23 Ocak 2011 - İzmit Mevlana Kültür Merkezi

MESNEVİ SOHBETİ (19.-34. Beyitler)

İzmit Mevlana Kültür Merkezi   -   word formatında download

23.01.2011

Selamün Aleyküm, Hayırlı Akşamlar hepinize de. Allah gecenizi hayır etsin, gündüzünüzü hayır etsin. Ayımızı, yılımızı, ömrümüzü, nefesimizi hayırlı eylesin inşallah. Salon görevlilerinden salonun ışığını yakmalarını rica edebilir miyim acaba. Komple aydınlatırsanız daha çok sevindirirsiniz beni. Allah da sizi sevindirsin inşallah. Hakkınızı helal edin. Kusura bakmayın.

 

Sohbet karşılıklıdır. Vücut diliyle, göz diliyle, kulak diliyle, ruh diliyle, kalp diliyle, sır diliyle. Dinlerken de kulak ile vücut ile kalp ile ruh ile sır ile olursa, o zaman âlâ olur. Hani Mesnevi’nin başında ilk kelimesi dinle’ydi ya. Geçen sohbetimizde dinlemekten bahsetmiştik. Bu böyle bizim teşekkürümüz, kula teşekkür Allah’a teşekkür manasında, Belediye Başkanı’mıza teşekkür ediyoruz. Saatçi Ali Efendi Konağı çok hoşuma gitti, yer mekân çok hoşuma gitti. Sohbete katılanların da inşallah hoşlarına gitmiştir. Ben mekândan mıdır, yoksa oraya katılan kardeşlerinden midir ki, muhakkak hepsi de bu manada etkilidir; çok feyiz aldım. Huzurlarınızda ben tekrar kendisine teşekkür ediyorum.


Malum, geçen sohbette Mesnevi’nin başlangıcından okumuştuk, ilk 18 beyitten. Ali Efendi Konağı’nda da “Dinle”yi bitirmiştik. Şimdi on sekizden sonraki Mesnevi Şerife devam edeceğiz. Tabi kıymetli dostlar, dünya üzerinde Âdem’den itibaren Allah’a giden yollar çok çeşitli olmuş. Hatta ehli tasavvuf derki yarattığı adedince Allah’a giden yol vardır. Daha derinlemesine inilecek olunursa, her nefes ayrı bir Allah’a gidilen yoldur. Çünkü biz her nefes alışverişimizde eğer ki nefesi alıp vermemizi bahşeden Allah’ı hatırlayacak olursak, her nefes bizim yolculuğumuz devam edecektir. Tabi bu yolculuğu ana hatlarıyla ayıracak olursak, eski dilde tarikat derler ya; o yol demektir. Allah’a giden yol. Tabi bu sonradan çok kalıplaşmış, çok şekilleşmiş. Ben onu kabullenenlerden değilim. Tasavvuf bu manada daha uygun, daha yerli yerine oturuyor. İşte o tarikat üç bölüm. Bir bölümü ibadetin üzerine kurulu. O bölümde olan insanlar, gözlerini hep ibadete çevirirler. Bu yolda mesafe kat edenler tarih boyunca çok az olmuştur. Bir bölümü de riyazatın üzerine kuruludur, bunlarda devamlı oruç tutarlar, devamlı böyle az yerler, hücrelere çekilirler, insanlarla irtibatlarını keserler, böylece kendilerini Allah’a yaklaştırmaya çalışırlar. Bir bölümünün ise yolu sevginin üzerine kuruludur, Allah’ı sevmenin üzerine. Biz bunlara âşık diyoruz. Veya Aşk Tarikatı diyoruz ki, Hz. Mevlana bunun en büyük pirlerinden, önderlerinden birisidir. O yüzden Mesnevi’yi dinlerken, Mesnevi’yi okurken asıl amacım Allah’ı sevmek oldu. Asıl amacın Allah’a vuslat yolunun sevgiden geçtiğini, sevgiyle yoğrulduğunu göreceğiz. Tabi Yunus Emre bizim atamız, ecdadımız o bunu ne güzel bir cümleyle ifade etmiş; “Yaradılanı severiz Yaradandan ötürü” diye. O zaman bu aşk yolu sevmekten geçer. Sevmekten geçerken neyi? Kendinin dışındaki her şeyi. Kendinin dışında ne var ise sevmekten geçer. Ne var ise. O sevgiyle yoğrulmuştur bu yol. Hani hadisi kutside Cenab-ı Hakk buyurur ya; “Kul farzlarla Allah’ın emrini yerine getirir, nafilelerle Allah’a yaklaşır ve Allah’ı sever.” Devam eder hadisi kutsi; “Allah da onu sever.” Hadisi kudsinin devamı var. İşte Mesnevi Hz. Mevlana ve o aşk yolunu seçenlerin bu noktada kendilerine ölçü aldıkları, kendilerine hedef koydukları şey; sevmektir.


