11 Ocak 2011 - Saatçi Ali Efendi Konağı - İZMİT

MESNEVİ OKUMALARI 1. DERS: DİNLE (BİŞNOV) !

SAATÇİ ALİ KONAĞI – İZMİT   -  
word formatında download

11.01.2011

Selamün Aleyküm! Hepinize hayırlı akşamlar, hepiniz de hoş geldiniz! Tasavvuf dünyasının en zor işidir Mesnevi’yi okumak. Yani normalde herkes Mesnevi okur, kendince ben Mesnevi okuyorum der. Ama Mesnevi’yi çıplak olarak okumak gerçekten de tasavvuf dünyasında en zor şeydir. Tabi zaman içersinde Hz. Mevlana’ya gönül verenler Mesnevi okumuşlar, okutmuşlar da. Mesnevi okutulmayan bir kimse Mevlevi Üstadlığı yapamamış, yapmamış. Dışarıda ne kadar Mesnevi’ye ve Mevleviliğe hâkim olursa olsun, yine Konya’ya Asithane’ye gitmiş, Asithane’de en az 18 gün çile çıkarmış, oradan icazeti almış, sonradan Mesnevi okumalarına başlamışlar. Daha doğrusu hepsi de Mesnevi okuması olarak, bunu isim olarak böyle dillendirmişler. Bu edepten kaynaklanır, edeple alakalıdır. Aslında hepsi de Mesnevi’yi şerh etmişlerdir.

Malum, şerh etme geleneği Türk Tasavvufu’nda çok meşhurdur. Şimdi diyeceksiniz ki Türk Tasavvufu’yla işte başka tasavvuf ayrılır mı? Ayrılır. Yani, Mısır’daki tasavvufi anlayış ve uygulayış ile Ortadoğu’daki anlayış ve algılayışla, bizim Türklerin algılayış ve anlayışı aynı değildir. Buhara, Semerkand tarafından gelen o tasavvuf anlayışımız, Mısır’daki, Kahire’deki veya Fas’taki, Tunus’taki tasavvuf anlayışıyla aynı değildir. Belki de dilleri ortak olabilir, Sufi dediğimizde Mısır’da da, Fas’ta da, Tunus’ta da, Semerkant’ta da, Buhara’da da, İstanbul’da da, Bağdat’ta da aynı şey algılanır ama o tasavvufu algılayış ve algıladığını yaşayış farklıdır. Bazen böyle ırkçılık gibi algılanır; ben işte “Müslüman Türk’üm” derim. Bu ırkçılıkla alakalı değildir. Yani Türklerin üstün olduğu, alçak olduğu, başka bir ırkın düşük olduğu, yüksek olduğuyla alakalı değildir. Bizim bir töremiz vardır, kültürümüz vardır, âdetimiz vardır, geleneğimiz vardır. Bu tasavvufun içersinde de öyledir, tasavvufun dışında da öyledir. İslam’a, yani Kur’an ve Sünnete karşı olmadığı müddetçe bu kabul görmüş, reddedilmemiş, insanların içersine bu yerleşmiş, oturmuş. Buna örnek şöyle bir şey verebiliriz. Mesela, zikrullahın yapılış şeklinden tutun da tasavvuf mantığına varıncaya kadar bu biraz farklılık arz eder. Şimdi tasavvuf düşünce tarihine girersek bu işin içinden zaten çıkamayız. Buradaki sohbetimiz Mesnevi. Malum Mesnevi deyince Hz. Mevlana. Hz. Mevlana’nın hayatıyla alakalı çok şey konuşmamıza gerek yok. Direk bu meselede Mesnevi’nin ne olduğunu algılamaya çalışalım.


Mesnevi, Hz. Pirin deyimiyle; “Dinin, inanışın temelinin temeli.” Hz. Mevlana Mesnevi’nin başlangıcındaki dibacesinde der ki; “Bu kitap Mesnevi’dir.” Bunun üzerinde değişik tartışmalar var. İşte Hüsameddin’e yazılmış, yok işte şuna yazılmış, buna yazılmış ama bu direk olarak söyleyeceğimiz şey çok açık çünkü “Bu kitap Mesnevi’dir” der. O yüzden kitabın adı Mesnevi ve sonradan da adı zaten Mesnevi olarak kalmıştır. Önceden Türklerde gelenektir. Yani böyle şiirsel yazımların hepsine de mesnevi denirdi ama Hz. Mevlana’dan sonra Mesnevi dendi mi sadece ve sadece Hz. Mevlana’nın Mesnevi’si akla gelir oldu. Tabi Allah nasip eder, inşallah Cenab-ı Hakk kısmet ederse ve bu sohbetlerimize devam edebilirseniz, biz de kendimizi yenilemiş olacağız aynı zamanda. Ve gerçekten de Mesnevi, Türk kültüründe meydana çıkmamış, belki de bilenlerce değeri bilinen, ama büyük kitleler tarafından değeri bilinmeyen bir şey. Öyle diyelim. Bu anlatıldıkça, konuşuldukça, anlaşıldıkça meydana çıkacak. Tabi başlangıçtan biz desek ki Mesnevi şöyle bir kitaptır, Mesnevi böyle bir kitaptır, Mesnevi şunu içerir, bunu içerir, bu uzun bir giriş olur ama tek cümleyle bu anlatılacak olursa “Mesnevi Kur’an’ın meali ve tefsiri, hadisi şeriflerin meali ve tefsiri, fıkıhın yani hukukun, İslam Hukuku’nun meali ve tefsiridir.” Mesnevi tasavvufi manada, benim kendimce düşüncem “Kendisini okuyana ve kendisine tâbi olana hakke’l yakin noktasına getirecek olan bir kitap.” Malum, ehli tasavvuf için yakinlik üç merhaledir. İlme’l yakin, ayne’l yakin, hakke’l yakin. Şimdi beni bu gece ilk defa görenler, ayne’l yakin olarak görüyor ama böyle bir adam varmış, o ilme’l yakindi, bu adamı gördü, bu ayne’l yakin oldu. Fikirlerine, düşüncelerine, kalbine, iç âlemine nüfuz etti, o hakke’l yakin oldu. “İşte Mesnevi dini anlamada ve yaşamada bir kimseyi hakke’l yakin noktasına götürecek olan bir kitaptır.” 


Diyeceksiniz ki ya Kur’an’ı bu kadar methetmedin, öyle değil mi? Yani bu zamanla aklınıza gelebilir. “Kur’an bir şeyin öz metnidir. Bir kimse Kur’an-ı Kerimi okur, öz metni okur ve Kur’an-ı Kerim’deki hikâyeleri okur. Bunlar hikâyedir, öz metindir, bunun tecelliyatı, açıklaması Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerinin hayatı ve hadisleridir. Ama bunun bugünkü algılayışı, anlayışı bu tip tasavvufi sohbetlerdir.” Diyeceksiniz ki ya bugün, evet bugün. Bizde Mesnevi okurken zaten bugünkü anladığımızı söyleyeceğiz. Yarın? Yarın geçerli değil. O yüzden fazla Mesnevi şerhi bulamazsınız. Yani tam tekâmüllü olarak bir Ankaravî şerh etmiştir. Ankaravî’nin şerhini de biraz eleştirmişlerdir, Arabî düşüncesiyle şerh etti diye. Birde Abdülbaki Gölpınarlı şerh etmiştir, uzun uzadıya. Tabi, malum Veled Çelebi’nin de vardır. Şimdi bunları böyle biyografi olarak geçelim, ya bunu neden söylemedi filan demeyin. Herkes kendince Mesnevi’yi şerh etmeye çalışmış. Kendince! Allah hepsinden de razı olsun. Ben, böyle bu tip insanların birisini kötülemek, birisini yükseltmek manasında değilim, bu noktada da değilim. Çünkü insanlar bir şeye kendilerince, kendi nispetince bir anlam ve mana vermeye çalışmışlar. Çalışmışlar, fisebilillah koşuşturmuşlar. Allah hepsinden de razı olsun.


