Mesnevi Okumaları 2.Ders / Soru - Cevap

Mesnevi Okumaları 2.Ders - Soru Cevap

SAATÇİ ALİ KONAĞI - İZMİT 08.02.2011

Misafir: “Hocam, bir soru sorabilir miyim?

ÜSTAD: “Buyurun.”

Misafir: “Şimdi siz sevgi konusunda dile getirdiniz. Şimdi insanlar arasında sevgi söz konusu olduğu zaman herkes sevilme olarak algılıyor. Yani ben komşumu, arkadaşımı seveyim demiyoruz, arkadaşım beni sevsin, komşum beni sevsin. Ama burada esas sevmedir; insanı sevmedir, doğayı sevmedir, canlıyı sevmedir. Sevgi konusunu felsefede, düşünürler, akılcı düşünürler sevgiyi böyle söylüyor. Avam içinde sevilmek olarak algılıyoruz. ‘Eşim beni sevmiyor’- e sen eşini sevdin mi? Komşum beni sevmiyor, komşum beni anlamıyor; e sen komşunu anladın mı, sen komşunu sevdin mi? akılcı düşünce bunu veriyor. Siz ise tasavvufta tam tersini söylediniz paradigmayı değiştirdiniz.

ÜSTAD: “ Şimdi, normalde sevilmeyi bekleyen aslında- Allah affetsin- insanın içerisindeki tanrı güdüsüdür. Nefis…tanrılık güdüsü nefisten gelir, şeytanın vesvesesiyle. Nefis sevilmeyi ister. Bir kimse sevilmeyi bekliyorsa, o nefsine uyanlardan olmuştur. Ama bu aynı zamanda da yarı tanrılık duygudur, hep sevilmeyi ister. Oysa sevmek kutsaldır, sevmek mübarektir. Mesela Hz. Rasulullah der ki; “Veren el alan elden üstündür.” Vermek cömertlerin, sevenlerin işidir. Seven cömerttir, sevgisini verir, sunar. Çünkü seven sevgisini ispat etmek için her şeyini vermek zorundadır. Sevdiğinden saklayacağı, sevdiğinden sakınacağı bir zerresi varsa sevmekte kemale eremez. O zaman, o sevenler ki infak ederler. Allah da infak edenleri sever. Bakara (suresinde)’da der ki Cenab-ı Hakk “Siz infak edin, Allah infak edenleri sever.” O zaman infak etmek sevmektir, feda etmektir. İnfak etmek, malı dağıtmak değildir sadece. O, muhakkak ki malı dağıtmakta infakın içine girer ama asıl infak etmek sevgini vermektir, duygunu vermektir. Asıl infak etmek, severekten o kimseyi yüceltmektir. Bir kimse severekten yüceltir ve severekten yücelir. Hz. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri öğretisini sevmenin üzerine kurmuştur. Yani kendisi sevmiştir, sevilmeyi beklememiştir. Hatta kendisine demiştir ki “Beni çok methetmeyin, ben Mekke’de kuru ekmek yiyen dul kadının oğluyum.” Oysa kendisi insanları methetmiştir, kendisi insanları sevmiştir. Bizim şu anda bütün dünya üzerindeki en önemli açmazlardan, paradokslardan birisi herkesin sevilmeyi beklemesidir. Çocuk sevilmeyi bekler, eş sevilmeyi bekler, anne baba sevilmeyi bekler, biz etrafımızdan arkadaşlarımızdan sevilmeyi bekleriz. O zaman uman insan fukara insandır.

Misafir: “Biz şimdi doğru insanı arıyoruz ama önce doğru insan olmamız lazım. Evleneceğiz doğru insanı bulamadık. Böyle bir şey yok, önce biz doğru olacağız. Seveceğiz, ondan sonra her şey netliğe kavuşuyor, sorunlar çözülüyor yani. Her şey sevmeyle başlıyor.