Hz. Mevlana devam ediyor, 18 beyitten sonra. “Bağı çöz, hür ol ey oğul! Nice bir gümüşe, altına bağlanacaksın?” Bağı çözmek, hür olmak. Hürriyet İslam literatüründe iman etmekle başlar. Bir kimse iman ederse, hürlüğe adım atmıştır. Niçin? Onun bağlanacağı yegâne şey, iman ettiği şeydir. Bakın iman ettiği şeydir. Bu iman ettiği Allah olur, iman ettiği put olur, budistse buda olur, iman ettiği başka bir felsefe olur. Bir kimse iman ettiğinde, iman ettiğine bağlar kendisini. İman etiği ne ise onun özgürüdür, onun hürüdür. O zaman bir kimse iman etti kime? Allah ve Rasulü’ne. O kimse hürriyete doğru bir adım attı. Ama hürriyete doğru adım attı, adımını devam ettirmesi gerekir. O zaman insanın hürlüğüne engel, tam çıplak bir şekilde imanına engel, en büyük şey insanın içindeki nefsidir. Nefis insanın o hürlüğünü engellemeye çalışır. Buradaki nefis, kötülükleri emreden nefis. Ve o nefis bizi altına, gümüşe, yani dünyaya doğru, dünya sevgisine doğru bize yol aldırır. Bu altın ve gümüşten kasıt, nefsin bizden istedikleri kötülüklerdir. Nefsin bizden istedikleridir, bizi bağlar. Bu nedir? Bir kimsenin altın sevgisidir, dünya sevgisidir. Bakın şuraya bir parantez açmak istiyorum. Benim karşılaştığım daha önce yanlış anlayışlar vardı. Bu yanlış anlayışlardan birisi dünyayı terk etmekti. Bu bir kısım ehli tasavvuf için kendilerince, kendi zamanlarında doğru kabul edilmiş olabilir. Genelde bu ırkçılık olmasın, yanlış anlaşılmasın Türklerin tasavvuf anlayışlarında dünyayı terk etmek yoktur, dünyayla ilgiyi alakayı kesmek yoktur, dünyayla irtibatı koparmak yoktur. Biz çift kanatlı kuş gibiyizdir. Bir tarafımızda dünya vardır, bir tarafımızda ahiret vardır, içimizde de Allah aşkı vardır. Eğer içimizde Allah aşkı olmazsa biz ne dünyaya kanat çırpabiliriz, ne de ahirete kanat çırpabiliriz. Bir kimsenin içi Allah aşkıyla yanıp tutuşursa, dünyayla ahireti dengeleyip her ikisiyle beraber kanat çırpmaya başlar. Bir kısım insanlar, geçmişteki bir kısım meseleyi yanlış anlayanlar, biraz eksik aktarmışlar. İnsanları hücrelerin içine tıkmışlar, dağlara çekmişler, dağlardaki mağaralarda yaşatmışlar. Ve yahut tekkeler kurmuşlar, tekkelerin içine hücreler yapmışlar, hücrelerin içersine insanları 40 gün, 50 gün, 100 gün, 120 gün içeri kapatmışlar. Hz. Mevlana’nın yolu bu değildir. Daha ileri söyleyeceğim; Anadolu’daki ve Orta Asya’dan, Buhara’dan, Semerkant’tan, Tebriz’den gelen ehli tasavvufun yolu bu değildir. Bu, yol da değildir bizim için. Bizim için yol; dünyayı bilmek, ahireti bilmek, kendini bilmek ve Yaradanı bilmekten geçer. Bir kimse de bu dört bilgi olmazsa o kimse kemale ermemiş olur. Bilginin özüne, hikmetin özüne ayak basmamış olur. O zaman burada Hz. Mevlana’nın “bağı çöz, altına ve gümüşe ne kadar bağlanacaksın” dediği dünyaya bağlanmaktır. Yani dünyaya tapmaktır, dünyayı birinci hedefe koymaktır. Altın biriktirmeyi, gümüş biriktirmeyi zengin olmayı, iyi evler sahibi olmayı, iyi dükkân sahibi olmayı, iyi araba sahibi olmayı, iyi kıyafetler sahibi olmayı birinci hedefe koymaktır. Ehli tasavvuf, Hz. Mevlana’nın anlayışı da bu birinci noktada değildir. Bağı çöz, dünyaya tapma, dünya gelip geçecek. Bağı çöz, altın biriktirmek için ahiretini terk etme. Bağı çöz, sen altını sevmek için yaratılmadın. Bağı çöz, sen dünyaya âşık olmak için yaratılmadın. Ya! Allah’a âşık olmak için yaratıldın. Bağı çöz, ne altın için, ne gümüş için etrafını kırmana gerek yok, insanları üzmene gerek yok, komşunun hatırını kırmana gerek yok. Bağı çöz, babanın malı kalacak diye babanın ölümünü bekleme. Bağı çöz, annenin bileziklerini almak için, bileziklerine sahip olmak için onun ölümünü bekleme. Bağı çöz, babaannenin bilezikleri için babaannenin bileğini kesme. Bunu Bursalılar hatırlarlar, babaannesinin bileziği için elini kestiler Bursa’da. Neden kesti o çocuk? O çocuk suçlu değil. O çocuğa eğitim verilmedi. O çocuk birinci derecede onu gördü. Hayır! Biz bu değiliz. Bağı çöz, dünyaya sahip olmak için etrafındaki insanları üzüp perişan etme. Bağı çöz, bunun için yaşama. Dünya sana kul olsun, sen dünyaya kul olma, yer değiştir. Buradaki bağı çözden kasıt bu; yer değiştir dünyaya kul olma.


