08 Şubat 2011 - Saatçi Ali Efendi Konağı - İZMİT

MESNEVİ OKUMALARI 2. DERS: NEY!

SAATÇİ ALİ KONAĞI - İZMİT     -    word formatında download

08.02.2011

Selamün Aleyküm! Allah gecenizi hayır etsin. Cenabı Hak gündüzünüzü de hayırlı etsin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşallah. Görüşmeyeli iyisinizdir inşallah. Allah’ım iyi etsin inşallah cümlemizi. Geçen dinle de çok mu konuşmuşuz, bilmiyorum ki ya, geçen sohbette olanlar, hakkınızı helal edin. Biraz kantarın topuzunu kaçırdık mı yoksa? Böyle giderse biz bu Mesnevi şerhine, herhalde ömrümüz yetmeyecek galiba. Kelime kelime gidiyoruz çünkü. Allah iyi etsin inşallah. Bu akşam için geçen sohbette ayrılığı anlatacağız dedik ama sarhoşlukla söylemişiz, ayıldık. Ayrılıktan önce ney var. Yani işin en püf

noktası.

Evet, Mesnevi insanı halden hale katan kitap. İnsanın halini değiştiren bir kitap. İnsanın içini farklılaştıran, kalbini farklılaştıran bir kitap. Tabi “dinle” den sonra, bu ney nasıl şikâyet ediyordu? Ney şikâyetçi. Tabi neye baktığımızda; içi boş, delikli bir çalgı aleti. Var dimi burada ney? “–Var efendim.” Evet, ver. Ney bu? Arka taraftakilerde görsün. Bunun başındaki bu baş paresi, buna baş pare diyoruz biz. Malum bunun arkasındaki, delinmemiş herhalde, değil mi? Sağ sol olduğu belli değil, olsun varsın. Toplam baş parenin olduğu yerle ve altındaki giriş çıkış nefes yeriyle beraber dokuz delikli. Bu malum su kenarlarında, sulak yerlerde yetişen kargı. İzmir’de buna kargı diyorlar, saz derler başka yerlerde. Ama bunun adı; saz daha incesine derler, onun böyle daha otumsu olana derler, bu biraz kargı, bunun böyle içi boş. Şunu bayanlara bir uzatın elden ele herkes bir baksın.

Tabi konuşacak olduğumuz şey bu ‘ney’ değil. Ama ney, tarihçesi çok derin olan bir çalgı aleti, saz aleti. Mısırlılarda bulunduğu söylenmiş, Nil’in kenarından itibaren. Ve milattan önce yaklaşık dört-beş bin yıllık insanlık tarihinin gidebildiği yere kadar ney üflemenin, ney çalmanın tarihi var. Tabi neyin en önemli özelliği natürel ve orijinal bir şey olması. İçinde boğumları var, boğumlarının arasında, bir perdemsi şeyler var. Ama sonuçta boğumlarıyla beraber kendine has bir saz aleti. Kendi kendisine ses çıkarması mümkün değil. Üflenir; ney çalınmaz üflenir. Edep olarak da bütün herkes ney üzerine der ki, ney üflenir, ney çalınmaz. Darbuka çalınır, gitar çalınır, klarnet çalınır, ney üflenir. Ney de bir üfleyen vardır. Üfleyen! Ney de sesi çıkaran üfleyendir. ‘Ney’i alsın birisi şimdi üflesin üflediği yere kadar, ses çıkaramaz. Sadece üflemiş olur, ses çıkmaz. Ney’den sesi çıkaran üfleyendir. İşte Hz. Mevlana “Dinle ney’den” demiş. Ney’i dinleyeceğiz. Ney’i dinleyeceğiz derken alet ismi söylüyorum; ney! Ama ney’den neyi dinleyeceğiz? Ney’den bir şey dinlenmesi lazım. Burada ince bir sır var. O zaman ney’in üzerinde tefekkür etmemiz lazım. Nasıl dinlemenin üzerine tefekkür ettik, ney’in üzerinde de tefekkür etmemiz lazım. Yoksa sabahtan akşama kadar birisi ney’i üflese, bizde sabahtan akşama kadar onu dinlesek evet gönlümüzde bir hoşluk olur, içimizde bir tatlılık olur, bir lezzet olur, bu tamam. Ama ondan bir şey almamız lazım, ondan bir şey algılamamız lazım. O yüzden ney’e sadece çalgı aleti üzerinden bakmamız mümkün değil. Biz ona sadece çalgı aleti üzerinden bakamayız, biz onu sadece üflenilen bir alet olarak göremeyiz. O zaman Hz. Mevlana ney’in üzerinde simgesel bir şey oturtturmuş, yerleştirmiş. Yani ney sadece üflenilen bir şey değil. Onu dinleyeceksek ney başka bir şey olması lazım. Tabi ney’le alakalı biz yine Hz. Mevlana’nın ney’den neyi kastettiğini algılayabilmemiz için, anlayabilmemiz için yine Hz. Mevlana’ya müracaat etmemiz lazım. Bu ney’den neyi kastettiği, yani normalde üflenilen kargıyı mı kastetti, yoksa başka bir kasıt mı var? Bizim dinleyecek olduğuz şey mademki o ney’in ayrılık hikâyesi, o zaman ondan bir hikâye dinleyeceksek bu ney normal bir şey olmaması lazım, üflenilen bir çalgı aleti olmaması lazım. O zaman ney’in üzerinden Hz. Mevlana neyi kastettiyse onu tekrar Hz. Mevlana’ya sormamız lazım.