ÜSTAD: “Kendi his ve duygularını tanımlayamayan insanlar, başkalarının his ve duygularını tanımlamaya kalktıklarında kendi his ve duygularını karşılarında görürler. Aslında onların doğru insan bulamıyoruz dediği şey, kendileridir. Ayna haline gelemeyen bir kimse karşıda kendisini görür hep. O zaman ayna haline gelememiştir. O kendisi çirkindir çirkin görür her şeyi. O kendisi eksiktir eksik görür her şeyi. Ama kendisi ayna haline geldiyse, herkes ona bakar kendisini görür, bu farklı bir şey. Böyle de algılarsak, öbür türlü de algılarsak; biz karşıdaki kimsenin eksikliğini gördüysek o bizim eksikliğimizdir. O zaman sevgi noktasında biz bakacak olursak bugünkü toplumumuzun- biz yakın daireden konuşalım, insanlığın sıkıntısı bu- derdi şu biz önce sevmeyi elimize alamıyoruz. Biz önce sevmeyi göze alamıyoruz, biz önce sevmeyi kalbimize yerleştiremiyoruz. Biz önce sevmeyi içimize yerleştiremiyoruz çünkü “sevmek büyük insanların işi.” Biz o büyük insanlardan değiliz. Büyük insanlar büyük şeyleri severler, büyük insanlar büyük severler. Hani derler ya edebiyat olarak “devlerin aşkı” diye. Evet, büyükler büyük severler ve seven büyüktür, sevilen büyük değildir bu manada. Ve Allah bir veçhesiyle âşıktır yani sevendir. Ne diyor Cenab-ı Hakk “Allah onları sever…” Allah karşımızda bize karşı âşıklığını öne koyarken, bize karşı olan sevgililiğini koyarken ve ‘ben seni seviyorum’ derken, ama ne yazık ki insanoğlunu O’nu sevme cesaretini gösteremiyor. Karşısındakini de sevme cesaretini gösteremiyor. Komşusunu, arkadaşını, müdürünü, amirini, memurunu, annesini, babasını, eşini, çocuğunu sevme cesaretinde bulunamıyor, gösteremiyor. Böyle bir cesaretsizliğimiz var. Bu bizim tembelliğimizden, bu biz aymazlığımızdan, bu bizim belki de önümüze koydukları âşık profillerinden. Evet, biz aşığa bakarız aşığın gözü yaşlıdır, seven ızdıraplıdır, seven feryatlıdır. Aslında sevenin feryadı, sevenin ızdırabı o sevgisinden kaynaklanmaz. O vuslat azminden, vuslat aşkından kaynaklanır. O feryadına feryat ekler, mutsuzluğundan değildir. O gözyaşına kan yaşı koyar, o mutsuzluğundan değildir. Onun asıl üzerindeki duygu, O’nun(c.c.) duygusudur. Allah, âşıkların üzerine öyle bir feryat elbisesi, öyle bir kahır elbisesi, öyle bir keder elbisesi koyar ki, çok af edersiniz ham kafalılar onların üzerindeki o elbiseye bakaraktan âşıklığa doğru yol almazlar. Aldanırlar, İbrahim’in ateşte yandığı gibi. İbrahim ateşte