Bir küçük kıssa, sohbeti çok uzatmak istemiyorum, İzmit’e gelince sanki çenem düşüyor, hakkınızı helal edin, böyle can kulağıyla dinliyorsunuz çok hoşuma gidiyor. Bir derviş varmış, İstanbul’a seyahate gidiyormuş, üstadı demiş ki; “Evladım orda filanca Efendi var, bizden de selam söyle, bize dua etsin.” Derviş de “Olur Efendim” demiş. Tasavvufta adaptır, ilk önce o şeyhin yanına gitmiş. Adrese bakmış kocaman bir saray yavrusu gibi bir yalı, köşk. Kapıyı çalmış bir derviş çıkmış, ‘selamün aleyküm’ ‘aleyküm selam’. Demiş beni filanca efendi gönderdi, burada küçük bir işim var. Demişler gel otur, hemen yükünü indirmişler, yedirmişler, içirmişler, demişler efendi seni sohbete alacak. Efendinin odasına bir girmiş ki oda da saray yavrusu. Efendi sormuş; “Evladım hoş geldin, ne işin vardı?”demiş. “Efendim böyle bir işim vardı.” Burada, demiş, misafir ol işini gör.” Dervişte misafir olmuş, işini görmüş. Üç gün beş gün, artık dönecek geri. Demiş; “Efendim üstadımız selam söyledi, bize dua etsin dedi. Ne buyurursunuz?” Kaşını çatmış o mübarek. “Söyle, demiş, ona, dünyaya sarılmasın fazla demiş.” Derviş durmuş, bir tahayyül etmiş, tefekkür etmiş, üstadı kilime sarılıp oturuyormuş, başka hiçbir şeysi yok. Koşa koşa gitmiş kendi üstadına, “selamün aleyküm”, “aleyküm selam”, girmiş içeri. “Evladım, demiş, gördün mü zatı muhteremi?” Böyle küçümsercesine “Gördüm Efendim” demiş. “Evladım ne dedi bizim için, ne buyurdu?” demiş. “Efendim nerden beni oraya gönderdin ki” demiş. “Evladım onu sormuyorum sana, demiş, bizim için ne dedi onu söyle.” “Efendim dedi ki, demiş; ‘Söyle üstadına dünyaya çok sarılmasın.’” O mübarek başlamış dövünmeye, “Eyvah, eyvah ki evladım, demiş, eyvah!” “Ne oldu ki Efendim, demiş, kendisi sarayda yaşıyor, siz, demiş, burada bir kilime sarılı oturuyorsunuz, size dünyaya sarılmasın dedi. Buna mı eyvah diyorsunuz?” “Evladım, demiş, o zamanın kutbu, o sarayda da otursa sarayın sevgisi onun gönlünde değil, oysa demiş biz bu yarım hasırı kaybetmemek için sıkı sıkıya sarılmışız, ona yanıyorum” demiş. Ha demek ki dünya sevgisi çok malla alakalı değil. Ya! Sizin bir liranız vardır, siz onun yarısını tasadduk edersiniz, malınızın yarısını tasadduk etmiş olursunuz. Birisinin yüz lirası vardır, o beş lira tasadduk eder, o malının yüzde beşini tasadduk etmiştir. O zaman birisi bir yarım hasıra sahiptir, o yarım hasırı kaybetmemek için korkar, öbürkünde bir saray vardır, sarayı kaybetme korkusu içinde yoktur. Hatta Muhyiddin-i Arabî Hz.leri gibi, birisi gelse kapısını tıklasa “Şey’en lillah” dese, sarayın anahtarını vurur gider.


Bu bağı çöz demesi; dünya sevgisinden kurtul, sen altın sevgisinden kurtul, gümüş sevgisinden kurtul. Bu alaşağı et değil. Hani bazıları işte kadın sevgisinden kurtul ilave ederler. Hayır, sakın ha! Bir insanın eşini sevmesi sünnettir ve fıtridir, bir kimsenin çocuğunu sevmesi sünnettir ve fıtridir. Öyle biz kadın sevgisini kötüleyenlerden değiliz, eş sevgisini kötüleyenlerden değiliz. Hayır! “Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi; güzel kadın, gözümün nuru namaz, güzel koku.” (Hadis-i şerif) Müslümanlar güzel kokacaklar, iyi kokacaklar, ter kokmayacaklar, üzerlerinde necis koku olmayacak, mis gibi olacaklar, mis gibi. Tüm taze bahar kokusu gibi kokacak Müslüman. Güzel koku sevdirildi Hz. Rasulullah’a. O yüzden her üç günde bir, en az, öyle demiş eskiler, onu ben değiştiriyorum mümkün ise her gün duş alın, mümkün ise her gün temiz kıyafet giyin. Bir kimse sakal bırakmış, sakalını derlesin, toplasın. Kocaman sakal yok İslam’da. En fazla bir tutam, en fazla. Sakalla cennete girilmiyor, sakal bırak tertemiz bırak, bıyığını bırak tertemiz bırak. Saçını bıraktın temizle, tertemiz olsun. Başını örtmüşün tertemiz ört. Manton var, tertemiz olsun. Manton ile yerleri süpürme, belediye başkanları yerleri süpürttürüyorlar, o hizmet onlara ait, sen yerleri süpürme. O takva değil. Yerlere eteklerinizi sürtmeniz kibirdir. Elbiselerinizin etekleri yerlerde sürünmeyecek. Kibre işarettir, hadisi şerifte yasaklandı. O yüzden yerleri süpürmeyin, temiz olsun kıyafetleriniz. Bu Allah’ın verdiği nimeti kulunun üzerinde görmesi. Gelmiş ya sahabeden birisi; “Ya Rasulallah ben iyi giyinmeyi seviyorum.” Allah Rasulü’nün cevabı çok muhteşem, her cevabı muhteşem de bu enteresan bir şey; “Allah verdiği nimeti kulunun üzerinde görmek ister.” Halin vaktin yerindeyken dilenci gibi dolaşma, fukara gibi dolaşman cimriliğini gösterir, senden borç para istemesinler diye yapıyorsun. Kadınlar fukara gibi dolaşmayın. Belediye Başkanı’nın yanına giderken insanlar, pejmürde bir şekilde gider, hâlbuki hali vakti çok yerindedir. Geçen gün Bursa’da birisi söylüyor. “Böyle gittim Abi Belediye Başkanı’nın yanına” diyor. Baktım bir böyle; “Seni dilenci sanmıştır” dedim. “Öyle zannetti zaten” dedi. Dedim kardeş aldatan bizden değil diyor dedim hadisi şerifte. Kaldı! Aldatan bizden değil. Halin vaktin yerindeyse, fukara gibi gösterme kendini, aldatma insanları. Allah muhafaza eylesin. O da neden? Bağı çözmediğinden. Bağı çözse öyle davranmayacak. Bu dinin özü hükmünde sanki. Dinin özü; bağı çöz. Bu aynı zamanda ahirete de müteallik. Ya! Sen sakın ha, cennete girmek için yapma. Cenneti küçümsediğimden değil. Ya! Sen aşk ehlisin, Allah’ı sevdiğinden dolayı yap. Sen aşk ehlisin, Allah’ı sevdiğinden dolayı namaz kıl, Allah’ı sevdiğinden dolayı oruç tut, Allah’ı sevdiğinden dolayı Allah’ı zikret, Allah’ı sevdiğinden dolayı annene babana iyi davran, Allah’ı sevdiğinden dolayı büyüklere hürmet ve hizmet, küçüklere sevgi ve şefkatli davran, Allah’ı sevdiğinden dolayı cömert ol, Allah’ı sevdiğinden dolayı tasadduk et, Allah’ı sevdiğinden dolayı herkese güler yüzlü ol, Allah’ı sevdiğinden dolayı hiçbir şeye zarar verme. Hz. Ali Efendimiz ne dedi: “Cennet için ibadet edenler tüccar zihniyetlidir.” Niçin? Onlar bakarlar, ben tüccarım, kaç para kar edeceğiz hesaplarız biz. Beşe aldım yediye satıyorum olmadı az kar ettik, ya bizim gözümüzü hırs bürümüş, beşe alacağız ona satacağız biz. Böyle olma, hesaplayaraktan ibadet etme. Bunlar diyor tüccar gibidir. “Kimisi de, diyor, korkusundan ibadet eder, o da köle gibidir, onlardan da olma.” Ya! Allah’ı şükründen dolayı ibadet et, bu evla olanıdır. Allah bizi onlardan eylesin.