Ney’i yapan usta”, Hz. Mevlana’nın divanından bu, Divan-ı Kebir’den; “Ney yapan usta, kamışlıktan bir kamış kesti. Ona dokuz delik deldi, adına da Âdem koydu.” O zaman ney’i yapan kimseden kasıt üflenilen çalgı aleti değil. Hz. Mevlana divanında diyor ki, “Ney’i yapan usta kamışlıktan bir kamış kesti, ona dokuz delik deldi, adına da Âdem koydu.” Demek ki dinleyecek olduğuz ney; Âdem! Âdem denince biz yavaş yavaş ilk yaradılışa gitmeye başlıyoruz. Âdem deyince hiç kimsenin aklına insan gelmiyor, değil mi? İnsan geliyor da, normal insan gelmiyor. Kim geliyor aklımıza? İlk yaratılan Âdem (as) ve ilk peygamber olan Âdem (as) geliyor. O zaman buradaki kasıt, ney’den, bakın bu divandaki bu bölüme bakarsak; Âdem. Ama Allah Âdem’i yaratmaya karar verince dedi ki, malum Hicr suresi olarak geçiyordu değil mi? Herhalde 25.-26. ayeti kerimeden sonra başlıyor. “Âdem’i yaratmayı söyleyince, dediler ki; Ya Rabbi sen yeryüzünde fitne fesat çıkaracak bir şey mi yaratacaksın?” Cenab-ı Hakk tabi onlara dedi ki; “Siz bilmezsiniz, Allah bilir.” Ondan sonra Âdem’i yarattı. Yalnız Âdem’i yarattıktan sonra en önemli şey şu; “Âdem’e kendi ruhundan ve nurundan üfledi.” Kime üfledi? Âdem’e. Âdem kuru balçıktan yaratıldı, Cenab-ı Hakk Âdem’i balçıktan, topraktan yarattıktan sonra, kırk bin yıl güneşte pişirdi, kırk bin yıl! Kırk bin yıl güneşte pişirildikten sonra Cenab-ı Hakk ona üfledi. Ona ruhunu üfledi, üfledikten sonra dedi ki meleklere; “Âdem’e secde edin.” Ve şeytan Âdem’e secde etmedi. Ve şeytan için de diyor ki; “O zaten meleklerden değildi.” Demek ki Cenab-ı Hakk Âdem’i yarattı, ona da kendi ruhundan üfledi, kendinden ona üfledi. Kim üfledi? Allah üfledi. Üfleyince Âdem canlandı, dirildi, hayat buldu. Hayat bulunca, Allah bütün melaikelerine dedi ki; “Sorun Âdem’e ne soracaksanız.” Âdem’e üflendikten sonra melekler Âdem’e ne soracaklarsa soracaklar. Çünkü Cenab-ı Hakk Âdem’e bütün isimleri, sıfatları vahyetti, ona öğretti. O zaman Âdem’i biz normal insan statüsünde görmeyeceğiz. Bu birinci Âdem. Ama bütün hepimizde Âdem miyiz? Âdemiz kadınlı erkekli. Hepimizin aslı ne? Âdem (as), Âdem! Âdem olmak, Âdem demek bilgi insanı olmak demek. Âdem hikmete sahip demek. Âdem ilmin zirvesinde dolaşmış demek, Âdem kemalâtın zirvesinde dolaşmış demek. O zaman burada ney’den kasıt Âdem’se bu normal bir Âdem değil. Bu ilmiyle, hikmetiyle, kemalâtıyla yaradılıştan birinci sınıf, seçilmiş, yaradılıştan kemale ermiş bir kimse.

Devam ediyoruz. “Ey ney! Sen seni çalan neyzenin dudaklarından feryada geldin, inlemeye başladın. Fakat sen, seni nefesiyle feryada getiren neyzenin dudaklarını değil, o dudaklara nefes veren dudakları gör.” Demek ki bizim anlamak istediğimiz, Hz. Mevlana’nın anlatmak istediği ney, normal kamış değil. Ya! Âdem. O zaman bu ne? Zamanın Âdem’i, yani zamanın mürşidi kâmili, zamanın velisi. Hani Hz. Rasulullah sallallahu aleyhi ve selem Hazretleri (İmam Hambeli’de de geçer bu hadisi şerif); “Allah’ın kırk tane veli dostu vardır, veli evliyası vardır, veli kulları vardır, bunlardan birisi vefat ettiğinde seksenlerden bir kişi daha geçer, yerine birisi geçer, bunlar hiç eksik olmazlar, kıyamete kadarda eksik olmayacaklar.” O zaman dinleyecek olduğumuz şey Allah’ın kırk tane o eski dilde abdal, ayeti kerimede veli, halk dilinde evliya, ermiş kişi, tasavvuf literatüründe mürşidi kâmil. Tasavvuf literatüründe mürşidi kâmil, kemalâta ermiş, marifetullaha ermiş kimse demek. O zaman buradaki ney’den kasıt, Hz. Mevlana Âdem dediyse o zaman ney, kâmil bir insanın sembolü. Ney bir mürşidi kâmilin sembolü, ney Allah’a dost olmuş kimsenin sembolü, ney Allah’a dostlukta zirveye çıkmış insanların sembolü. O zaman ney normal çalgı aleti gibi değil. “Dinle ney’den” dediğinde, o zaman bizim dinleyeceğimiz kimse Allah’ın dostları, bizim dinleyeceğimiz kimse Allah’ın velisi. Hani peygamberlik kapısı kapanmıştır ama peygamberden sonra âlimler gelecek ya, işte o ney, o âlim. Hani peygamberlik kapısı kapandı ama peygamberden sonra, hadisi şerif metni bunlar; “Peygamberlerin vazifelerini yapan kimseler gelecek.” O zaman “Dinle ney’den” dediğimizde bu ney; insanı kâmil, bu ney, mürşidi kâmil, bu ney âdem-i kâmil. O zaman biz Mesnevi’yi dinlerken, bir âdem-i kâmilden, bir mürşidi kâmilden, bir insanı kâmilden çıkan latif, mübarek, keramet dolu, hayatımıza hayat katacak, hayatımıza anlam yükleyecek olan sözleri dinleyeceğiz. O zaman ney’e baktığımızda biz, bu ney bizim için bir insanı kâmil.

