TEVHİD

TEVHİD;

Tevhid birlik, birlemek demektir.. Allah'ın varlığını, birliğini, tüm sıfatları kendisinde toplandığını, eşi ve benzeri bulunmadığını bilmek ve buna inanmaktır. Allah Teala bütün alemlerin terbiyecisi ve idarecisidir. Allah’ın birliği, onun idare ve terbiyesinde de bir olmasını, eşsizliğini gerektirir. “El-Hamdü lillahi rabbil-alemin” cümlesinde bu sır saklıdır. İnsanların uluhiyeti birlemesi, kulluğun gerçekleşmesini icab ettirir. Bu da Allah’ı tanımak için ilk önce lazım gelen şeydir. Böylece ubudiyetin tevhidinden rububiyetin tevhidi lazım gelir

Ubudiyet; Allahü teâlânın emirlerine teslimiyet ve boyun eğmektir. Allahü teâlâ dan işinden razı olmaktır. Her an Allahü teâlâyı hatırlamak, anmaktır.

Ubûdiyyetin alâmeti, Allahü teâlânın emirlerini yapmak, yasak ettiklerinden sakınmaktır. Rububiyyet;İlahlık, ma'bûdluktur. “Ey Âdemoğulları! Bir kimse benim kazama razı olmaz ve benim tarafımdan gelen belalara sabretmez, verdiğim nimetlerime şükr etmez, ihsan ettiğim dünyâ nîmetlerine kanâat etmezse, başka bir Rab arasın. Ey Âdemoğlu! Bir kimse benim belâma sabrederse, benden razı olmuş olur, yâni rubûbiyyetimi tasdîk etmiş olur.” (Hadîskudsi)

Kuran-ı Kerimde şöyle buyrulmuştur; “Andolsun ki onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan, elbette "Allah" diyecekler. "Allah'a hamd olsun." de. Fakat onların çoğu bilmezler.”(Lokman-25) “İyi bil ki, halis din ancak Allah'ındır. O'ndan başka birtakım dostlar tutanlar da şöyle demektedirler: "Biz onlara sadece bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz." Şüphe yok ki Allah, onların aralarında ihtilaf edip durdukları şeyde hükmünü verecektir. Herhalde yalancı ve nankör olan kimseyi Allah doğru yola çıkarmaz.”(Zümer-3) Kuran-ı Kerim belki bu iki tevhid çeşidinin açıklamaları ile doludur. Kuran-ı Kerim ya Allah’ın zatından sıfatlarından, isimlerinden ve işlerinden haber verir, ya şeriki olmayan yalnız Allah’a ibadet etmeye ve O’ndan başka ibadet edilen putları terk etmeye çağırır, ya da emir ve yasaklarından, Allah’a itaatın lüzumundan bahs eder. Kuran-ı Kerim’in bütünü Tevhid’den, tevhid ehlinin haklarından, onların mehdinden, Allah’a eş koşmanın kötülüğünden, Allah’a eş koşanların isyanından ve uğratılacakları cezalardan bahseder.

Kur’an da tevhidden bahseden ayetlerin başında fatiha süresi gelir. Allah (cc) Fatiha süresinde şöyle buyuruyor: “Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun, O, Rahman ve Rahîmdir, Din gününün sahibidir.Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz.Bizi doğru yola ilet. Nimet verdiğin kimselerin yoluna. Kendilerine gazab edilmiş olanların ve sapmışların yoluna değil.” Başka bir ayette “İman edenler ve imanlarına zulüm (şirk) karıştırmayanlar işte güvenlik onlar içindir ve onlar hidayete ermişlerdir.” (En’âm, 82) Yani peygamberler, sıddıklar, şehidler, salih mü'minlerin yoluna ilet , Onlar ne güzel arkadaştır, ne güzel müminlerdir.Onların hepside tevhid ehlidir. Kendilerine gazab edilmiş olanların ve sapmışların yoluna değil. Yani Yahudiler ve Hıristiyanların veya İslâm'dan ve tevhid düşüncesinden sapanların yoluna değil. Onlar gibi bizi de helâk etme. Doğru yoldan sapan azgınlardan değil, Resulunün dosdoğru yolundan gidenler kıl. Bizi heva ve hevesine uyan, büyüklenen, haktan sapan münafıklardan ve kâfirlerden ayır, onlardan duaların en güzeli ile sana sığınıyor, sana dua ediyor ve yardımını bekliyoruz Duamızı kabul et.AMİN Fatiha süresi tamamıyla tevhiddir. Allah’ın varlığı ve birliğine Kur’an-ı Kerim den delil İhlas süresidir. İhlâs sûresin de Allahü teâlâ meâlen buyurdu ki: “(Yâ Muhammed!) de ki: O, Allah birdir, Sameddir. O doğurmamıştır, doğurulmamıştır. Hiçbir şey O'nun dengi (ve benzeri) değildir.” Kur’an ayetlerinden nihai gâyenin ve maksadın Allah'ı tanımak olduğu bu sûrede vurgulanmıştır. Ortak ve benzerden münezzeh olmak, eşdeğer ve zıddan uzak bulunmak ancak Allah'a mahsustur. O'nun kendisinden başka herşey O'na muhtaçtır. Evvel ve âhir O'dur, herşey O'nun ehadiyyetinde fanidir ve onda son bulacaktır. Her varlık ancak O'nun samediyyetiyle kail bulunduğu gerçeği hatime olarak hakka'l-yakîn tesbit edilmek üzere bu sûre-i celîlede tevhid sırrı her türlü şâibeden uzak, her şüpheden azâde olarak halis bir yakîn ile talim ve telkin edilmiştir. Allah Teâlâ'nın doğurmaz ve doğurulmaz, hiçbir şekilde eşi ve dengi bulunmaz ehadiyyet ve samediyyet ile tanınması lüzumu bildirilmiştir. O halde Peygamberler de dahil olmak üzere, bütün âlemler ve özellikle akıl sahipleri için mahlukatın mertebelerinde birbirlerine karşı olan şeylerden O'nun samediyyetine sığınmaktan başka bir selâmet çaresi olmayacağı âşikârdır.