Malum, Mesnevi’nin başlangıcı, bir girişi, bütün kitaplar gibi dibacesi vardır. Ardından da Mesnevi 18 beyitin başlangıcıyla başlar. Ve başlangıcı dinledir. “Dinle!” Bu aslında, bu fakirin kendince düşüncesi: “Bütün Mesnevi’yi anlatandır. Bütün insanı, insanın varlığını anlatan bir sözdür, tek kelimeyle; dinle!” Bunun üzerinde insan tefekkür ettikçe, tefekküründe müthiş bir derinlik bulur, müthiş bir genişlik olur. Dinle, o kadar çok, böyle insanı tarih ötesine götürür ki ve insanı o kadar tarih sonrasına götürür ki, dinle’nin içine girerse bir kimse bütün varlık âlemini dolaşır. Ve Hz. Mevlana’nın dinle derken sadece Mesnevi’yi kastetmediğine inanıyorum. Evet, Mesnevi’yi dinleyeceğiz ama Mesnevi’nin içersinde 18 bin âlem diye nitelendirilen bütün âlemleri anlatan beyitler vardır. Mesnevi’nin içersinde; aşk, sevgi, muhabbet, beğenme; Mesnevi’nin içersinde dinin hukuku, Kur’an, sünnet, müstehap, vacip, farz; Mesnevi’nin içersinde hadis metinleri, hadislerin açıklamaları; Mesnevi’nin içersinde ayeti kerimelerin mealleri, açıklamaları, değişik yorumları. Hatta Mesnevi’nin içersinde, bu size tuhaf gelebilir, kaderle alakalı düşünce fikir, kader ne, cebriyeciler ne demiş, kaderiyeciler ne demiş, işte İsmailiye mezhebi ne demiş. Mesnevi’nin içersinde fıkıhla alakalı hatta fıkıh ulemasının âlimlerinin birbirine düştüğü noktalarda onları birleştiren, tek kelimeyle, tek cümleyle onları Sünneti Rasulullah’a katan öyle enteresan keskin görüşler, keskin düşünceler var ki! İnşallah Cenab-ı Hakk’a niyaz ediyorum uzun soluklu bir sohbet çalışması olur. Yani o kadar müthiş tespitler var ki Mesnevi’nin içersinde. Mesnevi okurken veya dinlerken biz kendimizden geçme noktasına geleceğiz. Mesnevi bu manada gerçekten de, ben onu öyle dillendiririm: “Mesnevi Allah’ın kulu, Rasulullah’ın ümmeti olan Hz. Mevlana’nın kalbine indirilmiş bir ilham kitabıdır” bize. İlham kitabı! Ariflerin malum gönüllerine ilham gelir, Mesnevi böyle bir ilham kitabıdır. Tabi Mesnevi böyle bir ilham kitabı derken, başlangıcı “dinle”dir!

Dinle dediğimizde o zaman dinlemek ne? Veya Farisicisi; “Bişnov!” Dinle! Bunu hiç okumasa bir kimse, sadece kendisini dinlemekle memur etse ve dinlese. Örneğin şimdi bu size böyle uçuk bir muhabbet gibi gelebilir; işte pencereyi dinle, duvarı dinle, ağacı dinle, tavanı dinle, etrafını dinle, çocuğu dinle, eşini dinle, beyini dinle, arkadaşını dinle, çiçeği dinle, arıyı dinle, böceği dinle, balığı dinle, denizi dinle, göğü dinle, bulutu dinle, yağmur tanesini dinle. Bakın varlıkla alakalı bunların hepsi de. Dinle! Kendini dinle, gözünü dinle, kulağını dinle, elini dinle, ayağını dinle, vücudunu komple bir bütün halinde dinle, iç âlemini dinle, içinden gelen sesleri dinle, rüyanı dinle, halini dinle. Dinle! Ve dinledikçe, o kadar çok şey dinlediğinizi göreceksiniz ki. Ve dinledikçe, bugüne kadar dinlediklerinizin üzerinde bilgi sahibi olmadığınızı göreceksiniz. Dinliyoruz, dinlediğimizin üzerine bilgi sahibi değiliz, dinliyoruz ama. Aslında dinlemiyoruz, aslında duyuyoruz. “Duymakla dinlemek arasında fark var. Dinlemek duyduğunu bilmek ve bilmek, bilmenin ardından itaat etmek.” Dinle!

Hz. Rasulullah’a vahiy gelirken, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri onları unutmamak için, dudaklarını kıpırdatır, tekrar edermiş, Cebrail (as) ile beraber. Bu sefer Cenab-ı Hakk hemen ona müdahalede bulunmuş, demiş ki “Dudaklarını kıpırdatma, dinle!” Bakın dinle emri, Hz. Peygamber’e de gelmiş. Vahyi dinleyecek. Çünkü vahyin dinlenilmesi gerekiyor. Vahyi dinlemek. Aynı şekilde Hz. Musa’ya da diyor Cenab-ı Hakk. Diyor ki: “Ben seni bir peygamber olarak kendim için seçtim.” Seni kendim için seçtim. Ben Allah’ım, seni kendime seçtim ve sen Beni dinle, vahyedileni dinle. Bunu Tûr-i Sina’da söylüyor Allah ona. Demek ki Hz. Allah peygamberlerine dinle emri veriyor. Niçin? Çünkü onların gönüllerine vahiy geliyor. Cebrail (as) onlara ilahi kelamı getiriyor. Cebrail (as) onlara ilahi kelamı getirince, onlara dinleme emri veriliyor. Yani deniliyor ki, ey peygamberler, Âdem’den Hz. Rasulullah sallallahu aleyhi veselleme kadar beni dinleyin. Tabi Cebrail (as), vahyi getiriyor ama Cenabı Hak, Cebrail’i dinleyin demiyor, Cebrail’in yaptığı işi kendi üzerine alıyor, kendisi yapmış gibi, kendisinden çıkmış gibi. Diyor ki “Beni dinleyin.” Buna örnek; elimize bir keser alsak, keserle bir çivi çaksam ben, hiçbiriniz demezsiniz keser çiviyi çaktı diye. Öyle değil mi? Der misiniz? Yok. Yemek tencerede kaynar, biz kadınlara deriz ki yemeği kaynattı. Kim kaynattı, kadın kaynattı. Yemeği kaynatan o mu? Gerçekte altında ateş var, üzerinde bir kap var. Öyle değil mi? Kabın içersinde de yemek var. Ama pişiren kim oldu? Kadın oldu ve deriz ki kadın yemeği kaynattı. Kadın yemeği kaynatmadı aslında. Ama kadının üzerinden o iş oldu, kadın onunla hemhal oldu. Çekiç kendi başına çivi çakabilir mi? Çakamaz. Çekicin üzerinde bir el var, el çakar. Hiç der miyiz biz; benim elim çekici aldı, çiviyi çaktı? Yok. Kim? Ben çaktım. Öyle değil mi? Kim çaktı çiviyi? Ben çaktım. Siz de bakarken dersiniz ki o çaktı. Kim çaktı? Ya, Mustafa ÖZBAĞ çaktı. Ya Mustafa ÖZBAĞ’ın eli yok mu? Var. Keser? Yine var. Ama biz ortadaki aleti edevatı görmedik. Neyi gördük? Asıl fiilin kökenine geldik. Kim fiilin kökü? Şahıs. O çaktı. Hz. Allah ta diyor ki: “Vahyi ben gönderdim.” Cebrail’i görme sen. Ya! O zaman vahyi gönderen kim, Allah ve diyor ki, “Sen vahyedileni dinle, ben seni peygamber seçtim ve ben seni vahiyle memur ettim, sana vahyi de gönderen benim.” Yani, sen Cebrail’de takılı kalma. Orta yerdeki, dikkat edin, orta yerdeki sebepte takılı kalma. Ortadaki mektubu getirip götürende takılı kalma. Ya! Din benim, o peygamber de benim. O zaman dinle. Din benim, o peygambere getirdiğim de benim, o veli de benim, o velinin nefesi de benim. O zaman dinle. O zaman eğer ki Hz. Mevlana bunu ilham yoluyla yazdıysa, bizim gerçekte dinlediğimiz o zaman Allah. Dinle! Kimi? O zaman Allah’ı. O zaman dinlediğimiz kimse Hz. Mevlana değil. Ya? Hz. Mevlana’nın gönlüne ilham edeni dinliyoruz biz. Kim gönlüne ilham eden? Allah. Onun o diline kim veriyor? Allah. Hani Cenabı Rasulullah der ya sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri: “Allah her yüz yılda bir müceddit gönderir.” O mücedditte ne yapar? O müceddit dinin anlayışını yeniler. O zaman O dinin anlayışını yeniliyorsa, onun gönlünde kaynayan, onun içinde kaynayan o anlayış, Allah’ın ona ilham ettiği, ikram ettiği, ihsan ettiği anlayış. O zaman biz dinlerken aslında gerçek manada, O’nu dinlemiş oluyoruz.


