15 EKİM 2009 BURSA SOHBETİ

SORU: Tasavvuf ve tarikat aynı mıdır?

EL CEVAP: Aynı değildir. Her ne kadar birbirinin içindeymiş gibi, birbirine yakınmış gibi görünse de tarikat ve tasavvuf aynı değildir. Tarikat ehli tasavvufun içinden bir kısmının kendilerine özel mekânlar yaparak, kendilerine özel ritüeller oluşturarak, özel kıyafetler oluşturarak uyguladıkları sistemdir. Yani tasavvufun bir şekilde okullaşması, resmileşmesidir. Tarikat, tasavvufun resmi tarafıdır. Ama ehli tasavvuf resmi değildir. Aslında cumhuriyetle beraber, tekke ve zaviyeler kanunundan sonra, Türkiye’de tarikat kalmamıştır. Hatta bir yönden bakılacak olursa dünya üzerinde tarikat kalmamıştır. Ama insanlar bununla isimlendirildiğinden yahut tarikat üzerinden hizmet ettiğinden, bir kısmı da tarikat üzerinden insanları istismar ettiklerinden lafız olarak, tarikat devam edip gelmiş. Örneğin: Rufai Tarikatı. Rufai Tarikatı’na müntesip bir kimse pembe giyinir. Gömleği, haydarisi, sarığı, takkesi pembedir. Zikrullah ritüelleri farklıdır. Sabah Rufai hatmi vardır, insanlar tekkede toplanırlar, sabah namazında Rufai hatmi yapılır. Şu cemaatin her sabah bir mekanda toplanıp Rufai hatmi yaptığını düşünebiliyor musunuz? Bu mümkün mü? Değil. Özel mekânlarınız olacak, özel giysileriniz olacak… Tarikata giren kimse malını mülkünü kendinde tutmaz. Tarikatın adabıdır; o kimse tarikata girdiği zaman malını da mülkünü de getirir dergâhın vakfına teslim eder. Der ki, ‘Benim malım, mülküm, canım, her şeyim buraya feda olsun.’ Tarikatın kendince mekânları vardır. Orada çileye katılır, onun çoluğuna çocuğuna vakıf bakar, evinin iaşesini sağlar. Onları Kur’an ve sünnete uygun bir şekilde yetiştirir, Allah’a dost etmeye çalışır. Böyle bir tarikat sistemi şu anda var mı? Yok. Tasavvufun ise mekâna, kıyafete, herhangi bir mevkie, hiyerarşiye ihtiyacı yoktur. Ayetle hadisle sabittir, onlar için bütün dünya mescittir. ‘Allah’ı zikrediniz.’ Ayet-i Kerimesi vardır, onlar Allah’ı zikretmek için özel mekân aramazlar, Allah’ı her yerde zikrederler. Hatta ilk zamanlar sokaklarda toplanıp Allah’ı zikrederlermiş. Meydanda, sokağın kenarında, bağda, bahçede, caddede… Üç kişi bir araya geldiler mi başlarlarmış zikretmeye. ‘Dışarıdan sizi görenler deli olmuş desinler. Allah’ı öyle zikredin.’ Ehli tasavvuf halkın içinde durarak Hakk’a vuslat olmaya çalışır. Özel kıyafeti yoktur, özel takıları, ritüelleri yoktur. Onların Zikrullah halakalarında sadece edep vardır, edebi gözetirler. Allah’ın sevgisini, muhabbetini, hakikati gözetirler. O yüzden onlar halkın içerisinde tanınmamaya gayret ederler. İnsanların içinde doksan dokuzluk tesbihle dolaşmazlar, kendilerinin ehli tasavvuf olduğunun farkına varılacak özel bir kıyafet giymezler. Tarih boyunca onlar sarıkla dolaşmamışlar, bir nişanımız olsun istememişler. Sırmalı kaftanlar, sırmalı takkeler, sırmalı ayakkabılar giymemişler. Sarıkları özel işlemeli sarık olmamış. Onlar sünnet demişler; namaz kılarken, Allah’ı zikrederken sarığı bağlamışlar, bitmiş. Tasavvuf, Allah’ı sevmek demektir, kalbî bir yoldur. Tarikat her şeyini nefisle mücadelenin üzerine oturtmuştur. Tasavvuf ise her şeyini kalbin üzerine oturtmuştur. Evet, nefisle mücadele eder amma velâkin onun için ihlâs, samimiyet, sevgi, muhabbet, Allah’a yakınlık kurmak önemlidir. Bu yakınlığı kurarken onun gözettiği tek yol vardır: Kur’an ve sünnet. Ehli tasavvuf, sünnet-i Resulullah’a çok bağlıdır, Kuran-ı Kerim’e çok bağlıdır. Ehli tarikat ise şeyhin koyduğu kurallar üzerinden gider. Şeyh ehli tarikata bir kural koyar, kural kuraldır. Onun dışına çıkılması mümkün değildir. Ehli tasavvufta ise şeyh kolay kolay kural koymaz, o; Kur’an ve sünneti anlatır. Herkes kendi kuralını Kur’an ve sünnet dairesinde kalarak oluşturur. Bu, ehli tasavvufta şeyh kenarda demek değildir. Onlar üstadın özüne, anlatmak istediğine bakarlar zahirine bakmazlar. Onun içine bakarlar, Allah sevgisine bakarlar ve onun anlattıklarından kendilerince kendilerine göre kural çıkarırlar, üstat onlara kural koymaz. Tarikatta ise üstat kural koyar. Der ki; ‘Bunu böyle giyeceksin.’ Derviş onu öyle giyer. Der ki; ‘Bununla evleneceksin.’ Derviş gider onunla evlenir. Der ki; ‘Bu işyerini kapatacaksın.’ Derviş kapatır. Der ki; ‘Tek ayak üstünde seke seke gideceksin.’ Derviş tek ayak üstünde seke seke gider. Ehli tasavvufta ise üstat böyle kural koymaz. Üstat tek ayak üstünde seke seke gidiyorsa dervişler bakar; tek ayak üstünde seke seke gidiyor. Size ‘Git.’ dedi mi? Hayır. ‘Ya, biz de gidelim.’ diyen gider. Gitmeyene; ‘Neden gitmedi?’ denmez. Ehli tasavvuf, dervişlerin özel işleriyle, özel meseleleriyle ilgilenmez. Derviş gelir üstada ‘Benim böyle bir problemim var.’ der. Üstat ona Kur’an ve sünnet noktasında bir çizgi çizer. Yap yahut yapma der. Ehli tarikatta derviş yapmazsa zarar görür, ziyana girer. O yüzden ehli tarikatın bir mekânı, bir kurumu olmada kendi hiyerarşisini oturtması çok zordur. Allah muhafaza eylesin. Uzun bir mesele, inşallah zaman zaman değiniriz.

15 EKİM 2009 TASAVVUF VAKFI SOHBETİNDEN ALINTIDIR