Denizi bir testiye döksen ne kadar alır, bir günlük su ancak.” Testiyi daldır denize bir günlük su alır, sen de bir günlük yiyeceğini alırsın, ertesi günkü yiyeceğini yiyebiliyor musun bugünden? Hayır! Ertesi günün namazını da istemiyor senden. Ertesi günün yiyeceğini sen yiyemediğin için, namazınızı da kılamıyorsun, ertesi günün orucunu da tutamıyorsun. Günlük. Bugün ne kadar yedin o kadar. Testini günlük dolduruyorsun. Orda derya deniz var, sen kendi kendine heyecan yapma, ümitsizliğe düşme. Rızkın senin hazırlanmış, testiyi sal her gün dolduracaksın onu sen. Ama testiyi sen daldıracaksın ha. Testiyi alacaksın, oraya denize kadar gidip sen daldıracaksın. Bunu sonra sohbet ederiz inşallah. “Harislerin göz testileri dolmadı gitti, sedef elde ettiğini yeter bulmadıkça inciye doğmadı.” O harisler var ya, gözleri doymaz. Hadisi şerif var ya Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerinin bu hadisi şerifini şerh ediyor. “İnsanın vadi dolusu altını olsa, ikinci vadiyi ister, ikinci vadisi olsa üçüncüyü ister, insanoğlunun gözünü toprak doyurur.” der. O zaman sen onlardan olma, senin gözün dünyaya haris olmasın, için dünyaya haris olmasın. Ya! Allah’ı sevmeye haris olsun. “Kimin elbisesi bir aşk yüzünden yırtıldıysa, hırstan, ayıptan tamamıyla arındı.” Eğer sen Allah’a âşık olursan, Allah’ı seversen bu Allah’a olan aşkın, Allah’a olan muhabbetin seni komple hırstan, tamahtan kurtarır. Şimdi aşağıya doğru ineceğim. Bir erkek bir kıza âşık olsa gerçekten, işi gücü bırakır. Bir kız bir erkeğe âşık olsa, evde yemeği yakar o. Gözü hiçbir şey görmez onun. Ben işyerine bayanları alacağım zaman soruyorum: “Konuştuğunuz bir erkek var mı?” bakıyor yüzüme. Kızım âşıksan bizim işimizi yapamazsın çünkü. Neden? Burada 2500-2700 çeşit ürün var, mal var, hepsini aklında tutamazsın. Neden? Hep aklında sevdiğin vardır senin. Onu düşünürsün, ona ne zaman mesaj çekeceğim, ne zaman konuşacağım, aklında o var senin çünkü. Bu da senin doğal hakkın diyorum, ben buna karşı bir insan değilim, yeter ki insanlar birbirlerini sevsinler. Hani “Leyla Leyla derken buldu Mevla’yı, Mevla’nın aşkına yandı gidiyor.” Eğer sen Züleyha gibi seversen, Yusuf’u bir gün terk edeceksin. Vah Yusuf’un haline. Neden? Züleyha bir gün öyle bir an geldi, baktı pencereden dışarı doğru. Yusuf garibim bekliyor, çok af edersiniz yatakta. On dakika, yirmi dakika, yarım saat, bir saat, Züleyha gelmiyor. Dedi, “Züleyha önceden böyle değildin”, döndü Züleyha gözünün ucuyla ona “Ah Yusuf ah, dedi, sen beni öyle bir sevgiliyle buluşturdun ki, artık gözümde sen yoksun.” Yusuf kim? Gelmiş gelecek dünya üzerinde o kadar güzel bir erkek yok. Erkek güzeli. Dedim eğer sen seversen gerçekten Züleyha gibi olursun. Eyvallah sev, öyle seveceksen. Ya da erkekse Mecnun olacak, Leyla Leyla derken bulacak Mevla’yı. Eğer gerçekten seviyorsa. Neden? Kişinin aklı, fikri, gözü, kulağı sevdiğindedir, neyi seviyorsa ama neyi seviyorsa. Gerçekten seviyorsa aklı ondadır. Sevdiğindedir, o zaman diyor; “Kimin elbisesi bir aşk yüzünden yırtıldıysa o hırstan kurtuldu.” Bakın burada sadece Allah aşkını söylemiyor Hz. Mevlana. Birisi diyor bir şeyi severse gerçekten, onda hırs kalmaz, onda tamah kalmaz, onda benlik kalmaz. O gider sevdiğinin kapısının önünde yatar. Nice sultanlar sultanlıklarını bırakmışlar, nice kraliçeler kraliçeliklerini bırakmışlar, aşkları yüzünden. Ama o bir sandviç yiyimlik aşk değil o, bir kola içimlik aşk değil o, bir ayakkabı giyimlik aşk değil o, bir buluz almalık aşk değil o. Benim anlattığım bu. Yoksa bir sandviç yemek için ben seni seviyorum, olur birer sandviç ye tamam,’ selamun aleyküm’, ‘aleyküm selam’. Ya, seviyordun? E sandviçi yiyinceye kadar, sandviçi yedin bitti işin. Bu değil benim anlattığım, biz o aşklara alışkın topluluk değiliz. Bizim Ferhat’ımız var, bizim Şirin’imiz var, bizim Kerem’imiz var, bizim Mecnun’umuz var, bizim Leyla’mız var, bizim Aslı’mız var. Biz onlardan değiliz. Biz bir kafede tanışıp, kafede boşananlardan değiliz. Yolda giderken evleniyorlar, kafeye kadar, kafede birer kahve içiyorlar, boşanıp çıkıyorlar. Yok, biz bundan değiliz. Bizim anlattığımız aşk bu değil, Allah bizi affetsin.