Tabi dinlemenin üzerine bugün biraz fazla duracağız ki, Mesnevi’nin gelen o beyitlerini algılamakta, anlamakta kolaylık sağlayalım. Çünkü bizim burada okumaya çalışacağımız kitap normal bir kitap değil! Kalbe nazar eden bir kitap, içe nazar eden bir kitap, insanı iç yolculuğa götüren bir kitap, insanın bakışını içselleştirecek olan bir kitap. Muhabbeti, sevgiyi, beğenmeyi, etrafla olan ilişkilerimizi içselleştirecek olan bir kitap. Diyeceksiniz ki, Mesnevi’yi alır, biz okuruz. Hayır, okursunuz sadece. Bu ağır bir itham ama okursunuz sadece. Ya! Anlaşılması güç. Bakın sadece dinle de bir sürü ayet ve hadis çıkarıyoruz. Mesela Hz. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri diyor ki bir hadisi şerifte “Allah bana 5 şeyi emretti. Bende size 5 şeyi emrediyorum. Birincisi dinlemektir, ikincisi itaat etmektir…” Birincisi namaz kılmak değil, oruç tutmak değil, zekât vermek değil, cihat etmek değil, hacca gitmek değil. Hani olmazsa olmaz farzlar ya bunlar. Enteresan bir şeydir, Hz. Rasulullah der ki “Allah bana 5 şeyi emretti. Bende size emrediyorum, birincisi dinlemektir.” Çünkü ayeti kerimelere böyle bir bakın dinlemekle ve uymakla alakalı o kadar çok ayeti kerime vardır ki. Cenabı Hak durur durur dinleyin der. Demek ki dinlemenin üzerinde Allah dahi çok durmuş. Ben bugün dinlemekle alakalı şöyle bir toparladım, o kadar çok ayeti kerime oldu ki. Dedim ya sadece dinlemekle alakalı bu kadar çok ayeti kerime var ve Allah peygamberlerine hep dinleyin demiş ve peygamberlerden sonra işte sizin içinizde hayırlı kimseler çıkacak, salih insanlar olacak, onları da dinleyin. Dinle! O zaman ömrümüz dinlemekle geçecek bizim. Sizinde burada ömrünüz beni dinlemekle geçecek. Ama inşallah iyi şeyler dinleyeceğiz. Tabi bugün dinlemekten laf açıldı, birde neleri dinlemeyeceğiz, birde o var. Kimi dinlemeyeceğiz, neyi dinlemeyeceğiz? Evet dinle var, ama bizim dinlemememiz gereken şeyler de var. Biz tabi bunu derslerimizde inşallah, dinlemememiz gereken şeyleri de yavaş yavaş sıralayacağız. Normalde dinlemek, o zaman duymanın haricinde bakın. Dinleyince o dinlediğimiz şeyin peşine gitme var. Dinleyince dinlediğimiz şeyin peşine gitmeme de var. O zaman peşine gidip gitmeme, ona uyup uymama noktası da var. Dinliyoruz, dinleyince o bilgiye sahip olmamız gerekiyor. O dinlemenin bize bilgi kapısını açması gerekiyor.

Dinlemekle alakalı Hz. Mevlana: “Yemek yemek ve nükte söylemek kâmile helaldir.” der. Yani bir kimse kemalat noktasına gelirse o az yeme ölçüsüne tabi olmaz. Kemalat noktasını bulduysa, o kimse az konuşma noktasında durma ihtiyacı hissetmez. Onun yemesinde kuvvet vardır artık. O yerken şehveti kuvvetlenmez onun. Kamil bir kimse yemek yerken onun yemeği şehvetine doğru gitmez, onun yemeği maneviyatına doğru gider. Kamil insan çünkü. Eğer bir kimse olgunlaşmamışsa; az ye, az konuş, az uyu. Hadisi şeriftir öyle değil mi? Bu kimin içindir? Nefsini terbiye edecek insan içindir. Nefis terbiyesinde bir kimse Hz. Rasulullah (sav) Hz.lerinin bu terbiyesine uyar. Az yer, az konuşur, az uyur. Kamil insan? Onun için geçerli değil bu. Neden? O yer, onun yemesi Allah yolunda gayret olacaktır. O konuşur, onun konuşmasında hikmet vardır, onun konuşmasında bereket vardır, onun konuşmasında lütuf vardır, ikram vardır, ince sırlar vardır, onun susması yanlıştır. Neden? O çünkü din-i mübin-i İslam’ı anlatacak, insanlara kandil olacak, ışık tutacak. İnsanlara doğruyu, iyi, güzeli, hayrı söyleyecek. O onunla vazifeli, susma zamanı geçti onun. Ne zaman susacak? Kemalata erinceye kadar o kimse susacak. Ne zamanki kemal mertebesine ulaştı, artık onun konuşmaması yanlış, haram. Çünkü “Doğruyu saklayan, doğruyu konuşmayan dilsiz şeytandır.” Biliyorsan, o bilgiye sahipsen, eşyanın özüne vakıfsan, bir hikmet gördüysen, senin konuşmaman şeytanlaşmış oldu. O zaman senin susman şeytana yardım etmen. Ya! Doğruyu ve hakikati konuşacaksın. Bu kim için geçerli? Bu kâmil insan için geçerli. Diyor ki; “Yemek yemek ve konuşmak, nükte söylemek kâmil insana helaldir.” “Mademki sen kâmil değilsin; yeme ve sükût et.” Ya kâmilsin, konuşacaksın, ya da kâmil değilsin, o zaman sükût et.

İnsanlar üçe ayrılırlar, üçe. Dördüncüsünü bulamazsınız. Bütün insanları siz dolaşmış olsanız üç çeşit insan bulursunuz, dördüncü çeşit bir insan bulmanız mümkün değil, Müslümanların içersinde. Birincisi olgunlaşmış olan kemale ermiş olanlar, ikincisi avam olanlar, olgunlaşmamış ham meyva. Ortası; ikisinin ortası olan, avamla has olan, avam da değil, has da değil. Veya biz ona has diyelim, üstüne has’ül has diyelim. O zaman bir kimsenin has’ül has oluncaya kadar konuşması uygun değildir. Müslümanlar üç çeşit bakın. Bir avam ehli var, bu olgunlaşmamış, bu daha meselenin içini dışını bilmiyor. Meselenin içini dışını bilmediğinden, çok af edersiniz o çocuk mesabesinde. Nerde ne konuşacağı belli olmaz. Edepten, adaptan, erkândan haberi yok, büyükten küçükten haberi yok, farzdan vacipten fazla haberi yok, bir meselenin içinden dışından fazla haberi yok. Onun bir üstü az bir şey edep adap görmüş, biraz erkân görmüş, biraz böyle farzdan vacipten, sünnetten haberi olmuş, o haramlardan uzak duruyor. Öbürkü haram helal tanımıyor. Bu haramları tanıyor, haramı biliyor, haramlardan uzaklaşmaya çalışıyor. O has’ül has ise haramı aklından geçirmiyor hiç, haramı gönlünden dahi geçirmiyor. O has’ül has, o Allah’ı seviyor. Avam; o cehennem korkusunu hatırlamakta, o bir şeyden kaçarken cehennemden kaçar, cehennem korkusundan kaçar, cehennemde yanacağım diye düşünür. Has cennete girmeyi düşünür. Onun için ben avamlara derim ki çok af edersiniz yani “gözü maaşta olan amele, işçi!”