yandı mı, yok. Bütün herkes baktı ki, İbrahim ateşte yanıyor. Sare, gördüğüne inanmadı. Sare, o büyüye inanmadı, o büyüyü çözdü, o büyünün sırrına vakıf oldu. Dedi ki, “Seviyorum İbrahim’i”, yürüdü ateşin üstüne. Sevmek, ateşin üzerine yürüme cesaretliliğini gösteren erdemlilerin işidir. Sevmek, insanı kâmillerin işidir. O yüzden sevmeyi herkesten beklemek de biraz saflık olur. O sevenler; asil insanlar sever, asil insanlar. Daha ilerisi, sütü temiz olanlar severler. Helal lokma yiyenler severler. O sevgide derinleşenler, onlardır. Sevgide derinleşenler, sevmekte derinleşenler; ben hiç onların cinsiyetlerine bakmam, sevgide derinleşenler- bu çok uçuk, bu sohbet size çok uçuk gelebilir, hakkınızı helal edin. Yani ben içinden geldiği gibi konuşan bir kimseyim-sevmenin, sevenin; başı açığı, başı kapalısı, sakallısı, sakalsızı, tarikatçısı, tarikatsızı yoktur. Sevmek öylesine bir asillik, öylesine bir erdemlilik, öylesine bir yüceliktir ki Allah onu kimin başına kondurduysa onu seçmiştir. Bakın, kapı açıktır herkese. Zahirde kapı açıktır, zahirde burada bu sohbetin olacağını hemen hemen herkes biliyor mu, biliyor. Kapı açık mı, özel sen girersin, sen giremezsin diyen oldu mu, yok. Kim geldi, o önemli. Ayeti kerime de diyor ki “Siz inanalar, çok değilsinizdir.” Bu nedir biliyor musunuz, Allah’a âşık olanlar, sevenler siz çok değilsinizdir. Hani diyor ya “Siz azdınız, biz sizi meleklerle kuvvetlendirmedik mi?” Siz azsınız, sevenler azdır, az. Sevenler böyle parmakla sayılırlar, sevenler parmakla gösterilirler. Âşık azdır, âşık çok değildir. Âşıklık çok olsaydı balık gibi kıymetsiz olurdu. Ama balığın karnından çıkan neydi, inci. Neden kıymetlidir, az bulunur. Balık çok bulunur, inci az bulunur. E denizden çıkıyor; denizden çıkıyor ama az. Az olduğundan kıymetli. Zümrüt az, az olduğundan kıymetli. Pırlanta az, az olduğundan kıymetli. Çok olsaydı, demir gibi kıymeti olur muydu, çok olsaydı bakır gibi kıymeti olur muydu, çok olsaydı teneke gibi kıymeti olur muydu? Bak, insanlar altın için birbirini öldürüyor. Hiç teneke için birbirini öldüreni gördün mü? Evdeki bakır kabı almak için babaannesinin kolunu kesen bir çocuk gördünüz mü, yok. Bursa’da babaannesi miydi, ananesi miydi kolundaki bileziği almak için bileğini kesti, torun. Neden, altını alacak çünkü. Gözünü altın, gümüş bürümüş; gördü mü ananesini, görmedi. İnsanın gözünü ne bürüdüyse o görünür. Gözüne altın bürüyen başka bir