Sevin a sevdası güzel aşkımız bizim, a bütün illetlerimizin hekimi bizim, a bizim ululanmamızın, böbürlenmemizin ilacı, a Eflatunumuz, Calinus’umuz bizim.” Bu kime? Bu Allah’a. Sevin diyor. Neden? Sana âşık oldum. Sevin, ben seni seviyorum. Sevin, sen bana ne kadar illet gönderirsen gönder, seni seviyorum. Sevin, senin dertlerini öptüm başıma koydum. Sevin, senin derdini dudağımda öpücük gördüm. Sevin, seni seven bir kul var. Sevin, seni seven bir âşık var. Hani var ya ayeti kerime; “Allah onları sever, onlarda Allah’ı sever.” Buradaki sevinme karşılıklıdır. Siz Allah’ı sevdikçe içinizde sevinme vardır. O sevinme Allah’ın sevinmesidir. Allah bir kulunu sevdiğinde, kulu kendisini sevdiğinde, Allah da onu sever. O sevinmedir. Ve sevindiği için Cenab-ı Hakk onun gören gözü olur. Allah sevindiği için duyan kulağı olur. Allah sevindiği için söyleyen dili olur. Onunla söyler, onunla duyar, onunla tutar, onunla yürür. Sevin diyor Cenab-ı Hakk’a, nasıl naz ediyor, nasıl naz ediyor. Bu Hz. Mevlana’nın Hz. Allah’a nazıdır. Sakın siz kendi kendinize böyle naz etmeye kalkmayın, sakın ha! Hz. Mevlana der ya; “Yusuf isen naz ehli ol, Yusuf değil isen ya Yakup ol, gözlerin kör olsun Yusuf için, ya Züleyha ol, düş Yusuf’un peşine.” O zaman siz Yusuf’sanız bunu söyleyeceksiniz. Yusuf değilsek biz, Yakup olmaya adayız. Gözlerimizden kan aksa da biz Yusuf, Yusuf, Yusuf diye feryat edeceğiz. Ama şu çok muhteşem bir şatahat eski dilde. “Sevin a sevdası güzel aşkımız, sevin çünkü seni seven birisi var.” Sevin ben seni seviyorum. Sevin iki sevgi cem oldu, birleşti. Ben seni sevdim, sen beni sevdin, sevgiler birleşti, cem oldu. Sevgi vuslat oldu sevgide. İnsanlar zannederler ki kul Allah’a vuslat olacak, beden olarak. Hayır! Bu bizim tasavvuf anlayışımız değildir. Biz amelde vuslat oluruz, sevgide vuslat oluruz. Allah bizi onlardan eylesin.


Toprak beden aşk yüzünden göklerin yücesine çıktı.” Beden toprak ama Hz. Allah aşkından dolayı Muhammedî Mustafa’ya olan muhabbetinden ve sevgisinden dolayı onu göklere çıkarttı. Sen topraktan yaratıldın ama öylesine seversin ki, öylesine âşık olursun, Allah seni göklere çıkarır. 1. gök, 2.gök, 3.gök, 4.gök, dolaştırır seni, cevran ettirir âlemde sana. Bu neyle mümkün? Bu senin sevginle mümkün. Sen seversen, seni göklere doğru yolculuğa çıkarır, göklerin yücesine çıkarır. “Dağ bile oynamaya koyuldu, çevikleşti.” Bakın Hz. Mevlana, Hz. Rasulullah’ın Miracından geliyor şimdi Musa’nın Tûr-i Sina’sına. Diyor ki, dağ dahi oynamaya koyuldu, çevikleşti. Koca dağ oynar mı? Aşkından oynamaya başladı. Aşkından çevikleşti, yani gençleşti, dirileşti. “Ey âşık, aşk Tûr Dağı’nın canı oldu, Tûr sarhoş oldu, Musa yıkıldı gitti.” Hani Musa (as) Tûr-i Sina’ya çıktı da dedi ya; “Ya Rabbi, seni görebilir miyim?” Bu eski ahitte de geçer, yeni ahitte de geçer. Yani Tevrat’ta da geçer, İncil’de de geçer. Aynı bu mesele Kur’an’da da geçer. Musa (as) Tûr-i Sina’ya çıkar, Tûr-i Sina’ya çıkınca Cenab-ı Hakk ona vahyeder, kelam eder. Hz. Musa, Allah’ın onunla kelamından kendinden geçer, sarhoş olur. Âşıklık ya, akledemez, der ki; “Seni görebilir miyim?” Bakın Hz. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerinde bu yoktur. Hz. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri peygamberlerin en ekberi ve ekmelidir, en faziletlisidir. O yüceler yücesinin makamına çıktığında böyle bir kelamla karşılaşmaz. Hatta ayağında ayakkabılar vardır. Musa (as) Tûr-i Sina’ya çıkarken, Allah onu uyarır, ayakkabılarını çıkar der, Tûr-i Sina’ya çıplak ayakla girer. Ama Hz. Rasulullah için böyle bir kayıt yoktur sallallahu aleyhi ve sellem için. O direk Cebrail’le (as) bir noktaya kadar gelir, der ki Cebrail (as); “Ya Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem benim işim burada bitti, bundan sonrasını sen kendin yürüyeceksin, benim yetkim buraya kadar.” İçerden bir ses: “Gel! Senin için yarattım bu âlemi, gel! (levlake levlak).” Ama Musa (as) böyle değil. Hz. Mevlana, Musa aleyhisselamı da yerli yerine koyuyor, diyor ki Musa yıkıldı gitti. Neden? Tecelliyata dayanamadı. Hz. Allah dedi ki ona; “Ya Musa, şuraya, dağa tecelli edeceğim, eğer o dağa tecelli ettiğimde ona dayanabilirsen beni görmeye dayanabilirsin.” Tecelli etti, Musa (as) yıkıldı gitti. Ondan sonra ayıldı kendine geldi. Ve dedi ki; “Ya Rabbi tövbe ediyorum, ben sana inananlardan ilkiyim, yanlış yapmışım, özür diliyorum, bu halden geri dönüyorum.” dedi. Cenab-ı Mevlana bu meseleye işaret ediyor, Hz. Musa da o aşktan yıkıldı gitti diyor.