Şimdi işyerinde çalışan elemanlar vardır. Çalışanlarda vardır burada, muhakkak bu topluluğun içersinde yanında eleman çalıştıran da vardır. Bir eleman vardır gözü maaştadır, gözü saattedir, o sekiz saatini dolduracak, maaşını alıp gidecek. Bir eleman vardır bir gözü iştedir, bir gözü patrondadır. O böyle iş var çalışır, saate bakmaz, dakikaya bakmaz. Bir eleman vardır patronu da işi de seviyordur, onun için saat yoktur, onun için dakika yoktur, onun için maaş yoktur, onun için hiçbir şey yoktur. O sormaz bile kaç para maaş alacağım, kaç saat çalışacağım diye sormaz. Bakın kaç saat çalışacağım diye sormaz. Patron da ona anahtar teslim eder. Bakın patron o gözü parada olana, veyahutta ne bileyim işte, bir gün parası gecikince laf söyleyen, problem çıkaran, on dakika geç kalan, problem çıkarana anahtar vermez. Ona güvenmez çünkü. Şimdi benim yanımda çalışan bir arkadaş var, işyerinin patronu onu biliyorlar. Yani önceden de öyleydi, şimdi de öyle. Bazen kazara telefona çıktığımda buyurun diyorum ben. “Abini ver bana diyorlar.” Yaşı da benden küçük o arkadaşın, tamam mı. “Kim abim?” diyorum ben, “Hani var ya” diyor, “Abin yok mu” diyor senin, “Sait var ya orda” diyor. “Ha o mu?” diyorum ben. “Tamam, ver sen patronu bana” diyor. Ha tamam diyorum, ben kendi içimden mutlu oluyorum. Ben daha ona bir sefer sormadım bunu kaça sattın diye ve kimde ne kadar alacağım var, onu da bilmiyorum, o biliyor. Ne yaptım ben? Dükkânımın anahtarları onda, kasamın anahtarları onda. Hatta benim malımı, mülkümü bir tek o bilir. Benim neyim var neyim yok, borcumu harcımı, paramı malımı, mülkümü o bilir. Birde benden daha şedit arar, alacaksa benim alacağımı takip eder, işte ne ödemiyorsun der kızar adama, malı bekler. Ben mesela işte pazar günü sohbete gideceğim o orda, dükkânda. Dedim ya geçen pazar sen git ben buradayım. Ya boş ver sen git dedi ben burada bir işim var işte, mal geldi onları sayacağım dedi. İyi dedim, sen buradaysan ben gidiyorum hadi selamun aleyküm dedim çektim gittim dükkândan. Bakın bir küçük işyeri. Ha demek ki, bir küçük işyerinde çalışan elemanların arasında bir kimse fark görüyor. Öyle değil mi? Allah da aynıdır. Birisi cehennem korkusuyla ibadet eder, Cenab-ı Hakk’ın fazlı keremi yücedir, onu cehennemden kurtarır. Birisi cennete girmek için ibadet eder, Allah’ın fazl u keremi yüksektir, onu cennetine katar. Birisi de onu sever, ona da hazinelerini verir, hazinesinin anahtarını verir. Der ki al hazinemin anahtarı senin. Neden? O onu seviyor. Seven sevdiğine teslim olur. Seven sevdiğine teslim olur ama sevilen merhametsiz değilse, sevilen zalim değilse sevenini sever.

O zaman etrafınızda gördüğünüz üç çeşit Müslüman var. Cehennemden korktuğu için ibadet edenler. Bunlar bakın Müslüman, münafık değil, bunlar kâfir değil. Öbür türlü bütün insanlara bakarsanız, yine üç çeşit insan vardır; kâfirler vardır, münafıklar vardır, Müslümanlar vardır (mümin olanlar vardır). Biz burada mümini söylüyoruz. Müminlerde kaça ayrılıyor? Üçe ayrılıyor. Birisi cehennem korkusuyla yaşıyor, birisi cennet sevgisiyle yaşıyor, birisi O’nu seviyor. İşte kâmil olanlar, hani burada diyor ya kâmilsen sana yemek yemekte, nükte konuşmak yani sana sohbet etmekte serbest kılındı. Kamil isen, işte o üçüncü sınıftansan o zaman sen konuş. Üçüncü sınıftan değilsin, o zaman sen dinle. O zaman diyor ki ona “Sen kâmil değilsen yeme ve sükût et.” Sen kâmil değilsen o riyazata devam et. Az ye riyazata devam et, az konuş riyazata devam et, az uyu. Bunlara uymaman senin şehvetini arttırır, dünyaya olan sevgini arttırır, dünyaya olan bağlılığını arttırır. Sen dünyada kalacaksın o zaman! Dünyalık düşünürsün, dünyada oturmayı düşünürsün. Ya! Öyle düşünme. O zaman sen o riyazatlarını bitireceksin, sen de kâmil olacaksın. Allah seni halife yarattı yeryüzüne. Allah seni halife yarattıysa ve Hz. Rasulullah’ı da insanlara halifesin diye memur gönderip onları terbiye edip, hidayet yoluna çağırttıysa o zaman o Rasulullah’ı dinle. Yani az ye, az konuş, az uyu.

Bunu tabi değişik yerlerde hep göreceğiz. Çünkü “sen kulaksın” O zaman bir kâmilin önünde sen kulaksın, sen komple bir kulaksın, vücud olarak kulaksın sen, vücut olarak. Bütün vücudunu kulak olarak gör, bütün vücudunu dinleme organı gibi gör. Elin dinliyor senin. Biz ne yaptık, dokunduk, o! ne kadar parlak yüzeymiş, öyle değil mi? Baktık bir sıcaklık hissetmedik, serinlik var, elimiz dinledi. Gördük, rengi beyaz, pütürsüz, gözümüz onu dinledi. Ayağımız var bastık, ahşap yer. Ayağımız dinledi. O zaman sadece kulak dinlemedi. Ya! Bütün vücut dinledi ve gördüğümüze baktık, gördüğümüzü dinledik, içimizde onunla alakalı ne bilgi varsa harekete geçti. O bilgi bizde hareketlendi, o idrak bizde hareketlendi, o bizim düşünce sistemimizi hareketlendirdi. Biz düşünen bir varlığız, insanız. Düşünen bir varlık, dinlediğini algılayan varlıktır. Biz susabiliyoruz da. Biz susabiliyorsak aklımız var demektir. Biz susulacak yerde konuşuyorsak, konuşulacak yerde susuyorsak aklımız var demektir. Konuşulacak yerde konuşan, susulacak olduğu yerde susan kimse makineye bağlanmış gibidir, aklı yok onun. Ama susması gerektiği yerde konuşuyorsa, konuşması gerektiği yerde susuyorsa bilinçli bir şekilde, o kimsenin aklı vardır. Veyahutta karnı tokken yemek yiyorsa aklı vardır onun. Karnı tok onun önüne harika bir işte, ne buranın meşhur yemeği? “Efendim yemek olarak İzmit’te meşhur pek bir şey yok ama tatlı olarak pişmaniyesi meşhur Efendim.” Evet pişmaniye. Diyelim ki o kimse karnını doyurdu, çok tok. Harika bir pişmaniye önüne getirdiler, hâlbuki tok. Onu yiyorsa o kimse aklı var. Hayvanlar tokken yemezler, akılları yoktur, idrakleri yoktur bu manada. Kendilerine göre idrakleri ve akılları vardır. Mesela aslan karnını doyurmuş, karnı tokken en masum hayvandır, ceylan önünden zıplaya zıplaya geçer, sen aç olsunda zıplıyor mu zıplamıyor mu o zaman gör. Bir pençede indirir mi aşağıya? İndirir. Ama tokken? Oturur, yaslanır orda. Neden? Tok çünkü. İnsanı ayırt eden şey bu. Biz tokken de yeriz. Ne kadar oburuz öyle değil mi? Biz tokken yeriz, ama terbiye olduğumuzda da açken yemeyiz. Terbiye olduk ya, terbiye olunca da açken yemeyiz. Kim terbiye ediyor bizi? Allah! Oruç tutun diyor, oruç tutuyoruz. Ve diyor ki şu saatte iftar edeceksiniz. Biz akıllı olduğumuzu, onu dinlediğimizi, onu algıladığımızı ve ona itaat ettiğimizi gösteriyoruz. Diyoruz ki, evet açız, hem de susuzuz ama önümüze harika bir kızarmış kuzu budu gelmiş, ama yemiyoruz. Neden? Ya! Oruç tut dedin biz oruç tuttuk. Bu bizim aklımızı gösteriyor, bu bizim idrakimizi gösteriyor. Yani biz dört ayaklı veya iki ayaklı veya kanat çırpanlardan veya denizin içersinde dolaşanlardan değiliz. İnsanız düşünüyoruz, aklediyoruz.