Yine divandan; “Neye dedim ki: Niçin böyle feryad edip duruyorsun? Dedi ki: Onun hoş nefesini içime çektim; bu yüzden feryad etmem gerekmektedir, şarttır!” O zaman ney’in feryadı o Hakk’ın nefesinin içinde bulunmasıdır. Ney’in feryadı o zaman kendi feryadı değildir, onu üfleyenin feryadıdır. Dinle diyen o zaman ney’den üfleyenin sözüdür. Dinle, bu ney kendiliğinden üflemiyor. Dinle, bu ney kendiliğinden ses çıkarmıyor. Dinle, bu ney kendi kafasından konuşmuyor. Dinle, bu ney hevayı hevesinden konuşmuyor. Dinle, bu ney bildiğiniz insanlardan değil. Ya! Bu Rabbinin terbiyesini almış. Hani Hz. Rasulullah buyurmuş ya sallallahu aleyhi ve selem Hazretleri
“Beni Rabbim terbiye etti, ne güzel terbiye etti.” Bu ney’den üfleyen kimse terbiyeci. Yani o ney’den kim üfledi? Allah üflüyor. O zaman onu dinle. Ve o feryat ney’in kendi kafasındaki bir feryat değil, ney’in kendi kendisine düşleyip, kendi kendisine hayallediği. Ney’in feryadı onun feryadı, ney’in hayali onun hayali, ney’in düsturu onun düsturu, ney’in sevgisi onun sevgisi, ney’in muhabbeti onun muhabbeti. O zaman ney’in bu noktadaki hali, hareketi, davranışı, biçimi kendi ihtiyarında değil. Biz kendi ihtiyarında olmayan bir ney’i dinliyoruz. O kendi ihtiyarını onun ihtiyarına vermiş, kendisinden üfleyene vermiş, kendisinden seslenene vermiş. Bu kim? Hz. Allah! Hani bir ayeti kerimede Cenab-ı Hakk Hz. Rasulullah sallallahu aleyhi ve selem Hazretleri üzerinden konuşurken; “Sen atmadın, ben attım.” dedi. Hani dedi ki; “O ne konuştuysa heva hevesinden konuşmadı. Benim dediğimi söyledi. Benim yap dediğimi yaptı.” Yani Hz. Rasulullah ne oldu? Bir ney oldu, ney! Kimin elinde? Hz. Allah’ın elinde. Cebrail kimin emrinde? Hz. Allah’ın emrinde. Cebrail’in kendi kafasından bir şey yapması mümkün mü? Değil. O zaman Cebrail bu manada kimin nefesi? Allah’ın nefesi. O yüzden de zaten Cenab-ı Hakk Hz. Cebrail’in yaptığı şeyleri kendi üzerine alıyor. Onun hiç üzerinde beklemiyor. Vahyi getiren Hz. Cebrail, Cenab-ı Hakk diyor ki; “Biz sana Kitab’ı indirdik. Seni Ben peygamber seçtim.” Sana vahyeden Benim, Cebrail yok orta yerde. O zaman sakın ha, ney’i görme orta yerde. Ney’den bir üfleyen var, sakın ha. Bakın gizemini açıyoruz şimdi. Başındaki üstadını görme, üstadından üfleyen var; Hz. Mevlana’yı görme Hz. Mevlana’ya söyleten var. Ondan üfleyen var, ona ne üflendiyse o onu söyledi, o üfleneni yaptı. O zaman sakın ha, öyle bir şey düşünme. Tabi Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve selem Hazretlerinin hayatı boyunca hiç gafleti olmamıştır, hiç boşluğu olmamıştır. Sakın ha, velilerin üzerinde de böyle bir şey düşünmeyin, o zaman peygamberlerle eş değerde tutmuş olursunuz. Bu dinimizce yasaklanmış, bizim tasavvuf kültürümüzde bu yok. O mürşidi kâmiller ki, Allah’ın sevdikleridir. Bakın direk Allah’ı sevenlerdir demiyorum; mürşidi kâmiller birinci derecede Allah’ın sevdikleridir. Allah onları kendisine seçmiştir. Bir kimse ben mürşidi kâmil olacağım dese olamaz ama ben evliya olacağım dese olur. Bu hususi sohbet. Velilik kapısı herkese açıktır, mürşidi kâmillik kapısı herkese açık değildir. Herkes gayret ederekten veli olabilir mi? El cevap olabilir. Ama herkes mürşidi kâmil olmaz. Seçilmiştir o, bir kimse olmak istese dahi olamaz. Bu peygamberlik gibidir, bir kimse istese peygamber olamaz, kendisi ben peygamberlerden olacağım diyemez, ne kadar çalışırsa çalışsın bir kimse peygamber olamaz. Bunun gibi bir kimse ne kadar gayret ederse etsin veli olur, mürşidi kâmil olamaz. Ya, veli olur. Evet olur. Dağda da veli olur, ovada da veli olur, mahallede de veli olur, veli her yerde olur. Köprünün altında da veli olur, çöplerin ortasında da veli olur, olur. Açı olur, açığı olur, çıplağı olur, velinin her türlüsü olur, delisi de olur, hepsi de olur. Fakat her veli insanları Hakk’a götüremez, her veli insanları eğitemez, her veli insanlara yol yordam gösteremez. Bunu yapanlar ancak mürşidi kâmillerdir. Veliler keramet gösterirler mi? Evet, velilerin üzerine keramet tecelli eder.

Remzi Abi kalk koltuğa otur, içim rahat etsin. “Büyüklerine hürmet etmeyen, küçüklerine sevgi, şefkat ve merhametli davranmayan bizden değildir.” Hadisi şerif. Bu tasavvufta edeptir, adaptır. Sohbetlerin arasında bunları da söyleyeceğim. Çocuklarınızı, gençlerinizi öyle eğitin. Bir yerde büyük varsa büyük kürsüye oturur, büyük koltuğa oturur. Bu bizim terk ettiğimiz edeplerden. Otobüslerde, minibüslerde, herhangi bir toplu yerlerde yaşlılara, kadınlara, hamilelere, çocuklulara hürmet ve hizmet edin. Bu bizim kültürümüz. Kafanızı cama doğru çevirmeyin, ya şimdi bakarsam ben buna yer vermek zorunda kalacağım diye düşünüp kafanızı cama doğru çevirmeyin. Bir kadın girdi içeri, genç erkekler, kadına yer vermemek için kafanızı cama doğru çevirmeyin. Veya yaşlı bir adam geldi, yaşlı bir adam bindi otobüse veya minibüse, ona yer vermemek için cep telefonunla uğraşmayın. Yok, kitap okuyormuş, yok ders çalışıyormuş havası yapmayın. Veya al eline kitabı okuyormuş gibi yap, kandıramazsın, yutturamazsın. Yutmayan birisi gelir kulağına üfler, der ki yapma, aldatma kendini aldatıyorsun. Hâlbuki kalkıp bir yaşlıya, bir ihtiyara, bir ihtiyacı olana, bir bayana, hamile kimseye, kucağında çocuklu olana yardım edersen Allah da sana yardım eder, ona merhamet edersen Allah da sana merhamet eder, ona saygılı davranırsan Allah da sana saygılı davranır. Bakın tasavvuf insanın her şeyini kendinde görmesidir. Kendinizde görün. Birisine saygı gösteriyorsanız, saygılı insansınız, birisine edepli davranıyorsanız edepli insansınız, birisine sevgili davranıyorsanız sevgili insansınız, birisine merhametsiz davranıyorsanız, merhametsiz insansınız, şefkatsiz insansınız. Bunun ilacı kendinizde, bunun panzehiri kendinizde. Bu mücadeleyi kendiniz yapacaksınız, bu mücadeleyi kendiniz yerleştireceksiniz. O hani ayeti kerime var ya; “O iman edenler müminlere karşı şefkatli ve merhametli, kâfirlere karşı şedit davranırlar.” Bu ayeti kerimeyi yüz bin sefer söylesek yüz bin sefer herkes diyecek ki mümin kardeşine karşı şefkatli, merhametli, kâfirlere karşı şedit davran. Öyle değil mi? Bu ayeti kerimenin zahiri. Doğru mu? El cevap doğru. Mümin, mümin kardeşine karşı şefkatli ve merhametli. Kendi içinizdeki mümin kardeşlerinize şefkat ve merhamet göstermezsiniz, dışınızdaki mümin kardeşlerinize nasıl şefkat ve merhamet gösterirsiniz? Kendi içinizdeki iyiliğinize, vicdanınıza, merhametinize, kendi içinizdeki iyi duygularınıza sahip çıkın, onlara merhametli davranın, onları besleyin, onları büyütün, onları sevin, onları okşayın, onlarla iyi geçinin. Cömertlik iyi geçin, bilgiye tabi olmak iyi geçin, alçakgönüllülük iyi geçin, tevazulu olmak iyi geçin. O senin içinde var onu çıkar meydana, onu yücelt, onu yükselt, onu kendi içinde büyütmeye çalış. Kendi içindeki iyiliklerin senin birer mümin kardeşin, kendi içindeki güzelliklerin senin birer mümin kardeşin. Onları okşa, onları sev, onları ayağa kaldır, onlarla barış. Cömertliğini unutmuşsun hatırla, babaya saygıyı unutmuşsun hatırla, anneye sevgiyi unutmuşsun hatırla, eşine sevgiyi unutmuşsun hatırla. İçindeki iyiliklerinle mücadele etme, onları besle, onları büyüt, onları çoğalt. Bu seni Allah’a dost edecek çünkü. Bu seni insanlara da dost edecek. İnsanlara dost olmayan Allah’a dost olur mu? Olmaz! Adamın eşi şikâyetçi kim onunla iyi geçinecek, eşi şikâyetçi adamın. Adamın çocuğu şikâyetçi adamdan, kadının çocuğu şikâyetçi, kadının kocası şikâyetçi, kadının komşusu şikâyetçi, adamın komşusu şikâyetçi. Psikolojik rahatsızlıklar müstesna buna. Kimle arkadaş, kimle dost olacak o? Hiç kimseyle. Kendisiyle dost değil. O zaman kâfirlere karşı şedit ne? Birisi dışarıda zayıf bir tane kâfir bulmuş ona şedit davranacak diye uğraşıyor. İçindeki nefsine bak sen, içindeki kötülüklerine bak, içindeki yanlışlıklarına bak, içindeki eksikliklerine bak, içindeki noksanlıklarına bak, içindeki, kine, nefrete, buğza bak, içindeki düşmanlığa bak, içindeki sertliğe bak, merhametsizliğe bak, içindeki vefasızlığa bak. Sen onlara karşı önce şedit davran. Sen onlara şedit davranmazsan, sen asla kemale eremezsin. Evet, toparladık, büyüklere sevgi ve saygıdan girdik; ehli tasavvuf bunları çok önemser. Niçin? Eğer kalbinde edepten, kalbinde şefkatten, merhametten, kalbinde yumuşaklıktan, bir paye yoksa onun Allah dostluğundan payesi yoktur. O iyi bir mümin olamaz, o iyi bir insan olamaz. O zaman biz içimizde merhamet, içimizde af, içimizde muhabbet, içimizde iyi duygular besleyen, güzellikler besleyen insanlar olacağız.