Solukdaşımın dudaklarına eş olsaydım, ney gibi bende söylenesi sözleri söylerdim.” Solukdaş insanın sohbet ettiği, konuştuğu. Eğer, diyor, bende sevdiğimle konuşsaydım, bende onunla sohbet etseydim, ben de, diyor, ney gibi türlü türlü nağmeler okurdum. Ney kendi kendine nağme okuyamaz. Ney’e bir baş pare gerek. Baş paresiz ney bir işe yaramaz, çok af edersiniz düdük olur. Ya! Ona bir baş pare gerekir. Baş pare var, ama ona bir dudak gerek. Dudaksız baş pare bir işe yaramaz. Dudak var ona nefes gerek, nefessiz yine ney bir işe yaramaz. Bunun tasavvufi noktaları var, çok konuşmayacağım dedim ya! Kapatıyorum, hani arkası yarın gibi. Bu sohbetler devam edecek, hepsini bir günde bitirmeyelim inşallah. Allah nefes versin bize de, bizde anlatalım inşallah.


Gül solup, gül bahçesi sarardı mı, bundan böyle bülbüllerin başından geçenleri duyamazsın.” Ömrün geçip gitti mi, her şey gitti, bitti, tükendi. Ömrünü bitirmeden ne yaşayacaksan yaşa. Şurası çok önemli, çok hoşuma gider, siz de seveceksiniz. Bu bizim içinde bulunduğumuz Allah sevgisinin, tasavvuf anlayışının temeli gibi. “Her şey sevgilidir, âşıksa bir perde. Diri olan sevgilidir, âşıksa bir ölü.” O zaman her şey sevgilidir, âşık ona bir perdedir. Yani o sevgili olan bütün her şeyini aşığın üzerinden gösterir. Aşığın arkasına saklanmıştır. Gerçek sevgili aşığı bir perde gibi kullanır, aşığı bir sütre gibi kullanır, kendisini gizler aşığın arkasında. O zaman baktığınız her şey, gördüğünüz her şey, dokunduğunuz her şey sevgilinin bir ayetidir. Sevgilinin ayeti; aldığınız nefes sevgilinin ayetidir, güller, bülbüller, nebavat, hayvanat sevgilinin ayetidir. Etrafınıza bakın her şey sevgilinin ayeti. Her şey. Sakın ha! Bir şeye tepeden bakma, sevgiliye kibirlenmiş olursun, bir şeyin gönlünü incitme, bir şeyi kırma, bu taş dahi olsa, bu bir bez dahi olsa! Şu bir kâğıt mendil, değil mi? Bunu dahi israf etme, buna dahi hakaret etme, bunu dahi küçük görme. Bu lazım, bunu sana sevgili gönderdi. Sevgili sana hizmetçi gönderiyor, sana diyor ki; al bunu, bununla terini sil, bunu israf etme, bunu yere atma, bunu kullanıp kullandığın bir şekilde, düzgün bir şekilde koy. Bu çiçeği yabana atma, bu çiçekte sevgilinin ayetleri var. Çiçekte sevgilinin ayetleri var, toprakta sevgilinin ayetleri var, havada sevgilinin ayetleri var, yerde, ne tarafa bakarsan bak sevgilinin ayetleri var. Ve bütün her şeyden hisseni al, bütün her şeyden dersini al ve bütün her şeye tevazu ile yaklaş. Hani ayeti kerimede diyor ya; “Allah’ın öyle kulları vardır ki onlar iman edip iyi amel işlerler, yeryüzünde tevazu ile yürürler.” Yeryüzünde tevazu ile yürü. Her şey ama her şey bir ayet, her şey sevgiliden bir nefes.