Ve Hz. Mevlana da diyor ki “Sen yeme, sükût et” Neden? Sen terbiye halindesin. Sen o terbiyeni bitirinceye kadar yemeyeceksin. Bununla alakalı küçük bir kıssa anlatayım. Şah-ı Abdülkadir Geylani Hz.leri oturmuş, yemek yiyormuş. Dervişlerden birisinin annesi illaki görüşmek istemiş, ısrar etmiş. Hacı anne dayanamamış, alınmış odaya. Hz. Geylani kızartılmış tavuğu yiyor katur kutur. Vurmuş dizine kadın, vah demiş bunu da mı görecektim. Ne oldu kadın demiş? Benim çocuğumun demiş, beti benzi soldu dervişlik yapacağım diye, rengi attı demiş, bir deri bir kemik kaldı demiş, siz ona demiş bir lokma yemek vermiyorsunuz da sen burada oturmuşunda demiş, hak mı reva mı bu, tavuğu götürüyorsun demiş. Otur kadın otur sen demiş. Tavuğu bir güzel yemiş, tavuğu yedikten sonra tavuğun kemiklerini toplamış tabağın içine, “küntü biiznillah” demiş. Hemen kemiklere Cenabı Hak bir daha et vermiş, bir daha can vermiş, etler oluşmuş. Gıt gıt gıt tavuk yürümüş gitmiş oradan. “Senin oğlunda bu hale geldiğinde” demiş, “O da yesin.” Ama o oğul o hale gelinceye kadar ne yapacak? Yemeyecek, sükût edecek. Yemeyecek, kendini terbiye edecek.


Çocuk önce süt emme kabiliyetinde doğar, bir müddet susar ve tamamı ile kulak kesilir.” Çocuk önce süt emiyor ve tamamıyla kulak kesiliyor. Yani sen daha yeni Müslüman oldun, sen daha yeni tasavvufla tanışıyorsun, sen daha yeni bir arifibillahla tanışıyorsun, sen yenisin daha. Senin yaşın elliydi, altmıştı, seksendi, doksandı, şu kadar üniversite bitirdiydin, bu kadar bilgin vardı, geç! Ya, sen daha çocuksun. Önce süt içeceksin sen. Önce süt içmekle, kendini semireceksinn. Yani, temiz gıdalar yiyeceksin. Yani, sen Allah’ın ilmiyle ilimleneceksin. Çocuk için süt, ilm ü ledündür. Oysa çocuk önceden anne karnında kan ile besleniyordu, öyle değil mi? Ve çocuğun ilk anne karnındaki oluşumundaki gıdası kandır. O kan necis değil midir? Aslında necistir, ama çocuk önce neyle besleniyordu kanla besleniyordu. Çocuk bu dünyaya teşrif edince Cenab-ı Hak onun yiyeceğini değiştirdi. Onu sütle beslemeye başladı. Süt ilahi ilimdir. Daha önce senin öğrendiklerin, daha önce senin bildiklerin kan hükmündeydi. Daha önce senin anladıkların kan hükmündeydi, daha önce senin yaşadıkların kan hükmündeydi. Sen bir arifibillahla tanıştın, bir arifibillahla buluştun, sen artık, şimdi süt içeceksin. Ama kulak kesil, her şeyinle. 

Hani Hz. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerine birisi bir şey söyleyeceğinde komple vücudunu çevirirmiş ona doğru, onun söyleyişini komple vücuduyla da dinlermiş. Biz böyle yapıyoruz ya, alelade böyle kafamızı çeviriyoruz ona. Hayır, o alelade kafasını çevirmezdi, vücudunu komple çevirirdi, vücudunu komple çevirdikten sonra onu dinlerdi. Bu çocuk dahi olsa. Hatta kadının birisi, böyle aklı dengesini yitirdiğini söylerler hadisi şeriflerde, ben onun öyle olduğuna inanmam, ben onlara karşı çıkmak için değil, benim içimdir o. Kadın geldi ya Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerine “Sen ne dolaşıyorsun burada” dedi. Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri kendisine hitap edildiğini anlayınca bütün vücuduyla beraber döndü ona, bütün vücuduyla hem de. Dedi ki “Tut elimden benim”, tuttu elinden onu Allah Rasulü ve Medine’nin sokaklarında dolaştılar. Vücuduyla döndü ama ona. Hadis onu anlatırken vücuduyla döndü ona der. Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerine kim eğer seslenirse O, o tarafa bütün vücuduyla dönerdi. Biz şimdi hani birisi seslendiğinde kafamızı çeviriyoruz ya bu edebe mugayir.