Neyi dinliyoruz o zaman biz ney’den? Biz ney’den neyi yapıp neyi yapmayacağımızı dinliyoruz. Dinle de (dinle dersinde) neydi? Bir de dinlenmeyecek şeyler vardı. Biz ney’de neyi yapıp neyi yapmayacağımızı dinliyoruz. Biz ney’den neyin güzel, neyin güzel olmadığını dinliyoruz. Biz ney’den, evet feryadını dinliyoruz. Ama bu feryat ne feryat ki? Geliyor bakın. Ayrılıkları nasıl anlatıyor. Diyor ki; “Beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryadımla erkek de kadın da ağlayıp inlemiştir.” Kamışlıktan kestiğinden beri. Yani vatan-ı aslisinden çıktığından beri. Ayrılığı bir dahaki derse işleyeceğiz. Vatan-ı asliden ayrılık ne, bu ayrılık olması gerekiyor mu, gerekmiyor mu, neden ayrılıyoruz biz? O ayrılış, o kopuş, o gidişi nasıl gerçekleştireceğiz? O kopuş, o gidiş, o ayrılık bizde gerçekleşmezse biz ne haldeyiz, ne oluruz? Bu bir dahaki derste. Bugün ‘ney’ ne, ney’den ne dinliyoruz ve ‘ney’ ne? Evet, ‘ney’ o zaman Hz. Mevlana’nın divanında geçtiğine göre; Âdem!

Ondan her kulakta hoş sesler var, müzik var, ney onun yüzünden inliyor, rebab onun yüzünden ağlıyor. Her gözde O’ndan, O’nun yarattıklarından bir ibret var, hayranlık var, şaşkınlık var! Elbette bir ney yapan vardır ki, kamışa şekil, suret veriyor. Nefes verilmeden içine üfürülmeden, ney’in feryad ettiğini kim görmüştür.” O zaman ney’e şekil veren birisi var, ney kendi kafasından ben ney’im demiyor, ney kendiliğinden orta yere çıkmış değil, ney’i orta yere çıkaran var, ney’in makamlarını, perdelerini düzenleyen var, ney kendiliğinden olgunlaşmış, kemale ermiş değil, ney güneşe çıkıp güneşin alnında plajdaymış gibi durup da kurumuş değil. Ney’i bir olgunlaştıran var, ney’i bir pişiren var, ney’i düzelten var. Ney’in de eğrilikleri vardır, ney’in de eğriliklerini düzenlerler. Ney yapanlar bilir, kargıdan böyle düzgün kargı bulmazlarsa, biraz yamuk kargı alırlar, o yamuk kargıyı ondan sonra bir güzelce düzeltirler, ondan sonra sen zannedersin ki o düz. O kargı yaş iken eğilir. Hani derler ya; ağaç yaşken eğilir diye. Bu az önce gördüğünüz ney, o kargıda yaşken eğilir, onu yaşken istediğiniz kıvama getirebilirsiniz, düzeltirsiniz, onu bir güzel de çevirirsiniz, öyle kurutursunuz onu, o kargı düzelmiş olur. Aslında kendi yerinde kargıların hepsi düzgün değildir ve düzgün olmayan kargıları da keserler ney yaparlar. Tabi onu üfleyen kimse onun baştan yamuk mu, düzgün mü olduğunu bilmez ki. Eğer o baştan yamuksa, sonradan düzeltilirse, ilk suyu gördüğünde gene yamulur o. Eyvah! O zaman her kargıdan ney olmaz. Her âdem gördüğünü insanı kâmil zannetme, her beyaz sakallı piri fani şeyh değildir, üstat değildir, her bıyıklı adam değildir, her sakallı hacı hoca değildir, her tekkeye giden derviş değildir, her örtülü kadın tam mümin değildir, her örtüsüz ahlaksız değildir, her sakalsız dinsiz değildir, gördüğün aldatmasın seni. Çok düzgün gördüğünün özü yamuk olabilir. Nerde belli olur? Hani hırsızdır ya, para yokken hiç hırsızlık aklına gelmez onun, parayı görünce hırsızlılık aklına gelir. Parayı görür ortalıkta, bir de güven varsa orta yerde o zaman çalar onu. Bizim Sait kulakları çınlasın, yanımıza gelip çalışan elemanlara, parayı orta yere bırakırdı. Oğlum yapma, etme. Ben hani millete böyle şey yapma, boş ver derim. O ise –yok anlayayım der. Anlayacak onu. Atar orta yere parayı düşürmüş gibi. Hırsız da var ya, aklı durur onun beyni çalışmaz, sulanır, kapasitesi, zekâsı o kadar. Zanneder ki düşürdüler, alacak ya onu, iç edecek ya onu kendine. Alır o parayı, dayanamaz.