Kimin aşkta meyili yoksa kanatsız bir kuşa döner.” Eyvahlar olsun ona! Kimin aşkla işi yoksa hiçbir şeyi sevemediysen bugüne kadar; anneni, babanı, kardeşini, çocuğunu. Hatta şeyhimin şeyhi öyle demiş bir dervişe, hep anlatırım her yerde. Birisi ders almaya gelmiş, evladım demiş; “Senin hiç böyle âşık olduğun bir kız var mı, sevdin mi?” -Yok efendim demiş gaflet! “Oğlum sen dağa, bayıra ovaya çıkar, öyle seyreder misin?” -Efendim gaflet. “Oğlum senin gördüklerine sevgin yok, görmediğine nasıl sevgin olacak?” demiş. Şimdi ben bunu anlatmaya başladıktan sonra arkadaşlar, genç arkadaşlar benim yanıma gelmiyorlar. Geçenlerde birisi geldi, sevdim onu, sarıldım ona, İzmir’de. Yaklaştı ‘selamün aleyküm’ ‘aleyküm selam’, -Efendim ben aşıkım dedi. Döndüm ona doğru, çocuk bir irkildi. Yok, oğlum bir şey yapmayacağım, sarılacağım sana, dur ne zamandan beri bana aşıkım diyen birisi çıkmadı dedim. Gel bir sarılayım, sarıldım. Dedim kimi seviyorsun? Efendim bir kız var konuştuğum da dedi, onu seviyorum dedi. Yüzünü böyle hemen duvara çevirdim, gördün mü duvarda şimdi onu dedim? Baktı, ‘Hayır Efendim’ dedi. Aşıkım deme dedim, de ki dedim muhabbet besliyorum, beğeniyorum. Çocuk baktı, dedim âşıksan duvara bakacaksın göreceksin, buluta bakacaksın göreceksin. Yere bakacaksın yere basamayacaksın, göreceksin. Suya bakacaksın suda, içemeyeceksin. Yemeğe bakacaksın, tabakta, yiyemeyeceksin. Yatağa yatacaksın yanı başında yatamayacaksın, gözünü yumacaksın orda, kalkacaksın. Çocuk kaldı. Dedim ben bildiğimi söyledim sana. Dedi efendim böyle yaşanıyor mu? Evet dedim, böyle yaşanıyor dedim. Ben İslam olmazdan önce dedim bunun mecazını yaşadım. Bizim Bayındır sıcaktan böyle cav cav olur. 48, 49, 50, 52 dereceye çıkar. Bir kız var o zaman görüşüyoruz, çıkıp yüzünü göstermiyor bana. Ben o sıcağın alnı göbeğinde sokaktan geçiyorum; ayağını oynatıyor bana, dışarı. Bir sevinç bende ayağını gördüm. Arkadaşlar diyor ki bana; “Birader gitme.” Oğlum bana ayağını gösterdi diyorum ya, ayağını gösterdi. İnsan sevdi mi, âşıksa her yönde âşık olduğunu görür. Geri kalan, yok beğeniyorsun, muhabbet besliyorsun. Ben iyi niyetli hüsnü zanla hareket ediyorum, muhabbet besliyorsun. Seversen rengin sararır, seversen gözün ıslanır, seversen dilin kurur, dudakların yapışır, seversen kelam gelmez, seversen bir hüzün kaplar seni, sen seversen bir keder kaplar seni, seversen bir sevinç kaplar seni, seversen bir kahır kaplar seni, seversen bir neşe kaplar seni. Âşık olursan, bütün bu duygulardan felaha kavuşursun, hepsinden kurtulursun; ne hüzün, ne keder, ne sevinç, ne neşe. Âşık sadece maşukunun haliyle hâllenir; maşukta hüzün onda hüzün, maşukta neşe onda neşe, maşukta debdebe onda debdebe, maşukta çengi ondada çengi, maşukta oynama ondada oynama, maşukta derinlemesine bir keder, onda da derinlemesine keder. Aşığın aklı yok çünkü aşığın bu noktada idraki de yok çünkü. Ya! Âşık sadece âşık. Maşuk üzerinden ne giydirdiyse o. O yüzden dedi Allah; “Allah’ın kokusuyla kokulanın.” Onun kokusu şu değil, bütün kokular. O ne üzerine koyduysa onun kokusu o.


Eğer aşktan nasibi yoksa eyvahlar olsun ona.” Yazıklar olsun ona. O asıl o gönlündeki cevheri, gönlündeki mücevheri meydana çıkarmamış. Gönlündeki mücevheri örtmüş, zulmetmiş, onun böyle zulüm perdelerini üzerine çekmiş. Eyvahlar olsun ona. Seni onun için yaratmadı. “Sevgilimin ışığı önde” Allah Allah! Âşık ya, diyor ki; “Sevgilimin ışığı önde, sevgilimin ışığı ard da olmadıkça nasıl önü ardı akıl edeyim ben?” Ben öyle bir aşıkım ki, kendimden geçtim, yönümü kaybettim. Hani 6 yön vardı diyorlardı ya, ben yönsüzlerden oldum, hani dört anasır-ı erbaa var ya, evet ondan da kurtuldum, bende anasır-ı erbaa da kalmadı. Hava, toprak, su, ateş kalmadı bende. Bende dört yönde yok. Hani var ya ayeti kerime; “Ne tarafa yönelirseniz yönelin, Allah’ın vechi o taraftadır.” Ben ne tarafa yönelirsem yöneldim, her tarafta onu gördüm. Ben önümü ardımı sadece onun tayin etmesiyle görüyorum. Sen ön olarak kendi yüzünün önünü görüyorsun, bana ön olarak sağımdan gösteriyorsa, ben ön olarak sağımı görüyorum. Sen normal gözle gördüğümü zannediyorsun, hayır! Ben onun gözüyle görüyorum. Ya sağın ön derse, ben sağımı ön biliyorum, bana solun ön derse ben solumu ön biliyorum. İnsanlar bir tarafa gidiyor, ben öbür tarafa gidiyorum. İnsanlar geri geri gidiyor ben en öne gidiyorum, insanların öne doğru gittiği yerde ben arkaya doğru gidiyorum. Benim sağım solum yok, benim önüm ardım yok, benim altım üstüm yok. Ben dört yön, dört anasırdan kurtuldum, ben altı cihetten kurtuldum. Ben kayıttan kurtuldum, herkesin bir nüfus kâğıdı var, benim nüfus kâğıdım da yok, herkesin bağlandığı bir adres var, benim adresimde yok. Ben aşkın çocuğu oldum. Onu diyor. Benim anam babam aşk, benim dinim aşk, benim peygamberim aşk diyor. Bu gelecek ilerde, gözümüzün içine doğru sokacak. Diyecek ki; “Ben aşk dinine mensubum.” Diyecek ki; “Benim annem babam aşk, ben aşkın çocuğuyum.” Neden? Onun yönü sevgilisi. Artık sevgilisi elinden tutup götürüyor onu, sevgilisi onun yönünü tayin ettiriyor, sevgilisi onu sokak sokak dolaştırıyor. Onu yediren sevgilisi, onu içiren sevgilisi, onu örten sevgilisi, nerde yat diyorsa orda yatıyor, o yüzden âşık gibi öyle söylüyor. “Dün gece yar hanesinde yastığım bir taş idi, altım çamur üstüm yağmur, yine gönlüm hoş idi.” Erzurumlular, öyle demez mi Erzurum türküsü dün gece yar hanesinde yastığım bir taş idi. Sevgilisi taşın üstüne yatırmış, çamurun içine batırmış, sevgilisi onu yağmurda bekletmiş, karda bekletmiş. Sen üşürsün o üşümez. Senin aklın var, sen sıkı giyin. Ona bakma sen, onu aşığı örter, onun maşuku onu sarar sarmalar. O maşukun ateşiyle yanıyor, o maşukun ateşi onun gönlüne düşmüş, güveç gibi gümbür gümbür gümbürdüyor. Bizim oralarda güveçler vardır topraktan, fırına koyarlar, fırından çıktıktan sonra da gümbürder, iki saat sonra soğur. Neden? Fırından çıkmış. Dikkat et fırından çıktığı zaman, âşıkların etrafında durma. Fırındayken hiç korkma. Neden? Gel der fırına sana, zaten girmezsin. Fırından çıktığı zaman aldanırsın. Dışarıdan bakarsın ki güveç fırından çıkmış kenarda duruyor. Sakın, dikkat et elini uzatma yanarsın. Yanarsın, dokunmazsın bir daha güvece. Çok açsan dayanamazsın, kaynar kaynar yiyeceğim dersin, dilin damağın yanar, yanar. Hani İbrahim (as) ateşe atılmış ya, Sare de peşinden gidivermiş. Her erkek o Sare’nin hayaliyle yanar, hiç kimse ben İbrahimî miyim diye bakmaz. Ama her erkek bir Sare ister kendisiyle beraber ateşe atılacak. Kadınlar, hadi atmış Sare annemiz. Hadi izinden gidin.