Bir şeyi dinleyeceğiniz zaman bütün her şeyinizle dinleyeceksiniz. Her şeyiyle dinlemek bir sanattır. Dinlemek gerçekten bir sanattır. Mesela eski Yunan öğretisinde dahi vardır bu dinlemek. Yunan öğretisinde yazmak yoktur, eski Yunan öğretisinde dinlemek vardır. Talebe üstadı dinler, hiç konuşmaz, hiç soru sormaz, bu neden demez, bu niçin demez. O Eflatun’dan gelme terbiyedir. Hiçbirisi de üstadlarına, hocalarına soru sormazlar, hiçbirisi de üstadlarının sözlerini kesmezler ve sadece dinlerler, hiç konuşmak yoktur, hiç ama! Bir kelime dahi sormazlar, bir nokta dahi sormazlar. Ancak böyle dinlerlerse bir şeyin hakikatini bulabilirler. Çünkü Eflatun sezgiyi bir ilim kapısı olarak görür. Filozofların içersinde en önemlisidir, sezgiyi ilim kapısı olarak görür. Yunan mitolojik felsefesinde sezgi ilim kapısıdır. “Sezgi ne biliyor musunuz? Kalbe gelen ilham, kalbe gelen ses.” O yüzden bir kısım bazı insanlar Eflatun’un bir veli olduğunu veya bir nebi, resul olduğuna dair söylemişler, ben onlara katılanlardan değilim. Ama sezgi bir ilim kapısıdır onlar için. Bu neyle açılır? Dinlemekle açılır. Dinlemezse bu açılmaz. O zaman dinlemek, bütün vücud ile bütün duygularınla, içinle dışınla dinlemek ve dinlediğini idrak etmeye çalışmak, onu tabiri caizse çocuk gibi emmek. Çocuğu en fazla geliştiren şey, anne karnında kan, doğduktan sonra anne sütüdür. Çocuk için anne sütü Mısır’da Nil gibidir. Çocuk için anne sütü Cennet’te Kevser şarabı gibidir ve çocuğun annesinden içtiği süt kadar çocuğa faydalı bir şey yoktur. Kadınlar çocuklarınızı anne sütüyle besleyin. Bakın başka bir şey lazım değil, hiçbir şey lazım değil. Emziren kadınların sağlıkları da düzgün olur. Emen çocukların da hastalıklara karşı muhafazası, koruması ve geleceğini çocuğun sağlıklı ve akılının ve dimağının düzgün olması sağlanır. Kesinlikle ve kesinlikle çocuklarınıza anne sütünden başka bir şey içirmeyeceksiniz. Çocuklarınıza bu hazır pastörize sütlerden içirmeyin, çocuklar embesil oluyor, çocuklara hazır gıdalar yedirmeyin çocuklar embesil oluyor. Zekâları yok, çocuklar geliştiremiyorlar zekâlarını. Hazır yiyeceklerden sizlerde uzak durun. Aklınızın daha iyi çalışmasını, sağlıklı olmak istiyorsanız; hazır yiyecek yok, hazır gıda yok, hazır içecek yok sağlıklı yaşamak istiyorsanız. Haram şey yemek yok. Bir şeyi Allah haram etmiş, asla yemeyin. Asla! Hazır ne varsa hiçbir şey yemeyin, konserve dâhil buna. Bu konserve, ya annem yaptıydı, kim yaptıysa yapsın, ne kadar sağlıklı olursa olsun konserveyi dahi yemeyin. Yazın yazlık yiyin, kışın kışlık yiyin. Yazın yazlık, kışın kışlık. Diyeceksiniz ki bunun Mesnevi’yle ne alakası var. Gelecek. Diyeceksiniz bu da mı gelecek? Evet, buda gelecek. Mesnevi hayatın içinden bir kitap çünkü. Diyeceksiniz ki bizim yiyeceğimize de mi karışacak? Evet, yiyeceğinize de karışacak, sizin giyeceğinize de karışacak, sizin evinize de karışacak, sizin yolda yürüyüşünüze de karışacak, sizin evde yemek yapışınıza da karışacak, sizin çamaşır yıkamanıza karışacak, bulaşık yıkamanıza karışacak, çocuk eğitmenize karışacak, eşinizle olan diyalogunuza karışacak, insanlarla olan diyalogunuza karışacak, her şeyinize karışacak. Mesnevi’nin sizin hayatınızda karışmayacağı bir zerre, bir nokta dahi kalmayacak. Öyle! İnşallah aktarabiliriz biz. Bu öyle, ama biz öyle miyiz onu bilmiyorum. Bunu zaman gösterecek hepimize.

Lakırdı söylemeyi öğreninceye kadar bir zaman dudağını yumması, söz söylememesi gerekir.” Çocuk eğer lakırdı öğrenecekse, dudağını yumacak, söz söylemeyecek. Söz söylerse dinleyemez çünkü. Şöyle düşünün, karşılıklı insanlar devamlı konuşmuş olsalar, biri susmadan öbürküde konuşsa, her ikisi beraber konuşsalar, birbirlerini dinlemiş olurlar mı? Hayır. Anlayabilirler mi? Hayır. Birinin susması lazım ki, öbürkünün söylediği anlaşılsın. Demek ki bize birisi bir şey konuşuyorsa, biz susacağız. Bizde konuşuyorsak, ne onun konuştuğu anlaşılacak, ne bizim konuştuğumuz anlaşılacak. İkisi de havanda su dövecek. O zaman sen çocuksun, daha yeni başladın, dünyayla yeni tanışıyorsun, bu âlemle yeni tanışıyorsun, o zaman şimdi dinle. Sen lakırdı söyleme.

Kulak vermezse tin tin diye manasız sözler söyler, kendisini âlemin dilsizi yapar.” Çocuk kulak vermezse dilsiz olur. Hani o konuşamayanlar var ya, kulakları duymadığından konuşamaz. Bir çocuğun kulağı az duyuyorsa, o çocuğun konuşması bozuktur, o konuşma problemi yaşar. Konuşma problemi yaşayan çocuğun aslında kulağı duymuyordur, onun dilinde bir sıkıntı yoktur. İnsanlar dinlediklerini konuşurlar. Sağlam dinlersen, kelimenin manasını anlamaya çalışırsın ve kelime senin iç âlemine yazılır, o zaman o kelimeyi daha güzel telaffuz edersin. Eğer sağlam dinlemezsen, o kelimeyi telaffuz edemezsin ve onu algılamadın, onu anlamadın. Onu algılamadığın ve anlamadığın için de, o kelimeyi telaffuz edemedin, ne manaya geldiğini bilemedin. “Anadan sağır doğan ise hiç dinlemediği için dilsiz olur. Nasıl dile gelsin. Çünkü söz söylemek için önce dinlemek gerekir. Söze kulak verme yolunla gir.” Sen söze kulak ver, sen o yola gir. Bu kitabı okuyacaksan, bu kitabı anlayacaksan söze kulak ver, onu dinle!