Her içi çürüğün ağzı kokar. Sen duymayabilirsin, ağız kokusundan anlayan anlar onu. İçi çürük ya, ağzı kokar, kalbi çürük ya ağzı kokar. Kalbi çürük ya, gözü kokar. Kalbi çürük ya, kulağı kokar. Kalbi çürük ya eli kokar onun, ayağı kokar. Çürük çünkü içi. İçi çürükse dışı da çürüktür. Ama dışardan bakarsın harika bir adam, dışardan bakarsın harika bir insan. İçi çürükse muhakkak kokusu duyulur onun. Bazen ben bayanların dersinin olduğu yerde, böyle bayanların da olduğu yerde, eşkâle sorarım; “Bir tane bayan desin ki şimdi derim; bana şehvetle baktı.” Neden derim bunu biliyor musunuz? Erkekler de, bayanlar da herkes bilir ki, kim birbirine şehvetle bakarsa, anlaşılır o karşıdan. Anlaşılır. Buradan birisine ben şehvetle bakayım, hem vallah anlar, hem billâh anlar. Bir erkek bir kadına şehvetle baksın, o kadın kendisine şehvetle bakıldığını hem vallah anlar, hem billâh anlar. Bir erkeğe şehvetle bir kadın baksın vallaha da, billaha da o erkek de anlar. Kalbi çürükse o kimsenin gözünden koku çıktı, bakışında. Kalbi çürük ya, onun dilinden de koku çıkar. O konuşurken gevşek konuşur. Bunlar asıl haram edilenlerdir. Hani; “O müminlere söyle gözlerini haramlardan uzak tutsunlar.” O bakış işte, o şehvetle bakış, o şehvetle süzüş, o haramdır. O zaman kamışlar vardır, kamışın özü bozuktur, lifleri bozuktur. Ama onu o ney yapanlar bir güzel ıslakken düzeltirler, ondan sonra yaşken düzelttikten sonra onu bir güzel de kuruturlar, onu bir güzel fırına katarlar, güneşte kurutmazlar. Güneşte kurutmaya kalacak zaman yok çünkü müşteri çok, ha bire ‘ney’i yapacak satacak çünkü o. Onu bir güzel fırında kurutur, fırında kuruttuktan sonra bir güzel ateşte onu gezdirir. Ama gene bir şekilde pişirir ha. Aslında güneşte pişmesi lazım onun ama o güneşte pişmeye zaman yok ya, onu şimdi fırında ateşin üzerinde; yine pişer bakın o. Pişmeden ney olmaz. Çok affedersiniz dandikten de olsa pişmeden ney olmaz. O bir yerden pişecek o, ona bulaşacak. Ondan ney yaparlar. O süreçten geçecek o.

İşte insanı kâmil de kendi kafasından insanı kâmil olmaz. Bir süreçten geçer, onu da yakarlar. Hani demiş ya Hz. Mevlana; “Hamdım, piştim, yandım.” Hamdı, pişti, yandı, oldu yani. Öbür türlü olmuyor. Olmuyor, o pişecek. O tasavvuf, o dergâh onu pişirecek. Hani az önce dedim ya, kısa böyle bir geçiş yaptık, işte büyüklere küçüklere yer vermekten geçtik. O pişecek, o pişmezse olmaz. İşte ney, insanı kâmil. Başta dedim ya Allah onu sevmiş, o da Allah’ı sevmiş. Normal insanlar yürürlerken farzları yerine getirir, nafilelerle Allah’a yaklaşır,Allah’ı sever, Allah da onu sever. Allah onu sevince gören gözü, duyan kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olur. Normal silsile. Herkesin kapısı açık burada. Mürşidi kâmil; Allah onu sevmiş. Sevginin başlangıç noktası Allah’tan burada. O mürşidi kâmilden değil bu. O başlangıç noktası Allah’tan. Yani o kimse ben seni sevdim de sen beni sevdin demiyor, yok hayır Allah seni sevdiği için sen O’nu sevdin. Bunu ehli tasavvufta böyle düşünür, bunu böyle tefekkür eder. Ehli tasavvuf ben Allah’ı sevdim demez. Bu küstahlıktır, bu edep dışı durmaktır, bu insanın kendi üzerinde varlık görmesidir, kendi üzerinde bir keramet görmesidir, kendi üzerinde sanki kendisi bir elbise giydi, böyle bir şeydir. Ayeti kerimede der ki; “Siz iyilikleri Rabbinizden kötülükleri de nefsinizden bilin.” O zaman önce Allah bizi sevdi, ondan sonra biz Allah’ı sevdik. “Eğer siz geri döner, yoldan çıkar, küfredenlerden olursanız, Allah öyle bir kavim getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı sever.” Ben hep böyle o kavimden olduğumuzu düşünürüm. Hani yoldan sapmışız ya, ben kendi nefsim için söylüyorum, Allah bizi sevmiş, o sapkınlığımızı üzerimizden almış, bizi doğru yola, o hidayet ettirdiklerinin yoluna iletmiş ve bunu iletirken bizim de başımıza bir ‘ney’ koymuş. Biz o ney’den dinlemişiz, o ‘ney’ üflemiş bize. Biz o ney’in terbiyesinde büyümüşüz. Kim o? Benim üstadım. Allah rahmet eylesin. O zaman “Dinle ney’den!” Kimden? Üstadından. “Dinle ney’den!” Kimden? Veliden, mürşidi kâmilden. “Dinle ney’den!” Kimden? Olgunlaşmış insanlardan. “Dinle ney’den!” Kimden? Bilgiye ermiş, hikmete ermiş, tecrübeye ermiş insanlardan. O zaman dinleyeceksen hikmet ehlini dinle, dinleyeceksen o Allah’ın dostluğu noktasında duran kimseyi dinle. Ve onu dinle, ondan dinlediğin her şey senin üzerine bir şey katacak, ondan dinlediğin her şey sana bir iyilikte bulunacak, sana bir rahmet koyacak, ondan dinlediğin her şey sana bir lütuf, sana bereket, sana bir ikram olacak. Ondan dinlediğin her şey çünkü onun dostundan, ondan üfleyenden geliyor, onun kendinden değil, onun kendi hevasından değil.

