birbirine değiyor sanki sımsıkı, bırakmak istemiyorum dakikalarca öyle kalıveriyoruz. Sanki yıllardır özlemişim de özlediğimi bilememişim gibi ve hasretle ve yine vaktin azaldığını, tükendiğini bilircesine. Hz. Hasanı görüyorum Hz.Fatıma’nın eteklerinin dibinde gülümseyen gözlerle ve şimdiye kadar hiçbir çocukta raslamadığım sevimlilik ve neşeyle. Saçları simsiyah dalgalı ve ensesine kadar dağınık. Öyle tatlı , öyle munis. Kemiklerimizi hissedercesine kucaklaştığımız kollarımız çözülüyor Hz.Fatıma ile. Ellerine sarılıyorum sımsıkı. Elleri ellerimde.Zarif, dost .. Ellerini göğsümün üstüne bastırıyorum çözülmemesini istercesine. Öylece kalıyoruz bir süre. Derken ayrılık vakti gelip çatıyor. Yavaş yavaş bir hayale dönüşüyor Hz. Fatıma.. Kayboluyor, kayboluyor. Üstadım Efendim elimden tutuyor neyse ki . Değilse dayanmak mümkün mü ne Hz. Fatıma’nın hasretine ne de Hz. Ömer’in özlemine, hüznüne. Efendim bağrına basıyor beni , hep o derviş kardeşlerin sarıldığı kalbinin üzerinde olabilmeği dünyadaki herşeyden çok istediğim , baş koymak yüz sürmek istediğim göğsünün üstüne sarmalıyor. Göğsü yine üç boyutlu oluyor ve derinlikli bir gülbahçesine dönüşüyor uçsuz bucaksız. O bahçede olmakla yitiyor gözlerim bu dünyanın karanlık ıssızlığına dönüşün sızısıyla….