Evlere kapılardan girilir.” Bakın bu hadisi şeriftir. Hani dedim ya bu kitap hadisi şerif metinleriyle doludur diye. “Siz evlerinize kapılardan giriniz”, hem ayettir, hem hadistir. Eski müşrikler gece evlerine geldiklerinde evlerinin kapılarından girmezlerdi, eşlerine güvenmezlerdi çünkü. Annelerine güvenmezlerdi. Kapılardan girdiklerinde onları başka erkeklerle yakalayacaklarını düşünürlerdi. Onları Muhammed-i Mustafa İslam’la terbiye etti. Dedi ki “Evlerinize kapıdan girin” hem birde evlerinizi çalarak girin dedi. Evlerine selam vererek gir, evine haber vererekten gir. Daha ilersini söyleyeyim. Hatta önceden sefere çıktıklarında şehre yakın bir yerde geceyi konaklarlar, haber gönderirlerdi sefere çıkanlar geri döndüler, yarın gelecekler. Yani kadınlar evlerinde hazırlık yapsınlar, temizlik yapsınlar, kendilerini hazırlasınlar, çocuklarını hazırlasınlar. Ama bakın baskın basanındır mantığı yok. Yani sen evine ben şimdi gideyim, hanımı ortalık kirliyken yakalayayım, ben şimdi gideyim evde yemek hazır değilken yakalayayım. Hayır, İslam kültüründe yok. İslam edebinde erkânında yok. Hele şimdi teknoloji var, telefon açacaksın. “Selamün aleyküm”, “aleyküm selam.” “Aşkım ben geliyorum, bir şey lazım mıydı?” Erkeklere zor gelen kelimeler bunlar. Hz. Aişe validemiz sorardı: “Ya Rasulallah beni nasıl seviyorsun?” O da derdi ki; “Kördüğüm gibi.” Arada Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, böyle Hz. Ayşe validemizin bu sorusuna muhatap olurdu. Bazen Hz. Ayşe derdi “Ya Rasulallah kördüğüm ne âlemde der?” O da cevap verirdi “İlk günkü gibi.” Bunu da böyle araya kattım, hani sanki Müslümanlar bir kadını sevmezmiş, Müslümanlar kadına değer vermezmiş, İslam kadına değer vermezmiş, hep Müslümanlar için bunlar edep sınırının dışında gibi algılanır, yok hayır değil. Hadisi şerifte: Birisi diyor ki “Ya Rasulallah ben onu seviyorum”, “Ona söyledin mi?”diyor. “Hayır ya Rasulallah.” “Seven sevdiğini gidip sevdiğine söyleyecek”, diyecek diyor, “Ben seni seviyorum.” Bu böyle belden aşağı erotik muhabbet değil, ha. İnsanların birbirlerine değeri, insanların birbirlerine kıymeti. Dinlemek bir şeye kıymet vermektir, aslında kendine kıymet vermektir. Bir şeyi sevmek, sevenine kıymet vermektir, aslında kendine kıymet vermektir. O kimse kendini seviyordur. Toparlıyoruz, baskın basanındır yok. Telefon açacak evin erkeği, ben geliyorum bir şey lazım mıydı? Çünkü eve küçücük bir tane ekmek alsanız, gitseniz, o her adımda sizin bir günahınızı sildirecek, bir sevap verecek, birde derece verecek. “Size bir dereceden bahsedeyim mi?” “Söyle ya Rasulallah.” “Uhud Dağı altın olsa tasadduk etseniz, bir dereceye ulaşamazsınız.” Erkekler evlerinize giderken bir tane mandalina olsun alın, bir tane ekmek alın, bir kilo şeker alın. Gidiyorsunuz bilmem ne o marketlere üç aylık birden alıyorsunuz. Yok İslam’da. Her gün almak var İslam’da. Her gün küçük bir şey almak var. Her gün, günlük. Günlük yemek var İslam’da. Hele hele tasavvuf! Asla bayat yemek yemez. Az pişirirler, Allah onun bereketini arttırır, ertesi güne yemek kalmaz. Ertesi gün aynı yemeği pişir, hiç önemli değil. Az, taze, günlük, sağlıklı. Az yiyecek ya. Hem sağlıklı olacak, hem az pişecek. Hem ertesi güne kalmayacak. Hem yemek açıkta kalırsa cinniler, şeytanlar onun nurunu yer, hem nuru kalmış olacak. Hem içi kalmış olacak, hem lezzetli olacak, hem tadı bozulmayacak. Hem seven sevdiğini günlük değil, anlık değil, devamlı sevecek ya her gün repete edecek, yenileyecek. Diyecek ki kadın: “Bugün aşkıma ne hazırlayım?” Harika bir şey! Her gün tazeleyecek, sıcak ekmek gibi kendisini. O yüzden bunlara bir parantez açtım. Yani İslam eşittir sevgiden, aşktan, muhabbetten, işte her şeyden uzak, böyle bir şey yok. Tam merkezi, İslam bunun merkezi. Beğenmenin, sevmenin, muhabbetin, aşkın merkezi İslam. Biz Musevi değiliz onları şimdi kötülemek için konuşmayacağım ama biz kadınları madde gibi görmeyiz. Biz İsevi değiliz kadınları hiç ehemmiyetsiz görmeyiz. Bizim için kadınlar başımızın tadıcıdır. Gönül sultanımızdır bizim. Kördüğüm gibi sevdiklerimizdir. Peygamber kördüğüm gibi sevmiş, sallallahu aleyhi ve sellem. Kördüğüm gibi severiz bizde. Allah bizi affetsin.

Evlere kapıdan girin. Rızıkların sebeplerine teşebbüs ederekten arayın.” Bakın, yani nerden nereye geçtik. Rızıkları sebeplere teşebbüs ederekten arayacağız. Yani, sebebe bağlanmak. Bakın ehlisünnetin en önemli olgularından birisidir bu. “Rızıklara sebebe göre bağlan.” Bu da hadisi şerif ve Kur’an-ı Kerim’in tefsiridir. O zaman her şeyi sebebe göre. Şimdi evlere kapıdan girin. Biz ev olarak,zahiri olarak evimizi algıladığımız gibi, asıl ev ne bizim? Gönül evimiz. Asıl ev bizim için gönül evi. O zaman gönül evine kapıdan girilir. Yani kulaktan, duyum organlarından. Rızık ne? Manevi rızık. Biz onun için bir sebep teşkil ederiz. Bizim buradan rızıktan anlayacağımız eğer şu pasta börekse, bu var kardeşim her yerde. Dünya dolu bunlarla. Dünya bundan dolu, dünyada akıyor bunlar. Allah o kadar zengin, o kadar gani ki! Bunu isteyene vermiş. Dünyada rızık endişesi taşımak mümkün değil, var. Dünya dolu. Ekmek dolu dünya, su dolu, yiyecek dolu dünya. İsraf ediyor insanlar atıyorlar. Atıyorlar mı? Atıyorlar. Hele bizim İslam dünyasının çöplüklerinden bir Müslüman dünyası daha geçinir. Bizim yemediklerimizden, attıklarımızdan, içmeyip attıklarımızdan, döktüklerimizden, giymeyip attıklarımızdan, kullanmayıp attıklarımızdan yemin ediyorum bir İslam dünyası daha geçinir. Sefahat var bizde, israf var bizde. Buradaki Hz. Mevlana’nın kastı yalnız bunlar değil. Buradaki gönül, buradaki rızık dediği şey manevi. Diyor ki bunlar sebeplere göre gelir, sebebe iyi bağlan.

Dinleme ihtiyacı olmaksızın anlaşılan söz ancak tamahsız ve ihtiyaçsız olan Allah’ın sözüdür.” Sen dışardan gelen her şeyi dinleyeceksin. Ama kalbe ilham gelir ya, kalbe ilham geliyorsa bunun için senin gayret göstermen, pür dikkat kesilmen gerekmez. Neden? Allah senin kalbine onu sen hiçbir şey yapmadan da indirir. Onu Allah senin kalbine döker. Onu Allah senin kalbine yerleştirir. Bunun için senin bir şey yapmana gerek yok. “Temiz söz, hakikatten uzak olan gönüllerde karar etmez.” Temiz söz hakikatten nasibi olmayanda durmaz. Bir adamın hakikatten nasibi yoksa sen ona iyiyi doğruyu söylersin, ondan kayanın üstünden akan giden su gibi akar gider, ıslatır sadece. Hani “Ey Habibim sen onlara ne kadar anlatırsan anlat onlar gerçekte kalpleri mühürlü, gözleri perdeli, kulakları tıkalıdır. Anlamazlar, görmezler, duymazlar.” Biz ama onların kim olduğunu bilmiyoruz. Biz kim kaya, kim sünger bilmiyoruz. Biz herkese anlatacağız, biz herkese iyiyi, doğruyu güzeli anlatacağız. Biz arkasını bilmediğimizden, bizim için bu uygun değil. Biz herkese anlatacağız ama bazılarında kayanın üzerinden akıp gittiği gibi akacak gidecek. Bazılarında akıp gidecek, biz yine edeben demeyeceğiz bu kayaymış diye. Herhalde bizde hata var biz anlatamadık diyeceğiz. Herhalde bizde hata var diyeceğiz. Allah bizi affetsin.

Çarpık ayakkabı nasıl çarpık ayağa uyarsa, şeytanın afsun ve efsanesi de doğru olmayan gönüllere uyar.” Yani şeytan bir kimsenin kalbine ilham eder mi? Vesvese verir mi? Verir. Kimin? Gönlü sıkıntıda olan, gönlü kayık olanların. Doğru olana? Doğru olana bir şey vermez. Hani ayeti kerimede Cenabı Hak anlatıyor ya, diyor ya şeytan “Ben senin kullarını saptıracağım.” Bu ayeti kerimeye tecelli ediyor. Allah da diyor ki: “Sen benim hakiki kullarımı saptıramazsın, ben onları muhafaza eder, korurum.” Ha sen eğer hakiki kulsan, yani has’ül hassan, şeytan sana dokunamayacak. Ama has’ül has değilsen şeytan sana dokunacak. “Hikmeti istediğin kadar tekrarla”, yani doğruyu istediğin kadar tekrarla “Ona ehil değilsen hikmet senden ne kadar uzak!” Sen ona ehil değilsen, doğruyu sen istediğin kadar söyle. Sabahtan akşama kadar de ki ben yalan söylemeyeceğim, ben yalan söylemeyeceğim. Ama senin için dışın yalansa ilk kelimede pat, patlatacaksın bombayı. Yalanı söyleyivereceksin sen yine. Demek ki tekrarlaman yetmeyecek. O sende oturacak, o sende yerleşecek.