Velilerin, mürşidi kâmillerin bir veçheleri vardır ki sultanidir. Sultani, rahmani. O veçhesinde asla ve asla kendi nefsi yoktur, kendi ihtiyarı yoktur. Bu onun bir veçhesidir. Hani bir demir muhabbeti anlatırım ya. Demiri ateşin içersine koyarsınız kızdırırsınız, kızdırırsınız, kızdırırsınız, ben metal işlerinde okudum meslek lisesinde. Körüğün altına koyarsınız onu, kömürün üstüne. Basarsınız körüğü, körüğü bastıkça o kömürlerin kalori derecesine göre o kömür yandı mı, o demiri iyice ısıtır, kızartır, lale gibi yapar. Demir o esnada ateşin özelliğini üzerine alır, hem yakıcıdır, hem yanıcıdır. Çıkarırsınız onu ateşten bir müddet sonra soğur. Kaldı mı yakıcı ve yanıcı özelliği? Kalmadı. İşte mürşidi kâmillerin öyle bir özelliği vardır ki, öyle bir hali vardır ki o esnada ateştir. Dokunursan yanarsın, dokunursan erirsin. Ama o hal üzerlerinden gittikten sonra insani halleri vardır ki, o da senin gibi yer, içer, uyur, dinlenir ve sen de dersin ki bu da bizim gibi yiyip içiyormuş işte, karnı acıkıyormuş. Peygamberlerin de aynıdır ama peygamberlerin gaflet kapısı kapalıdır. Hz. Rasulullah’ın kapalıdır, öbür peygamberlerin açıktı da çok az bir şey. Ama mürşidi kâmillerin gaflet kapıları açıktır. O kapı kapalı derse, küfre düşmüş olur herkes. Allah muhafaza eylesin, yol o değildir. İnsanlar üstatlarını, şeyhlerini hiç günah işlemez, hiç kusur işlemez diye görürlerse küfre düşerler. Günahsız, kusursuz, gafletsiz Hz. Rasulullah’tır sallallahu aleyhi ve selem. Bir kimse şeyhini sevebilir, üstadını sevebilir. Sevgisinde ölçü yoktur, sever sevebileceği yere kadar. Ama onu günah kapısı kapalı, gaflet kapısı kapalı olarak görürse küfre düşmüş olur, Allah muhafaza eylesin. İşte peygamberlerin de o insanı yönleri vardır. Bir tarafta Hz. Cebrail ile görüşür, göklerden Arş-ı Âlâ’dan bahsederdi, öbür tarafta da Hz. Ayşe validemiz, Hz. Rasulullah’ın göğsünü yumruklardı. Bir taraftan göklerden bahsederdi, Arş-ı Ala’dan bahsederdi, Levh-i Mahfuz’dan bahsederdi, cennetten, cehennemden, kıyametten bahsederdi. Öbür tarafta da Hz. Ayşe validemiz Cüveydiye validemizin yaptığı tatlıyı yemesin diye Hz. Zeynep’le komplo kurup “Senin yanına geldiğinde ağzın niye kokuyor de, bende benim yanıma geldiğinde aynı şeyi söylerim, şu tatlıyı çok seviyor yemesin.” Kıskançlık noktası. Hz. Zeynep’in yanına gelir Hz. Rasulullah sallallahu aleyhi ve selem Hazretleri, Hz. Zeynep, uzaktan akraba Hz. Ayşe validemizle. Der ki; “Ya Rasulallah ne yedin ki, ağzın bir tuhaf kokuyor.” O da der ki ya filanca eş tatlı yaptıydı onu yediydim, hızla evden çıkar başlar mübarek dişlerini misvaklamaya, ağzını çalkalar, dişini misvaklar. Gider Hz. Ayşe validemizin yanına, o da aynı şeyi söyler; “Ağzın bir tuhaf kokuyor.” Hızla dışarı çıkar, bir daha misvaklar, bir daha ağzını çalkalar, bir daha o tatlıyı yemeyeceğim der. Ağzı koktu ya. Cebrail (as) gelir, der ki; “Ya Rasulallah bunlar sana komplo düzenledi.” O zaman Allah Rasulü bir üzülür ki kendi kendine. Neden yaptılar diye, bir üzülür ki. Bir taraftan ne? İnsan. Hani kâfirler dedilerdi ya; “Madem peygamber gönderecektin, bir melek olmalıydı, bunlar da bizim gibi yiyorlar, içiyorlar, uyuyorlar.” Kâfirler öyle demişti. Cenab-ı Hakk dedi ki; “Ben melek gönderseydim peygamber olarak, onlar da derlerdi ki bu zaten melek yemiyor içmiyor, o kulluk yapmayacak da kim kulluk yapacak?” Niye? Kâfirin aklı hep öyle çalışır. Yani senin içindeki akıl. O zaman o ilerdeki sohbette gelecek, dudu kuşunun muhabbetinde. Sende zannedersin ki diyor bu da yiyip içiyor, bu da benim gibi. Mürşidi kâmiller öyle değildir der. Sen onu kendin gibi yer, içer, uyur görürsün, sakın onu kendinden sanma. Sakın onu kendinle kıyaslama. Sen sakın onu aklınla kıyaslama. Neden? O seçilmiş bir ney. Ondan üfleyen var, o kendisi kendi kendisine ses çıkarmıyor, ondan üfleyen var. O zaman dinle ney’den dediğimizde biz hep o mürşidi kâmili göreceğiz.

Neyin sesini dinle! Aslında o ses ney’in değildir. Ona üfleyenin duygularının ney’den duyulan nağmeleridir. Sen aşk şarabını içmeğe bak! Gam kendi derdine düşmüş, çırpınıp duruyor.” O zaman dinle ney’in sesini. Sen ney’deki feryadı figanı, ney’deki sesi, soluğu, duyguyu ney’in kendisinin zannetme. Ondaki duygu, ondaki düşünce, ondaki seziş, ondaki akıl, ondaki fikir, ondaki hal ve hareket, davranış, ondan üfleyenin, kendisinin değil. Sen kendi kendine aklınla onu yargılamaya çalışma. Sen kendi kendine onu süzgeçten geçireceğim diye uğraşma. Ya! Onun duygusuna kapıl ve sen aşk şarabını içmeye bak. Yani sen sevmeye bak, sen âşık olmaya bak, sen yolda yürümeye bak. Ama neyle? O ney’in duygusuyla duygulan, o ney’in haliyle hâllen, o ney’in bakışıyla bakışlan, o ney’in aklıyla akıllan, o ney’in ferasetiyle ferasetlen. Çünkü onda tecelli eden başka bir şey, onda tecelli eden ayrı bir şey. O İsa gibi, beşikte konuştu ya! O Musa gibi, Tûr-i Sina’da konuştu ya! Sen ona sakın kendi noktandan bakma. Allah bizi affetsin inşallah.