şey görmez. Gözüne sedef görünen başka bir şey görmez. Seven o yüzden kıymetlidir. Seveni o yüzden Allah, özel muhafaza altına alır. Âşıkları muhafaza altına alır Cenab-ı Hakk. Der ki “Gelin; merhamet ettiklerim, rahmet ettiklerim, özel kullarım sizler âşıksınız, âşık!” Onların özel, hani böyle dağ bayır dolaşır ya gelir, seven. Onun maşuku o böyle bağrına yatırır. Ve kendisi için dikenlere dalmıştır o. Onun, kendisi teker teker dikenlerini söker. Kendisi merhem sürer, dikenin yaralarına. Başını okşar kendisi onun. Der ki “Gel, geceler boyunca orda burada dolaştın, dikenlerin içerisinde dolaştın, yırtıcı hayvanların içerisinde kaldın. Aç kaldın, susuz kaldın, kenarlarda kıyılarda yattın. Banklarda sabahladın, yollarda yattın. Gel, gel…” Gece sever onu, gece okşar. O yüzden der Hz. Mevlana “Ben ney’im beni hatırla. Beni al eline benden üfle. Bana vur def gibi, bana vur davul gibi, vur.” “Vur yüzüme yüzüme” der hatta başka beyitinde. Bendire vurur gibi vur benim yüzüme der. Bu acı çekmeyi istediğinden değildir. Vuran sevdiğidir çünkü. Gelen sevdiğinden gelecektir. Gelen sevgilisinden gelecektir, gelen maşukundan gelecektir. Onun vuruşu da tatlıdır, süzüşü de. Onun azarlayışı da tatlıdır, sevişi de. Onun ısırması da tatlıdır, öpmesi de, öpüşü de. Neden? O maşukundan gelecek çünkü. O yüzden sevmek insan olmanın yoludur. Sevmek insanı kâmil olmanın yoludur. Seven ancak cennetlik olur. Sevenin ancak mahşerde başı dik olur. Seven ancak Arş-ı Âlâ’nın gölgesinde gölgelenir, seven! Çünkü seven, her an sevdiğini gözetler. Her an hep sevdiğindedir gözü. Her an hep sevdiğindedir kulağı. Önemli olan seven olmaktır. Sakın ha kıymetli kardeşler, hayatınız boyunca sevilmeye gözünüzü dikmeyin. Sevilmeyi gözüne diken insanlar batarlar. Bukalemun olurlar, kimliksiz, kişiliksiz olurlar. Çünkü bugün Hacı Remzi beni sevsin diye bakarsın, Hacı Remzi seni sevsin diye bakınca Hacı Remzi’ye göre yaşarsın. Sevilmek istiyorsun ya! Ertesi gün Tahsin beni sevsin dersin, Tahsin’e göre davranırsın. Ama ben sevdim dersin ve seviyorum dersen Hacı Remzi’nin istediği gibi olmaya çalışırsın. Senin işin zormuş gibi olur ama o zaman işin kolaydır senin, seven sensin çünkü. Sen seversin sadece. Sevmenin öyle bir ütopyası vardır ki o sadece sever. O sadece sever, bakın o sadece sever. Bu ütopya bazen böyle insanlara ağır gelir. Ve hep insanlar severken, bir hesabı düşünür. Hesabı düşünürse o gerçek sevgi değildir.