Kur’an gibi Sünnet de Kur’an ın delil getirdiği hususları açıklayıcı olarak gelir. Allah tevhid konusunda bizi onun bunun görüşüne, zevkine, heva ve hevesine muhtaç bırakmamıştır. Bu gün günümüzde ne yazıkki kendilerini İslam olarak niteleyenlerin tevhid konusunda düştükleri tartışma çukurunda, kendilerinin islamın tevhid düşüncesinden uzaklarda bulunduklarını görmekteyiz. Kitap ve Sünnet’e muhalefet edenlerin, ayrılıklara düştüklerini, birbirleriyle kıyasıya çarpıştıklarına şahit olmakta ve derinden üzülmekteyiz. Halbu ki Allah Kur’anı Kerimde “Bugün kâfirler, dininize karşı ümitsizliğe düşmüşlerdir. Onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım. Size din olarak İslâmı beğendim.”(Maide-3) Buyuruyor. Bu sebeble dinin tamamlanmasında Kitap ve Sünnet’in dışında bir şeye ihtiyacımız yoktur.Nitekim Allah başka bir ayette “Bu Kur'ân, kendisiyle uyarılsınlar, Allah'ın ancak bir tek ilâh olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye insanlara gönderilmiş bir tebliğdir.”(İbrahim-52) “Sana indirdiğimiz ve onlara okunmakta olan kitap, kendilerine yetmedi mi? Bunda iman edecek bir kavim için elbette bir rahmet ve öğüt vardır.”(Ankebut-51) “Peygamber size ne verdiyse onu alın. Size neyi yasakladıysa ondan sakının ve Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı şiddetlidir.”(Haşr-7) Buyurarak insanları tevhid ve din konusunda kendi heva ve heveslerine bırakmamıştır. Bütün insanlar tevhid konusunda Kitap ve Peygamber sav ’in mubarek sünnetlerine uymak zorundadırlar.Bir Hadis-i Şerifte Abdullah b. Ömer (ra) diyor ki: “İman edenler ve imanlarına zulüm karıştırmayanlar işte güvenlik onlar içindir ve onlar hidayete ermişlerdir.” ayeti nazil olunca sahabelere bu ayet ağır geldi ve Resûlullah (sav)’e dediler ki: “Ya Rasûlallah! İçimizden nefsine zulmetmeyen kim vardır?” Resûlullah (sav): "Ayetteki zulüm anladığınız gibi değildir. Salih kul Lokman’ın: "Ey oğulcuğum! Allah’a şirk koşma! Muhakkak ki şirk en büyük zulümdür." (Lokman, 13) dediğini işitmediniz mi? Ayette geçen zulüm şirktir.” buyurdu. (Buhârî)