Hz. Allah’a diyor; “Sanki ben ölmüşüm de”, ney söylüyor bunu”; “Sanki ben ölmüşüm de, içinin mezarına gömülmüşüm. Yavaş yavaş çürüyorum. Fakat sen mezarımı ziyarete gelince dirilirim, başımı kaldırır mezardan çıkarım.” Üfleyince ben dirilirim, mezardan başımı çıkarır, kaldırırım. Beni dirilten o, beni yücelten o, beni yükselten o. Sen o ney’i iyi dinle. “Benim için Sûr’un üfürülmesi de Sen’sin, mahşer de Sen’sin. Ben ne yapayım? İster ölü olayım, ister diri! Sen nerede isen ben oradayım. Ben ney gibi cansız bir kamış halini almışım.” Demek neyden kasıt neymiş? Hz. Mevlana. “Ben ney gibi cansız bir kamış halini almışım. Senin güzel dudakların olmayınca ölü gibi susarım. Fakat Sen beni eline alıp da ney’ime üfürünce, senin sıcak nefesinle dirilirim, sesler çıkarırım, nağmeler veririm. Bazen ayrılıklardan şikâyet ederek ağlarım, feryad ederim.” O zaman buradaki ney kim? Hz. Mevlana! Hz. Mevlana diyor ki; “Ben ney gibi cansız kamış halini almışım, ben ney gibi cansız bir kimseyim. “Ölmeden önce ölünüz”, hadisi şerif. Ölmeden önce ölünüz. O zaman o ölmeden önce ölüm noktasına varınca o kimse, evet, oldu cansız bir kamış gibi. Ondan üfleyince, ne diyor, ne kadar güzel; “Senin güzel dudakların olmayınca ölü gibi susarım.” Şimdi ney’e baktığımızda ney’den üfleyen olmayınca sustu mu? Sustu. Ney şimdi, kamış orda mı? Orda.(Masanın üzerindeki ney’i gösteriyor) Öyle değil mi? Orda duruyor mu şimdi? Duruyor. Ses çıkıyor mu ondan? Çıkmıyor. Ondan ses çıkarmak için üfleyen gerek. Demek ki üfleyen olursa o kimseden nağme çıkacak. Allah üflerse ona, Allah onun gönlüne ne koyarsa, gönlüne bir şey koyarsa dilinde olacak, gönlüne bir şey koymadı, susacak kalacak. Öyle zatlar olmuş, öyle veliler olmuş, sohbet için çıkmışlar kürsüye, Cenab-ı Hakk kabloyu kesmiş. Kablosu kesilince oturmuş orda bir saat on dakika, on beş dakika, yirmi dakika, bir saat, iki saat tık yok. Herkes demiş ki ya, ne oluyor? Demiş Allah konuşturmayınca ben nasıl konuşacağım? Dili açacak olan O (cc), dimağı açacak olan O (cc), aklı açacak olan O (cc), feraseti açacak olan O (cc). Konuşamaz insan, bildiğini unutursun. Sakın biliyorum deme, bildiğini unutursun. Sakın biliyorum deme, gördüğünü söyleyemezsin, sakın görüyorum deme. Gözünün önüne gelir okuduğun kitap, gözünün önüne okuduğun sayfa gelir aktaramazsın. Bu size tuhaf gelir. Gelir size birisi soru sorar, sorunun cevabı sizde vardır biliyorsunuzdur, sükût eder susarsınız, konuşmak isteseniz dahi konuşamazsınız. Bir ara Şeyh Efendi Allah rahmet eylesin. Bir mevzu oldu da. Bana dedi ki; “Mustafa Efendi, içinden geldiğinde konuşacaksın oğlum” dedi, “İçinden gelmediğinde konuşmayacaksın, susacaksın” dedi. “Herkese mi ?”dedim ben. “Herkese” dedi. “Peki, Efendim” dedim, ben şimdi. “Canın yemek istediğinde yiyeceksin” dedi, “istemeyince yemeyeceksin, uyumak istediğinde uyuyacaksın, uyumak istemeyince uyumayacaksın. Yatmak isteyince yatacaksın, yatmak istemeyince yatmayacaksın. İçinden ne geliyorsa öyle yapacaksın” dedi. “Su içmek istiyorsan içeceksin, içmek istemiyorsan içmeyeceksin” dedi. “Birisiyle yola gitmek istiyorsan gideceksin, istemiyorsan gitmeyeceksin oğlum” dedi. Tam kırk altılık yani dimi efendim?” dedim ben şimdi Şeyh Efendiye. “He he tam kırk altılık” dedi. Hani önceden delilere kırk altılık derlerdi ya, değil mi? Ben kaldım, ilk önce dedim ki ya Mustafa ÖZBAĞ dedim, içimden acaba gerçekten dedim sen hani kırk altıdan mısın? Şimdi Şeyh Efendi de “He he oğlum kırk altılık, onun gibi” deyince, demek ki dedim sende kırk altılıksın. Gerçekten bu tuhaf gelebilir size. Özel bir şey ama bazen hiç konuşası gelmiyor insanın, konuşmak istese dahi konuşası gelmiyor. Düğümleniyor, gelmiyor. Karşındaki bakıyor sana şimdi. Zannediyor ki hani o senden kaynaklanıyor. Hani insanın öyle bir problemi olur, psikolojisi öyledir. Veya hayatı öyle yaşamıştır. Bu tamam, ama öbür türlü öyle bir kimse değilsen, bu tamam olmuyor. Ha demek ki o senden değil. Sen kendi kendini bilgiliyim zannetme, kendi kendini âlimim zannetme, kendi kendini olgunum zannetme. Senden bir üfleyen var, senden bir ses çıkaran var, senden bir nağme düzen var. Sen kendi kendini nağme düzen zannetme. İşte o mürşidi kâmiller kendilerinden nağme düzmezler. O mürşidi kâmiller kendilerinden nota düzmezler, o mürşidi kâmiller kendilerinden öyle bir senfoni çizmezler, onun senfonilerini çizen vardır, onun yollarını çizen vardır. Ona gelip gideceğini çizen vardır. Sen kendi aklınca yapıyor zannedersin o öyle değildir. Allah bizi affetsin.

Senin zavallı neyin” kendisinden bahsediyor yine. ‘Ney’ neymiş onu anlamaya çalışıyoruz. “Senin zavallı neyin, senin şeker gibi dudaklarına alışmıştır. Ben zavallıyı hatırla, eline al, dudaklarını bana ver de senin duygularına tercüman olayım, seni yaşatayım.” Neymiş ‘ney’? Hz. Mevlana. Ben diyor zavallıyım, senin ‘ney’inim, beni eline al, benden üfle. Beni eline al, beni hatırla, beni unutma. Allah unutur mu? Unutmaz. Ama Allah’ın hatırlaması nedir? O kimseye hastalıktır, o kimseye derttir, o kimseye çiledir, o kimseye yokluktur, yoksulluktur, sıkıntıdır, beladır, musibettir. Hani sahabe derdi ya başına bir sıkıntı geldiğinde; “Rabbim bizi hatırladı.” Eğer başlarından bir bela, bir sıkıntı, bir musibet olmazsa, dudaklarının içersinde bir uçuk, bir sivilce olmazsa, burnunun kenarına bir sivilce çıkmazsa, orasında burasında sıkıntıdan bir sivilce çıkmazsa, Allah tabiri caizse seni unutmuş. Allah unutur mu? Ama bu manada unutmuş. Seninle dostluk köprülerini atıyor, var git ağla, yalvar yakar. Musibet istenmez ama dostluk istenir. Sen dostluk kapısına kafanı koy, ağlamaya, feryat etmeye başla. Seni eline alsın, kâh bendire vurur gibi senin yüzüne vursun, kâh davula vurur gibi senin kafana kafana vursun, kâh rebaba vurur gibi vursun senin tellerine, kâh neye üfler gibi üflesin sana. Ama seni hatırladığına işarettir, bir hastalık seninle dostluğuna işarettir. Senin duana icabet eder, vermez, tehir eder, seninle dostluğuna işarettir. Bir şeyi istersin çok, hemencecik senin önüne koymaz seninle dostluğuna işarettir. İstersin sen, koymaz senin önüne. Hatta gösterir çeker, koşarsın peşinden. O senin koşmanı seviyor, O senin duanı seviyor, O senin yalvarmanı seviyor, O senin kanlı gözyaşı akıtmanı istiyor. Ne kanlı gözyaşı biliyor musunuz? Kanlı gözyaşı eski Türklerden atasözü değil mi? Atalarımız bir şeye çok üzüldüklerinde, bir şeye çok yandıklarında, bir şey çok acı geldiğinde, bir sevdikleri vefat ettiğinde, bu gözlerinin altını çizerlermiş bıçakla. Gözlerinin altından kan akıtırlarmış, gözyaşıyla beraber kan süzülürmüş aşağıya doğru. Gözüm yaşı kan oldu. Kanlı gözyaşı demek bu. Acının, sancının en dibini görüyor. Ve şu elmacık kemiğinin üstü var ya, şu gözünün kirpiğinin altından iki üç çizik çizerlermiş. Gözyaşı akıttıkça, oradan da kan akıyor ya, kanlı gözyaşı olurmuş. Var git dostluğunu hatırlat, kanlı gözyaşı akıt. Feryadına feryat kat, seni hatırlasın.