Yazılı soru:Ney’in çıkışı, Hz. Ali’nin sırrını kuyuya anlatmasıyla başladığını biliyorum. Ve bu sırrın da Hz. Muhammed sallallahu aleyhi sellem Hazretlerinin Hz. Ali’ye, dünyayı yönetme sırları olarak verdiği ve ney’inde duyabilene bu sırları anlattığı doğru mudur?”

ÜSTAD: “ Böyle bir halk inanışı vardır, rivayet vardır. Hz. Rasulullah sallallahu aleyhi sellem Hazretleri manevi sırları Hz. Ali Efendimize vermiştir, bu doğrudur. Çünkü “Ben ilmin şehriysem Ali de kapısıdır ”, hadisi şerif. Sırları Hz. Ali Efendimize vermiştir. Hz. Ali Efendimize sırları verince, Hz. Ali Efendimize bu biraz ağır gelmiştir. Sır ağır gelir insana, içinde biriktirmesi biraz güç olur. O yüzden her mürşidi kâmilin her velinin sırdaşı vardır. Kimisinde ağaçtır, kimisinde taştır, kimisinde akan sudur, kimisinde denizdir. Giderler orda konuşurlar, o rahatlayacak psikolojik bir şey çünkü. Genelde akan suya konuşurlar, genelde denize konuşurlar, genelde ıssız kimsenin olmadığı bir yerde ağaca konuşurlar. Eğer deniz yoksa akan su yoksa. Hz. Ali Efendimizin de bir kuyuya konuştuğu rivayet edilir. Tabi o kuyuya konuşurken, kuyunun dibindeki kamışlıktan kamış, rivayet ya halk inanışı öyle diyelim, Hz. Ali Efendimizin sırlarını dinler, duyar. O sırrı dinledikten sonra oradaki kamış inleyip feryat etmeye başlar. Ve…hatta bazen Mevleviler ney’e ‘Hazreti Ney’ derler. Ney’e Hz. Ney derlerken aynı zamanda bir mürşidi kâmile hitap ederler. Mesela hiçbir zaman hiçbir Mevlevi ney’i sopa gibi tutmaz. Ney’e hakaretvari davranmaz, ney’e edepsiz davranmaz, ney’e karşı çok büyük bir edep büyük bir saygıyla davranırlar. Hatta eûzü besmele çekip üç sefer öperler. Ney’i kendi uzvundan bir uzuvmuş gibi görür Mevleviler. Ve Hz. Ney derler zaten, Hz. Ney. Tabi bunlar toplum içerisinde sonradan yanlış anlaşılmaya başlanmış. Yani ney’e hazret diyorlar falan demişler. Ney’den kasıt mürşidi kâmildir, Allah’ın veli dostudur. Ve her neyzen ney’i üflerken kendisinden üfleyenin üstadı olduğunu düşünür. Kendisinden üfleyenin Allah olduğunu düşünür. Ve üflerken o edeple üfler. Ve o duygunun, üfleme duygusunun, kendisinden olmadığını, kendi hazretinden geldiğini yani kendi üstadından duygunun geldiğini, dudağının kıpırdayışının dudağının baş parede oynayışının, nefesin titrekliğinin veya düzlüğünün, nefesin nağmesinin üstadından geldiğini düşünerekten ney’i üfler. O yüzden ney üfleyecek olana önce bir üstad gereklidir aslında. Çünkü ney üfleyecek olanın üstadı yoksa o ney’i kaval gibi üfler, saygısı sevgisi olmaz. Bazen ben yolda görüyorum böyle, Allah affetsin, sopa gibi tutuyorlar ney’i. Ney çalgı aleti değildir bu manada. Bak bu manada çalgı aleti değildir. Eğer ney’i çalgı aleti gibi görürse bir kimse, Allah affetsin, dümbelekten bir farkı kalmaz. Ve ney’in böyle eğlentili içkili, böyle heva ve heves kokan yerlerde üflenilmesi de çok uygun değildir. Ve hiç üflenmemiş zaten önceden. Ney sadece dergâhlarda, tekkelerde sufiler tarafından üflenmiş. Tabi bugün ney dansözlere üfleniyor. Ne bileyim işte gaydırıgubbak şeylere üfleniyor. Tabi ney’e hazret diyemiyoruz bu manada. Ama ney gerçekten sufilere, sufi gönüllülere, Allah âşıklarına bir nefestir, nefes. Böyle insanın canına huzur verir, insanın içine bir tatlılık bir nefes verir. Hele o ney’i üfleyen bir tefekkür eder, bir derinlemesine nüfus eder, böyle bir “Hûuu…” diye üflerse sanki ta yaratılıştan o ses gelir bize. Sanki “kûn” lafzı o esnada söylenmiş gibi gelir. Allah bizi onlardan eylesin. O yüzden, evet o kamışın o sırları dinledikten sonra feryadı figan ettiği söylenir, halk dilinde böyle bir inanış vardır. Hz. Mevlana da bu inanışını Divan’ında bir beyitte söyler; Hz. Ali’yle alakalı bu meseleyi de söyler. Divan’da geçer, bu hadiseye atıfta bulunur daha doğrusu. Net böyle anlatmaz, der ki “Ali gibi sırlarımı aldım da feryadı figan etmekteyim” der. Ali’den sırlarını aldım da feryadı figan etmekteyim, der. Tabi bunun bir tarafı daha vardır, şimdi madem özü açıldı soru soruldu. Her mürşidi kâmil, ilmin kapısı olan Hz. Ali Efendimizin önünde diz çöker ve Hz. Ali Efendimiz de onun sırrıyla sırlanır. Ve mürşidi kâmil, Hz. Ali Efendimizin sırrını da taşır. O yüzden o kuyuya söylenen sırlar, o velilerin üzerinden tecelli eder.”