İbn-i Abbâs (ra)’den rivayet edilmiştir: “Bir gün Hz. Peygamber (sav) terkisinde idim. Bana dedi ki: "Ey evlat! Ben sana bir takım kelimeler öğretiyorum; Allah’ı gözet ki O da seni gözetsin. Allah’ı gözet ki karşında bulasın. Bir şey istediğinde Allah’tan iste. Yardım talebinde bulunduğunda Allah’tan yardım iste. Şunu bil ki, bütün halk sana fayda vermek üzere birleşseler, ancak Allah’ın sana takdir ettiği kadar fayda verebilirler ve eğer bütün halk sana zarar vermek için birleşseler ancak sana Allah’ın takdir ettiği kadar zarar verebilirler. Kalemler kaldırıldı, sahifeler kurudu.” (Tirmizî)

Tirmizî’nin dışındaki bir rivayette ise şöyle buyurmuştur: “Allah’ı gözet ki önünde bulasın, Allah’ı rahatlıkta tanı ki O da seni sıkıntıda tanısın. Şunu bil ki başına gelmeyecek olan şeyin, sana isabet edeceği de yoktur ve senin başına gelecek olanın da gelmemesi yoktur. Bil ki yardım ve zafer sabretmekle olur. Sevinç üzüntü ile beraberdir. Sıkıntı ve güçlük te kolaylıkla beraber olur.”

Enes b. Malik (ra) diyor ki: Resûlullah (sav)’in şöyle buyurduğunu duydum: “Allah (cc) dedi ki: “Ey Ademoğlu! Eğer yeryüzünü dolduracak kadar haram ile bana gelsen ve bana hiçbir şeyi ortak koşmadığın halde bana kavuşsan ben seni yeryüzünü dolduracak kadar mağfiretle karşılarım.” (Tirmizi)

Muaz b. Cebel (ra) şöyle rivayet ediyor: “Resûlullah (sav) eşek üzerinde idi. Ben de onun arkasına binmiştim. Bana şöyle buyurdu: "Ey Muaz! Allah’ın kulları üzerindeki ve kulların Allah üzerindeki hakkı nedir biliyor musun?" Dedim ki: "Allah ve Rasûlü daha iyi bilir". Buyurdular ki: "Allah’ın kulları üzerindeki hakkı kullarının yalnız O’na ibadet etmeleri ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamalarıdır. Kulların Allah üzerindeki hakkı ise kendisine hiçbir şeyi ortak koşmayan kullarına azab etmemesidir". Dedim ki: "Ya Resûlallah! Bunu insanlara müjdeleyeyim mi?" Buyurdular ki: "Hayır, müjdeleme! O zaman buna güvenirler.” (Buhârî, Müslim)

Ebû’l-Aliye demiştir ki: “Muhammed (as) ashabı bana; "Ey Ebû’l-Aliye Aziz ve Celil olan Allah’tan başkası için amel etme ki, Allah seni kendisine ulaştırsın." dediler.” (Ahmed İbn Hanbel)

Tevhid'in üç mertebesi vardır:

Birincisi " Tevhid-i Zat" mertebesidir. Bu istihlâk makamıdır, "Fenâfillah" makamıdır ki, Allah'dan başka mevcut yoktur. Var zannedilenlerin hepsi fâni olur da yalnızca bir tek zatullah (Allah'ın zatı) baki kalır "Allah'tan başka mevcut yoktur."

İkincisi: "Tevhid-i Sıfat" mertebesidir ki, müteferrik olan her kudreti O'nun kudretinin şümulünde, her bilgiyi O'nun ilm-i kâmilinde yok olmuş görmek ve hatta her kemâli O'nun kemâlinin nurundan bir lem' a görmek demektir.

Üçüncüsu: "Tevhid-i ef'al" mertebesidir ki, bu da varlıkta Allah'dan başka gerçek etki sahibi olmadığına ilme'l-yakîn, "ayne'l-yakîn" veya "hakka'l-yakîn" olarak inanmaktır.

Bu ayeti kerimelerden ve hadis-i şeriflerden apaçık anlıyoruz ki; kıyamet gününde kurtuluşa erecek olan kimseler, ibadetlerini yalnız Allah için yapıp, ondan başka hiçbir şeyden, hiçbir şey istemeyen ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayan kimselerdir. Allah'a ibadet, belirli amellerle sınırlı değildir. Allah'a ibadet etmek, insanın her adımında, her hareketinde, her sözünde O'nun koyduğu kurallara uymak, O'nun hükümlerini yerine getirmek, resullerinin gösterdiği yoldan yürümek demektir. Yalnızca O'ndan yardım dilemek, korkmak, O'na güvenmek, dayanmak, tevekkül etmek, sığınmak, O'ndan başkasını veli edinmemek, sorunların çözümünü O'na havale etmek, O'ndan başka koruyucu, kollayıcı kabul etmemek de tevhid inancının gerektirdiği tek Allah'a ibadetin boyutlarını oluşturur.

MUSTAFA ÖZBAĞ