Onun reyini, tedbirini görünce, kendi eğri büğrü tedbirimi fırlattım attım, onun ‘ney’i oldum. Onun dudağında feryada başladım.” O zaman ‘ney’in aklı yok, ‘ney’in fikri yok, ‘ney’in kendince düzdüğü, planladığı, programladığı bir şey yok. ‘Ney’in kendince bir reyi yok; ben şunu şöyle yapayım, ben bunu böyle yapayım, yok! Ya, onun reyi de aklı da fikri de o. Onun kendi kendine bir şeyi yok. O yüzden tedbiri fırlatmış, atmış. Kendi üzerinde bir ihtiyarı yok. Bu kim için geçerli? Bu mürşidi kâmil için geçerli, bu onun için geçerli. Bu Allah’a dostluk köprüsünü kuranla geçerli, bu onunla velilik kapısında buluşanla geçerli. Bu velilik kapısında buluşmayan için geçerli değil. Bu mürşidi kâmillik durağında durmayan için geçerli değil. O sabahleyin kalkacak ne yapacağına karar verecek, işini gücünü planlayacak programlayacak. Yarın şuraya, ertesi gün buraya gideceğim diyecek, inşallah diyecek. Kendi üzerinde olan şeylerde kendince hükmetmeye çalışacak. Ama Hz. Mevlana diyor ki; “Ben ney’im”, “Ben” diyor “Senin tedbirini, tekmilini senin her şeyini görünce attım, benim reyimin olmadığını gördüm” ve diyor ki ne diyor, çok güzel; “Onun reyini, tedbirini görünce kendi eğri büğrü tedbirimi fırlattım attım, onun ney’i oldum. Onun dudağında feryada başladım. Hakk yoluna düşenlere merhem oldum.” Onun ney’i olunca ne olmuş? “Hakk yoluna düşenlere merhem oldum. Herkesin madde peşinde koştukları bir zamanda manaya önem verenlere hem dem oldum, arkadaş oldum.” ‘Ney’ olunca öyle olmuş. Demek ki ‘ney’ olunca Hakk yolunda düşenlere merhem olmuş. Başka şeylere değil. Allah bizi affetsin. Ve herkes madde peşinde koşarken, o manaya koşanlarla arkadaş olmuş, o manaya koşanlarla hem dem olmuş. Hem demlik manaya koşanlarla.

Altı yönden de, dışarıda manevi bir kubbe gördüm. Ben o kubbeye toprak oldum, döşeme oldum, kan oldum, aşkın damarlarında pişerek dolaşmaya başladım, gözyaşı oldum. Hakk âşıklarının gözlerinden aktım. Bazen beşiğinde konuşan İsa gibi baştanbaşa dil kesildim, bazen de Hz. Meryem gibi susan bir gönül oldum. Hz. İsa’nın, Hz. Meryem’in kaybettikleri bir şey vardı ya, eğer bana inanırsan bil ki; o kaybedilen şey ben oldum.” Demek ki ney, bu manada bir mürşidi kâmil. Mana âleminden varlık âlemine indirilmiş, mana âleminden varlık âlemine gönderilmiş ve varlık âleminde vazifesini tamamlamak için gönderilmiş bir mürşidi kâmil. O peygamberlerin dostu, o Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerinin dostu. Ve onun üzerinde başka bir şey düşünmek, onun üzerinde akıl yürütmek mümkün değil. “Dinle ney’den” derken ve ney’in feryatlarını, ney’in acısını, ney’in ayrılığını dinlerken, bizim dinleyecek olduğumuz ney mürşidi kâmil, bizim dinleyecek olduğumuz ney Hz. Mevlana. O zaman biz Hz. Mevlana’yı dinleyeceğiz. Demek ki Hz. Mevlana da bu sözleri söylerken kendinden söylemedi, bu işaretleri verirken kendinden vermedi. Bu duygu, bu düşünce, bu akıl, bu fikir, bu coşma, bu feryat, bu ağıt, bu gözyaşı kendiliğinden değil. Ondan üfleyenin feryadı, ondan üfleyenin duygusu, ondan üfleyenin düşüncesi, ondan üfleyenin cilvesi, ondan üfleyenin sevgisi, ondan üfleyenin aşkı, ondan üfleyenin muhabbeti, ondan üfleyenin dini, ondan üfleyenin İslam’ı, ondan üfleyenin hukuku. Kendisinden değil. O zaman “dinle ney’den”; dinle insanı kâmilden, dinle mürşidi kâmilden, dinle o âdem-i kâmilden, dinle o peygamber varisinden, dinle o zamanın İsa’sından, dinle o zamanın Musa’sından, dinle o zamanın müceddidinden, dinle o zamanın erinden, dinle o zamanın kutbundan, dinle o zamanın Hakk erenlerinden, dinle o zamanın ricali gayblerinden. Dinle ki sen ondan kemal bulasın, dinle ki sen ondan hikmet bulasın, dinle ki sen onun aşkıyla aşklanıp kendine yol bulasın. Allah bizi onlardan eylesin inşallah.

Tabi geçen sefer baya uzun sohbet etmişiz, bu sefer özellikle uzun tutmamaya gayret ettim. Kendimce dedim ki yani bir saat en fazla sohbet edeyim, hoş yine bir saati geçti de. Hakkınızı helal edin. Sorularınız varsa sorularınızı alayım. Canlı da sorabilirsiniz, yazılı da. Tabi ayda bir bu program burada devam edecek. İnşallah. O yüzden önümüzdeki ayın programı Mart sekizde buradayız, 20 Şubatta da Ali Kâhya Kültür Merkezi’ndeyiz. İnşallah. Soru sormak isteyenler sorabilirler. İlla konuyla alakalı olması şart değil. Fizik kimya da sormayın, öyle bir iddiamız yok. Tasavvufla alakalı, hayatla alakalı bildiğimizce cevaplarız. Buyurun.