Misafir: “Ney’in feryadını anlatıyor ney. Memleketinden ayrılan insanın hikâyesini anlatıyor aynı zamanda, değil mi?”

ÜSTAD: “Evet, ayrılıktan şikâyet ediyor.”

Misafir: “İnsanın sesine en yakın ses ney, tınısı yani onun.”

ÜSTAD: “Tabi o ayrılığı bir dahaki haftaya kaldı artık. Vatan-ı Asli’den ayrılmış ya! Vatan-ı Asli’si neresi? Vatan-ı Asli’den ayrılık ne?

Misafir: “Berzah âleminden…”

ÜSTAD: “Neresi işte?”

Misafir: “Ruhlar üfleniyor ya, bütün ruhlar… O sesi anlatıyor aynı zamanda, onda bir ses var yani.”

ÜSTAD: “Nefes, nefes diyelim. Sufiler nefes derler. O notaya da nefes derler, söze de nefes derler, nefes demeleri odur. İnşallah, bir dahaki aya anlatacağız. Daha zaten iki kelimesine anca, daha hoş gelemedik. Bir “Dinle’yi” bir de “Ney’i” anlattık. Diyeceksiniz yahu bu nasıl Mesnevi sohbeti. İki aydır geliyoruz boyuna, iki kelimede kaldık. Birinci ay ‘dinle’ ikinci ay ‘ney’, bitti. Üçüncü ay “Ayrılık”. Ayrılığı bu ay anlatacaktık ney’i geçmişiz. Ney geçilir mi?

Misafir: Bişnov dinle… İkra…

ÜSTAD: Bişnov dinle, ikra oku demek. Tabi vahyi de Hz. Allah, Hz. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerine dinle diyor, O’na da. Sana vahiy geldiğinde dudaklarını kıpırdatma, dinle. Biz tekrar eğitip öğretiriz, bunu derleyip toplarız. Hz. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri vahyi unutmayayım diye Hz. Cebrail ayeti kerime verince O da tekrar edermiş, dudaklarını kıpırdatırmış. Diyor ki, “Dudaklarını kıpırdatma, dinle.” Biz sonra onu senin gönlünde, kalbinde toparlatırız, Biz onu tekrar sana anlatırız, dinletiriz, yazdırırız; önce dinle. Yani oku, evet ilk gelen ayeti kerime oku, sonradan da dinle var. Vahyin terbiyesi… Evet, oku var, ama dinle vahyin terbiyesi var, dinle. İlmin terbiyesidir dinlemek. Normalde önceden sufiler soru sormazlarmış, yasak. Uzun müddet sufi soru sormazmış, uzun müddet. Uzun müddet talebeler hocalarına soru sormazlarmış. Sadece dinlerlermiş, sadece! Sadece hocaları, üstadları onlara sadece anlatırlarmış önceden. Aslında hani hadisi şerif var ya “Soru soranlar helak olur” diye. Bu manada da orayı işaret ederler. Yani mürid sormaz, dinleyecek, sormak yok. Ve o tabi belli bir kıvama gelinceye kadar, hatta iyi mürid hiç sormazmış. Hiç sormayışlarının sebebi şu; bize lazım olan gelir, sufilik anlayışıdır bu. Yani o vakti saati gelince ona lazım olan gelir. Bir şeyi gereksiz yere öğrenir de yapmazsa onun sorumlusu olur çünkü. Mesela yapamayacağı bir ameli öğrendi, yapamayacağı anlayamayacağı bir şey sordu ondan sorumlu olur o kimse. Ondan sorumlu olmamak için ehli tasavvuf, sufi düsturunda sadece dinlerlermiş. Dinledi; bugün sabah namazının farz olduğunu öğrendi, ertesi gün sabah namazının farzını kıldı. Bir gün sonra iki gün sonra öğlen namazının farziyeti öğrendi, bir gün iki gün sonra onu kıldı. Böylece sindire sindire, böylece yaşayaraktan; yavaş yavaş ama emin adımlarla; yavaş yavaş ama yaşayaraktan, sindirerekten dinini öğrenir ve yaşar. Sufilik kültürüdür bu, ama tabi bu kültür de kalmadı. Allah bizi affetsin inşallah. Hakkınızı helal edin. Teşekkür ediyorum hepinize. Hayırlı geceler. Allah rızası için el-Fatiha mâ salavat.