Aşk bu sözün söylenmesini ister ama gammaz olmaz da ne olur? Aynan biliyor musun neden gammaz değil? Yüzünden toz, pas silinmemiş alınmamış da ondan.” Ayna ne? Gönlün, için. Kendini gör. Kendini görmen için kendine bakacaksın, kendine baktığında yüzün temiz ise temiz göreceksin. Tövbe ettiysen hiç günah işlememiş gibisin. Gel tövbe et, hiç günah işlememiş gibi ol. Pırıl pırıl yan florasan lambası gibi, bu dergâh ümitsizlik dergâhı değil. Kim tövbe ederse, Allah onun günahlarını affeder. Kim tövbe ederse, hiç günah işlememiş gibi olur. “Ey Habibim deki; kullarım Benden sorarlarsa, tövbe edenlerin tövbelerini kabul ederim, affederim. Dua ederlerse dualarına icabet ederim. Ben onlara şah damarından daha yakınım.” O zaman gelin dostlar, her gün tövbe edelim, gönül aynamızı parlatalım, cilalayalım, tövbe ederekten temizleyelim. Ve her gün tövbemiz olsun. Tövbe özür dilemek, nedamet getirmek, pişman olmak. Dünümüze pişman olalım, dünümüze tövbe edelim. Günahkâr olup olmadığımıza bakmayalım. Hep kendimizi günahkâr, hep kendimizi kusurlu, hep kendimizi eksik görelim ve her an tövbe edelim ki, o sevgiliyle buluşma anını göz etmek için.


Allah hepinizden razı olsun, hakkınızı helal edin. Güzel bir sohbet olduğuna inanıyorum, psikolojik olarak sizi etkilemek istediğimden demiyorum. İnşallah biraz sonra sema olacak. Âşıkların sohbet anı; sema! O yüzden bütün misafirlerimizden rica ediyorum. İçinizden böyle Allah, Allah, Allah diyelim hep beraber ve hep beraber temizlenenlerden olalım ve hep beraber göğe doğru yolculuğa çıkanlardan olalım. Merak etmeyin, O, insanlar gibi zalim değildir. O, insanlar gibi kin beslemez. O, insanlar gibi kibirli değildir. “Kim Allah’ı zikrederse, Allah da onu zikreder.” Ayeti kerime. O, sizin günahınıza bakmaz. O, sizin kusurunuza bakmaz. O, sizin eksikliğinize yanlışlığınıza bakmaz. Hani diyor ya ayeti kerimede; “Ben sizin siretinize bakarım, içinize bakarım suretinize değil.” Başınız kapalı, açık, abdestli, abdestsiz, sakallı sakalsız bakmaz O ona. Öyle şeylere bakmaz, onlara takılmaz O. Ya! O bakar ki kulum kendisini hatırladı mı? Kul kendisini zikretti mi? O yüzden kul, her haliyle ve lisanîyle Allah dedi mi, Allah da onu zikreder. O yüzden kıymetli kardeşler böyle etraftan duyarsınız işte şuradan ders almak lazım, buradan vird almak lazım, oraya takılmak lazım, oraya oturmak lazım, yok hayır, hayır yok! Benim inandığım Allah, kim Allah der ise onu zikreder. Bunu bize Kur’an beyan ediyor; “Kim Allah’ı zikrederse, Allah onu zikreder. Kim tövbe ederse Allah onu affeder, kim dua ederse Allah onun duasına icabet eder.” Evet, Allah’ı zikredeceğiz, tövbe edeceğiz, dua edeceğiz ve annelerimiz, babalarımız, dedelerimiz, ninelerimiz, geçmişlerimiz bundan faydalanacak. Şu ortamı hazırlayan, buraya sebep olan, buraya gelen bütün herkesin ceddine rahmet olacak. Kalın sağlıcakla, Selamün aleyküm, Allah razı olsun, Allah rızası için el fatiha ma salâvat. Amin..!!!