Son söz: “İster yaz belle, ister bahset söyle” Sen hikmet ehli değilsen değişmeyecek. “Erlerin öğüdünü canla başla dinle de korkudan kurtulup emniyete eriş.” Evet, Hz. Mevlana 18 beyitin başlangıcında dinle diye başlar. Dinlemekle alakalı has bel kader lafı biraz fazla dolaştırıp gezindirmeden kısa kesmeye çalıştım, bu kadar kısaltabildim, hakkınızı helal edin. Ama diyeceksiniz ki ya 18 beyitin “DİNLE”sinde. Evet, bugün sadece kendi kendime niyet ettim. Bugün dinlemeyi bitiririz, bir dahaki haftaya da 18 beyite devam ederiz dedim. Ama gerçekten bu sohbetten sonra diyeceksiniz ki napacağız şimdi? Ben bu dinlemekle alakalı size tevatür gelebilir, yaklaşık üç aydan beri tefekkür ediyorum kendi kendime. Tefekkürümde şunu gördüm; azalarımızın dili var. Etrafımızda gördüğümüz görmediğimiz, hissettiğimiz hissetmediğimiz her varlığın dili var ve her varlık kendi lisanıyla bizimle konuşuyor. Çünkü biz halifeyiz yeryüzünde. Ve etrafınızda gördüğünüz, hissettiğiniz hissetmediğiniz ne var ise bizimle diyalog halinde. Bize düşen bir tek iş var; gerçekten özümüzden onu dinlemek, gerçekten yönelmek ve karşımızdakiyle ne ise bu, onunla irtibat kurmak. Ama en önemlisi dinlemek. Bu sizi çok büyük bir vakar sahibi edecek. Bu sizi çok derin bir düşünceye daldıracak. Sabrı öğreneceksiniz ve karşınızdakini dinledikçe ona değer verdiğinizi anlayacaksınız. Ona değer veriyorsunuz. Ona değer vermek demek, kendinize değer vermek olduğunu anlayacaksınız ve biraz suskunlaşacaksınız. Biraz böyle sizde suskun bir hal olacak. Ama etrafınızla o kadar alakalı, o kadar ilgili, o kadar derinlemesine nüfuz eden bir noktada olacaksınız ki, dinlerseniz o kimse daha kelimelerin başlangıcı iken cümlenin sonunu ondan önce bulacaksınız, dinlerseniz. Karşınızdaki kimseyi dinleyin ve kendinizi karşınızdaki kimseyle empati kuraraktan onun haliyle hallenin. Dil, düşüncenin tembelidir. İnsan dakikada üç yüz bin şey düşünecek olsa, kelimeye dökmesi yüzdür. Bir kimse çok şeyler düşünürken, çok az konuşabilir. Konuşması düşüncesinden çok geridir. O zaman asıl dinlenilmesi gereken o kimsenin düşüncesidir. Ama bunun yolu, o kimseyi zahiren konuştuğunu dinlemekten geçer önce. Biz karşımızdaki kimsenin konuştuklarını sindire sindire dinleyeceğiz. Ve kendinizi o konuşan kimseye adapte edersiniz o kimsenin gerçekte neyi konuşmak istediğini, gerçekte neyi gizlediğini, gerçekte neyi gizlemediğini, gerçekte neyi söyleyip de söyleyemediğini idrak eder anlarsınız. Bu sır bir sohbet değil, bu dinlemenin insana vermiş olduğu küçücük bir avantaj. Çocuğunuzu alın, çocuğunuzla konuşurken onu dinleyin. Çocuğunuzun ne söylemek istediğini daha iyi anlayacaksınız. Karşınızdaki kimse kim olursa olsun bu, onu dinleyin. Onu derinlemesine dinlerseniz, ondan sonra çıkacak olan kelimeleri ondan önce duyacaksınız. Hatta tasarlayıp konuşamadıklarını dahi duyacaksınız. Daha ileri, yarın ne konuşacağını duyacaksınız. Daha ileri, dün ne konuştuğunu duyacaksınız. Daha ileri, üç gün önce, beş gün önce, on gün önce ne konuştuğunu duyacaksınız. Daha ileri bundan yüz yıl önce birisi yaşamış, onu dinlemeyi arzu ettiğinizde onu dinleyeceksiniz. Yoğunlaşırsanız. O zaman daha geriye gitmek mümkün mü? Evet mümkün. Hz. Rasulullah’ı dinleyebilirsiniz, sallallahu aleyhi ve sellemi. “Ya Sare cebele” dedi mi Hz. Ömer efendimiz? Malum ya, İran seferinde, öyle değil mi? Çok anlatılır kıssa olarak, değil mi? Hadis kitaplarının hepsinde de mütevatir hadis olarak geçer. Hz. Ömer efendimiz apar topar hutbeye çıkar, hutbede okurken, İran seferine giden komutanına seslenir; ya Sare cebele, yani dağa doğru der. Sadece oradaki komutan duymaz. Ya! Oradaki asker de duyar ve hepsi de dağa doğru yürürler. Dağa doğru yürüyünce Safaviler ovada kıstırılır. Gelirler ovaya, dağdan onlar bindirirler, savaşı kazanırlar. Duyabilirsiniz ve dinleyebilirsiniz.

Dinlersiniz, yani bakarsınız bu ağaç kopup geldiği yeri size söyler. Bu cam nerelerden toparlanıp geldiğini size söyler, bu duvar nerelerden toparlanıp geldiğini söyler. Söyler, ancak dinlemek lazım. Ve hayatı dinlemenin üzerine kurgulayın. Size basit gibi gelebilir, ben derim ki motorun çalışmasını dahi dinle o bir zikir, o bir senfoni, rüzgârı dinle o bir zikir. Yaprağı dinle, o bir zikir. Denizin kıyıya vuruşunu dinle, o bir zikir. Denizi dinle gece, o bir zikir. Çık göğü dinle o bir zikir. Diyeceksiniz ki ya duyamıyorum. Hayır, aslında o sesler geçiyor yanımızdan bizim. Evet, biz dinlemediğimizden duyamıyoruz. O kadar varlıklar var ki etrafımızda konuşuyorlar. Melekler konuşuyor, cinniler konuşuyor, periler konuşuyor. Başka yaratılmış başka gezegenlerde yaşayan varlıklar var onlar konuşuyor ve onların sesleri bu âlemde var. Var ama biz dinlemiyoruz. Duymadığımızdan dinlemiyoruz, dinlemeye çalışırsak, onlardan da haberimiz olacak. Hakkınızı helal edin. Sorularınızı bekliyorum şimdi inşallah. İster kâğıtla, ister sözle. Soru serbest. Yaklaşık bir saat olmuş sadece “dinle” ile alakalı sohbet. Sohbetin en fazlası kırk dakikaymış, biz biraz arttırdık hakkınızı helal edin. Bir dahaki derse konumuz “ayrılık”. Onu anlatacağız. İnşallah sıkılmamışınızdır, öyle sıkıldığınız bir yer olursa söyleyebilirsiniz. Veyahutta bizim anlatamadığımız bir şey varsa onu da söyleyebilirsiniz. Soru sormak bizde serbest. Herhangi bir sınır yok, herhangi bir dalı yok. Rahmetli Üstadımın dediği gibi; “Bildiğimizin alimiyik, bilmediğimizin talibiyik.” Ben bugün buraya çok sevinçli geldim, çok mutlu ve huzurlu geldim, çok hoş bir ortam olacağını ümit ettim. Kendimde, içimde böyle bir his oldu. Gerçekten de öyle oldu. Çok sıcak, mutlu, hoş bir hava oldu burada. İnşallah iyice yerleşecek, oturacak böyle. Burası böyle inanıyorum ki, çok iyi Mesnevi Okumalarının olduğu bir yer olacak. İnşallah!